PDA

Tüm Versiyonu Göster : beğendiğim yazılar okuyun lütfen


Trkgl
08-08-05, 09:38
Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört
arkadaşımlabirlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere
görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il
müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.

Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını
istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım,
siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız
edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk




İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup
olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak
oraya gittik.

Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı
kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest
almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya
başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme
kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş
yaşlarında bir gençle karşılaştım:

"Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet,
Allah?ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!"dedi.

Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.

Sordum: "Sen kimsin? Adın nedir?"

"Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum."

Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.

"Ne işle meşgulsün Bilâl?"

"Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim."

"Nasıl olacak o?" dedim.

Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:

"Üç gün sonra ........ Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya
girmeyi nasip edecek inşallah" dedi.

Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa
kulak vermişlerdi.

"Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı?
Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"

Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:

"Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na
dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.

"Bilâl, baban yok mu?"

"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni."

Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

"Askerliğini yaptın mı?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak."

"Evli misin Bilâl?" Bir anda gözleri yere düştü.
Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.

"He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü
yapacağım!"

"Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki
kazanmış gibisin!"

Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:

"Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene
yardım etmez mi?"

Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için
oraya göndermişti, adeta.

Kim müdür, kim garibandı?

Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler,
daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya
başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.

Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?

Sormaya devam ettim:

"Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de
işsize kim kız verir ki?"

Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi:

"Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan,
"Sözde Müslüman" değil, hakiki mü'min.

"Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren
Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah."

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti.
Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir
kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi
görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.

Sessizliği bozdum: "Bilâl, bizi tanıdın mı?"
"Evet!" "Peki ne diyeceksin şimdi?" Ağlamaya başladı. Çocuk gibi
ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar
boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:

"Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi burdaki
müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den başkasından istememeyi
istedim, Sen'den, yine de öyleyim."

Sessizlik odayı doldurmuştu. "Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi. "Peki
Bilâl" dedik, "Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!"

Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk
oldular.

Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar.

Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek."

*****************************************
Hicret...
Ne hoş, ne ulvî...
Yeni ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk...
Ardında gemileri yakarak...
Ardında sevgiliyi, sevenleri, can dostları bırakarak.
Omzunda üç çocuklu bir ailenin yükü...
Ve de sırtta mukaddes bir emanet..
Güvenilen sadece Allah!
Ardında vefa timsali can dostları...

Türkiye'deki bütün birikimimizi terk ederek, böyle yoğun hislerle çıkmıştık yola. Yol uzun, yük ağır...


Gözümüz sadece ileriye bakıyordu. Çünkü ufkumuz öndeydi. İnsan, gözlerinin görebildiği o son sınırda ne arar? Ufuktaki ümit değil midir beklenen? Kısık gözlerle aranan? İşte bunun için, ufuk ile ümit birbirleriyle özdeşleşmiştir âdeta.
Bizden de kıyısından katılmamız istendi bu kervana.
Hayır diyemezdik; zîrâ yüke bir omuz vermekti istenen bizden.
Hayır diyemezdik; zîrâ o yük hepimizindi, bizimdi aslen.
İşimden istifa etmiştim, eşyalarımızı da satmıştık. Aklımızda sadece geri dönülmemek üzere olan yolculuk... Bazıları gülmüştü böyle güzel bir vazifeden ayrılma talebime. Bazıları da mânâ verememişti.
Ama bazıları da vardı ki, teşvik etmiş, duada bulunarak güce güç katmıştı.
Ziyaret edip vedalaştığımız muhterem büyüklerimizden de dua istemiştik. Beni kucaklamış ve “Asıl sizin dualarınız makbul, siz hicret ediyorsunuz.” demişlerdi.
Türkiye'den ayrılma vakti gelmişti. Ailelerimizle vedalaşarak, çoluk çocuk, bizi bekleyen bilinmezliğe doğru yola koyulduk...
Mutlu ve ümitliydik.

Uçağın içinde birbirimize bakıyorduk. Çocuklarımızla yan yana oturmuştuk. Henüz iki aylık bebeğimiz de kucağımızdaydı .
Kuş gibi çarpıyordu kalblerimiz. Can dostlardan, vatandan ve hatıralardan ayrılığın hüznünü çocukların anneleri belli etmemeye çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz anlarda tebessümden yardım umuyorduk.
Yol boyunca hicretten bahsettik: muhacirlerden, kudsiyetinden, sevabından...
İlk soru büyük oğlumdan geldi:

- Baba bizler muhacir miyiz artık?
- Elbette oğlum, hepimiz muhaciriz. Allah'a olan güvenimle, bitmeyecek aşk ve sevgimle söylemiştim bunu...
Küçük oğlum:
- Ben de mi baba?
‘Ona da, ‘evet’ demiştim annesine gülümseyerek.
Birkaç dakika sonra eşimle en küçüğün altını değiştirmek üzere arka kabindeki tuvalete gittik. Bebeği üzerine koyacağımız portatif masayı çekince masanın üzerinde, “Hello my Father. I'm a Mohacir” (Merhaba baba, ben muhacirim) yazısı ilişti gözümüze.
Çok şaşırmıştık. Ne kadar hoş bir tevafuktu. Birbirimize baktık bir süre... Kim yazmış olabilirdi?

Bu, bizden önce hicret eden aynı yolun yolcularından bir muhacir çocuğun tarihe not düşmesiydi belki. Tam ihtiyaç anında, bu ilâhî ikramla bize yalnız olmadığımız hatırlatılıyordu. Âdeta bu yazıyla, iki aylık bebeğimiz de bizim konuşmalarımıza iştirak etmiş, hissiyatımıza ortak olmak istemişti. Bu bize yetmez miydi?..
İnsan bazen hâdiseleri yaşarken, taşıdığı ehemmiyet ve kıymetinin büyüklüğü ölçüsünde değerlendiremiyor. Ama, kâinat içinde bir yaprağın dahi bir kader ağı içerisinde, bir ilim ve hikmet örgüsüyle dalından düşmesinin takdir edildiği hakikati de, insana başıboş olmadığını hatırlatıyor.
Evet biz de başıboş değildik. O anda ve ondan sonraki hayatımızın her anında. Bunu hayatımız boyunca hep hissettik, gördük.

***************************
Apartmandan cikar cikmaz soguk hava yuzune carpti, ama onun zihni hala az once
okuduklari bir cumleye takili kalmisti: ;

"Allah insanlarin duasini isitir ve onlara cevap verir, onlarla konusur."

Dalgin bir halde arabasina bindi. Anahtari kontaga sokmadan once, soguga
aldirmadan, birkac dakika daha bu konuyu dusundu.

Nasil? bu soru ruhunun derinliklerinden gelip zihnini bir bulut gibi kapliyordu.

Nasil?

Onun herseyi duyabileceginden zerre kadar suphesi yoktu, ama yine de dualara
nasil karsilik verdigini zihni kavrayamiyordu.

Sonunda, cevabi bulmayi zamana birakmayi dusunuyordu ki, birden icinden bir ses

"Bunu neden bir dua vesilesi yapmiyorsun?" dedi.


Sahi ya, onun elinden gelen dua etmekten baska ne olabilirdi? Yuksek sesle
Rabbine seslendi:

"Allahim! Senin her kulunun kalbinden gecen arzulardan bile haberdar
oldugunu biliyorum. Benim bu dilegimi de elbette duyuyorsun. Lutfen,
dualari nasil duydugunu ve onlara nasil cevap verdigini bana ogret! "

Arabayi calistirdi ve ruhen rahatlamis bir halde evine gitmek uzere yola
koyuldu. Ana caddede ilerlerken, birden garip bir duygu dogdu kalbinde. Bu duygu
arabayi durdurup bir kutu sut almasini soyluyordu. Once kulak asmadi ve
arabasini surmeye devam etti. Ama ayni duygu bu defa daha guclu bir sekilde
benligini sardi.
Bunun Rabbinden kendisine gonderilmis bir isaret, bir mesaj
olabilecegini dusunerek;

"Pekala Rabbim, sutu alacagim" dedi.
Bu, cok da zor bir sinav gibi gorunmuyordu zaten.
Arabadan inip bir kutu sut alacakti o kadar. Oyle de yapti ve yeniden yola
koyuldu. Ana caddeden arabasini surmeye devam ederken, bir ara sokagin agzindan
geciyordu ki, icindeki ses bu defa ona "O sokaga sap" diye emretti.

Once sokagi gecti, ama duygu kuvvetlenince Peki diyerek geri donup o
sokaga girdi.

Sokaktan ilerledikce binalarin gorunumu degisiyor ve iki katli
binalar yerlerini tek katli derme-catma barakalara birakiyordu. Birkac ev daha
gectikten sonra, ses durmasini soyledi.

Arabayi saga cekti ve etrafina bakindi. Burasi tam anlamiyla bir
gecekondu mahallesiydi. Ve evlerin cogunun isigi sonmustu. Belli
ki, sabah erkenden ise gidecek insanlar yataklarina girmisti bile. O
bunlari dusunurken, yureginin sesi bu defa ona su emri verdi:

"Git ve sutu sokagin karsisindaki yesil evde yasayan insanlara ver."

Genc adam eve baktiginda onun pencerelerinden de digerleri gibi isik gelmedigini
gordu.

Bu anlamsiz birsey diye dusundu bir an kendi kendisine. Bu evin insanlari
yataklarinda uyuyorlar ve onlari uyandirdigim takdirde
aptal durumuna dusecegim.

Ama o ses "Git ve sutu ver!" dedi yine ona.

Tereddut etti uzunca zaman. Sonra ayni aksam ettigi
duayi hatirladi. Ve bunun Ondan bir isaret olabilecegine kanaat getirdi.
Arabasindan cikti. Isterlerse bana aptal gozuyle baksinlar.

"Bu Rab'bimden gelen bir emirse eger ona uyacagim"
dedi kararlilikla.

Sokaginm karsisindaki eve gitti ve zili caldi. Icerden
kosusturmalar, gurultuler geldi.

"Kimsin? Ne istiyorsun?" dedi icerden bir erkek sesi.

Aksani farkliydi, ama soyledikleri anlasilabiliyordu.
Genc adam hemen oradan kacip uzaklasmak istedi bir an.
Fakat o bunu gerceklestiremeden kapi acildi. Fakir gorunumlu bir
adam acti. Yuzunden huzun okunuyordu, ama kapisinda bir yabanciyi
gormekten de fazla hosnut degil gibiydi.

" Buyrun?" diyen ev sahibine sutu uzatti.

" Bunu size getirdim."

Adam sutu aldigi gibi iceri kostu. Daha sonra koridorun oteki ucundaki odadan
cikan bir kadin mutfaga dogru segirtti hizla. Onu izleyen adamin kucaginda ise
bir bebek vardi. Aglayan bir bebek. Adamin gozlerinden sicim halinde gozyaslari
dokuluyordu. Yari aglayarak yari konusarak sunlari soyledi:

"Sehre geleli iki ay oluyor. Hala is bulamadim. Dostun ahbabin yardimlariyla
bugune kadar geldik. Ama bugun bebegimize sut alacak paramiz yoktu. Surekli dua
ediyordum Allah'a bize sut gondermesi icin."

Mutfaktan kadinin sesi geldi bu sirada. Onun soylediklerini anlayamadi, cunku
baska bir dil konusuyordu. Kocasi onun sozlerini
genc adama tercume etti:

"O'ndan bize bir melegiyle sut gondermesini istiyordum. Sen bir melekmisin
yoksa?"

Genc adam cuzdanindaki butun parayi cikarip zorla adamin eline tutusturdu. Ve
adama bundan sonra onun icin hep dua edecegini, ve
bir is bulabilmesi icin elinden geldigince yardimci olacagini soyledi.

Kelimeler bogazinda dugumlenince, dondu ve arabasina
bindi. Bu defa onun gozlerinden yaslar dokuluyordu...

Artik Allah'in kullarinin dualarini nasil duydugunu,
onlara nasil cevap verdigini daha iyi anlamisti!
***********************************

Sevgiliye Mektup

Madem insanlığı maddi manevi huzura kavuşturmak için din gönderilmişti, o halde bunun insanlara bildirilmesi gerekiyordu. Bunun için Efendim, dünyanın dört bir yanına mektuplar ve haberciler göndermiştin. Sana inanmayanlarsa bunu engellemek için türlü yollara başvurdular. Birçok eziyet ve hakarete maruz kaldın.

Gelmiş geçmiş insanlık aleminin en üst mertebelerine sahip fertleri, Hz. Adem'le başlayan peygamberler silsilesidir. Ama Efendim, bu silsilenin en mükemmel ve en son halkasını şüphesiz sen oluşturuyorsun. Sen sevda ikliminin en güzel mevsiminin en güzel çiçeğisin. Sen Mecnun'un Leyla'da aradığı, çöllerde kana kana yudumladığı sevgisin. Sen bülbülün güle duyduğu aşksın, sen güzellik ordusunun hilali, ağlayan gönüllerimizin sultanı, sabah yıldızlarının ışığısın, sen karanlık gecelerimize sabahsın, Sen Habibullah'sın, Sen Resulullah'sın.

En küçük alışkanlığı bile bıraktırmak çok zor bir işken sen, cahil ve inatçı insanların adetlerini, inançlarını, düşüncelerini kısa zamanda, tek başına ve üstelik hiçbir zora başvurmadan değiştirdin.

Yıllar önceydi, yeryüzüne manevi bir karanlık hâkimdi. Saadetin, sevincin, huzurun kaynağı olan bir inanç yaşanmıyordu. Mahlukât, cehalet ve zulüm bataklığında boğuluyordu. İnsanların vahşeti günden güne artıyordu. Öyle ki babalar kız oldu diye çocukları diri diri toprağa gömmekte bile sakınca görmezlerdi. Masum insanlar suçsuz yere çarmıha geriliyor, işkenceye tâbi tutuluyordu. Kısacası güçlüler, güçsüzlerin gücünü emerek güçleniyordu. İşte bu dönemlerde mahzun gönüller artık bir kurtarıcı bekliyordu. Kâinat bütün bunlara son vererek kurtarıcıya "Hoş geldin!" diyebilmenin sevinci içinde efendisine hazırlanıyordu. Ve tarih Miladi 571. Nisan ayının yirmisi, günlerden Pazartesi, işte beklenen an. Sen dünyaya gözlerini açtın, mahzun simalarda güller bitti, yıldızlar o gece daha parlaktı, sanki senin gelişinle karanlıklar nura boyandı, Kâinat sevinç ve heyecan içinde adeta seni selamlıyor ve "Hoş geldin Sultanım" diye haykırıyordu. Efendisine kavuşan kâinat artık şendi.

Henüz 6 yaşındayken annenle Medine'ye, baba kabristanını ziyarete gitmiştin, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını duydun, sonra Ebva köyü yakınlarında öksüzlük karşıladı seni. Annesiz döndün Mekke'ye. Artık deden Abdülmuttalip'in himayesindeydin. Ama bu da uzun sürmedi Sultanım, yaşı epeyce ilerlemiş olan deden aniden rahatsızlanınca seni amcan Ebû Talip'e emanet ederek bu dünyadan ayrıldı. Sen küçük yaşına rağmen üç sevdiğini kaybetmenin acısını yaşarken, amcan seni bir başka sevdi, Onun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştin. Bir dediğini iki etmiyordu.

Yıllar geçti sen ruhun ve dış görünüşün ile eşsiz bir genç olmuştun. Alnındaki nur etrafını aydınlatıyordu. Hayatında kötülük ve ahlaksızlıktan en ufak bir iz görülmezdi. Putlardan şiddetle nefret ediyor, onlara bir defa bile hürmette bulunmuyordun. (Öyle ki halk sana Muhammed'ül Emin unvanını vermişti.)

Ve işte kırk yaşındasın, yine bir gün Hıra Dâğı'nda ibadet ve dua ediyordun. Ortalık derin bir sessizlik içindeyken zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Bu gece diğerlerinden farklı bir geceydi sanki. Birden Cebrail (a.s) etrafa nur saçarak sana ilk vahyi getirmişti. "Oku! Yaratan Rabbi'nin ismiyle oku! O, seni bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir."

Efendim, artık seni kutsal bir vazife bekliyordu. Allah'tan aldığın emirleri insanlara bildirecektin. Yani Sultanım; sen tek başına bir tarafta, bütün dünya bir tarafta bulunuyordu. Vazifeye öncelikle yakınlarından başlayacaktın. Durumu ilk Hz. Hatice'ye(r.a) anlattın ve ona ilk Müslüman olma şerefini verdin. Fakat bütün insanlığa hitap edecek bir din gizli kalamazdı.

Madem insanlığı maddi manevi huzura kavuşturmak için din gönderilmişti, o halde bunun insanlara bildirilmesi gerekiyordu. Bunun için Efendim, dünyanın dört bir yanına mektuplar ve haberciler göndermiştin. Sana inanmayanlarsa bunu engellemek için türlü yollara başvurdular. Birçok eziyet ve hakarete maruz kaldın. Kimi zaman Mekke sokaklarında hakaret gördün. Kimi Taif'te çocuklar tarafından taşlandın. Sevdiğin şehirde hayat artık senin için bir azap olmuştu. Efendim, öyle ki, sana inananlarla birlikte evinizi, malınızı, topraklarınızı hatta çoluk çocuğunuzu bırakıp Medine'ye hicret ettiniz. Bu gidiş sadece dininizi yaşayabilmek içindi. Senin gelişinle Medine şehri bayram havasına bürünmüştü. Ama Sultanım, sen yurdundan çıkarılmanın hüznünü yaşıyordun.

Ama bu uzun sürmedi ve 59 yaşında yurduna kesin dönüşü gerçekleştirdin. Artık Mekke Müslümanların şehri oldu. "Hak geldi. Batıl yok oldu!" nidasıyla Kâbe'deki putları kaldırdın. Sonra Bilal okuduğu ezan ile Mekke'nin alındığını müjdeledi. Artık aldığın görevini tamamlamıştın Efendim. Getirdiğin din yeryüzüne yayılmıştı ve nesilden nesle aktarılacaktı. Dostuna kavuşmaya çok az kalmıştı. Veda haccından sonra insanlara son nasihatlerini de bulunmuştun. "Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz, Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım." diye başlamıştın o güzel sözlerine ve 63 yaşında bu dünyaya veda ettin.

Efendim. Sen hayırları söyleyip gitmiştin ama biz şerleri işler olduk. Boş hayallere daldık. Senin gidişinle her şeyimiz gitmiş meğerse. Ayrılığından sonra hiçbir kâr elde edemez olduk. Hep aldandık; nefsimize, yalan dünyaya aldandı gönlümüz. Bize sevmeyi unutturdular, sonra sevmenin ne olduğunu da. Nasihatlarındaki kardeşliği yaşayamaz olduk, Işıktan düsturlarına ters düşen hal ve hareketlerde bulunduk. Elhasıl gün geçtikçe Sünnet-i Seniye'den uzaklaştık. Ama bunları yaparken asıl gönlümüze, özümüze, fıtratımıza, Hakk'a ve hakikata ihanet ettiğimizi bilemedik, anlayamadık. Kaybımız ne büyüktü Allah'ım.

Bir gün geldi hatamızı anladık. Sen bir vadideydin, biz bir vadide. Lakin bir zaman sonra kaderden bir lütuf üveyki uçtu geldi. Başımıza talih kuşu yeniden kondu. Cemaat de hatibini bulmuştu. Seni bize anlattı ve ruhumuza iksirini, tiryakını yudum yudum içirdi. Bizi birer mecnun etti. Senin yolunun delisi olduk bir zaman sonra. Bu sefer özlemlerimiz tutuştu, gönlümüze hasret ateşin düştü. Yollara döküldük işte böylece. Ufkumuza doğmanı bekliyoruz, dünyamıza gelmeni bekliyoruz. Gönlümüze girmeni bekliyoruz. Karanlık afakımızı nurunla aydınlatmanı, çöl gönüllerimizi cennet-asa bir bahara çevirmeni intizar ediyoruz. Sana muhtacız. Sana çok ihtiyacımız var. Bizim her şeyimiz sensin. Hakk'ın habibi, gönüllerin tabibi ne olur bizi daha fazla bekletme... Sâlât ve Selamlarımız üzerine olsun.

isan'ın gölgesi düşer düşmez toprağa, bulutlar cemrelerini teslim eder etmez havaya, dualarını da alıp geleceğim anne, geleceğim yanına. Biliyorum özlem kalbimi yorgun düşürüyor anne. Bu yürek de ölümüne özlüyor anne, hasret tek taraflı değil. Telefonda sesin dinmeden, ahizeyi kulağımdan çekmeden, Nisan'ın gül renginde gül yüzünle buluşacağım anne.

Pek bir göresin gelmiş beni. Pek bir çekmiş ana yüreğin. İki saatlik yolun şurasında, araya zaman pek bir mesafeli girmiş. Haklısın anne. "Anne" olduğun için, bu dünyanın dönmesinin nelere bağlı olduğunu en iyi sen bildiğin için, kalelerin korunaklısından bir sineye sahip olduğun için, doğrudur ne söylesen. Çok özlemişsin, çok göresin gelmiş beni. Bilmez misin annem, ruhlar sevgiyle yekpareleşir. Bil ki ben de nasıl özledim seni, nasıl tütüyorsun buram buram gözümde her daim. Her gece nasıl "âmin" diyorsun dualarıma, nasıl çıkıyorsun rüyalarda karşıma. Hiç gitmiyorsun gözümün önünden, hiç düşmüyorsun gönlümün dilinden. Nisan'ın gölgesi düşer düşmez toprağa, toprağımızın tozundayım anne.

Daha büyütemedin şefkat dolu sinende. Dün gibiyim daha gözünde, her annenin bakışı gibi. Kâh yedi ayı ancak bekleyebilen aceleciliğimle, kâh saçları iki belikli kısacık boyumla, kâh ağıtlarımla, kâh gülüşlerimle dünyalarındayım anne. Bilsen, şimdi aceleci evlâdın ne sorumluluklarla çıkıyor yağmurların altına.

Ağır mesuliyetlerle meşgul olurken seni nasıl düşürmüyor gözündeki her damladan, bir bilsen.

Geleceğim anne, Nisan'ın çiçekleri açar açmaz geleceğim. Nisan gelmeden de dallarda çiçekler açıyor buralarda anne, yaz gelmeden de ağaçlar meyve veriyor. Ne güzel çiçekler var burada. Kimisinin adı Yasemin, Lâle, Menekşe, Nur, Gül. Minicik parmakları var, narin, nazik. Onlar kalem tutarken dünya bir başka dönüyor anne. Dilleri öyle samimi, yüzleri öyle masum. Saçları gün ışığı. Gözlerinden muhabbet damlıyor her bakışlarında. Öyle bir "abla" diyorlar ki, vazgeçesi geliyor en edna birinin bile tüm dünya zevklerinden. Bazen yağmur yağıyor, inciler dökülüyor gözlerinden, kâinat ışıl ışıl parlıyor onca sisin, dumanın içinde. Bazen gökkuşağı çıkıyor, el ele verip ezgiler söylüyorlar yedi rengin yedisine de ayrı ayrı. Ve bazen güneş utanıyor doğmaya, onlar sımsıkı sarılınca dualarına. Güneş utanıyor bazen anne ve dallar çiçek açıyor, bahar geliyor. Cemreler düşüyor toprağın ta sinesine. Tuğbalar, Emineler, Deryalar düşüyor semaya açılan elin sonsuzluğuna. Buralara bahar anîden geliyor anne. Bahar, bir başka geliyor. Mevsim bilmez burada çiçekler, aylardan sevgi ise. İklim bilmez burada meyveler, günlerden hoşgörü ise. Burada her çiçek bir insanlık anlatır cihana, her çiçek bir kök tutar çorakta bile. Bu çiçekler hatırına taşıyor sorumluluklarımız bizi omuzlarında, bu meyveler hatırına kırılmıyor cılız dallarımız. Nisan gelmeden de bahar oluyor burada, şubat ortasında da. Bunları anlatacağım sana uzun uzun, anne, bizim Nisan'ımızın gölgesi düşer düşmez toprağa. Sana ümitlerimizi, solmayan günlerimizi, ölmeyen emeklerimizi anlatacağım. Bulutlar cemrelerini teslim eder etmez suya, su gibi akacağım sana. Sana ve dualarına.

Geleceğim anne, Nisan'ın çiçekleri açar açmaz. Toprağa ayak basmadan, boynuna sarılıp "selam getirdim" diyeceğim sana.

Çiçeklerin selâmı hiç bir şeye yakışmaz, bir anneye yakıştığı kadar. İkindi üzeri rüzgârın serinliğinde çiçeklerin kokularından, misk-i amberi kıskandıran tazeliğinden bahsedeceğim, ağaçlar yapraklarını bir o yana bir bu yana salarken.

Tek katlı şirin evimizin toprak kokan rengârenk bahçesinde oturup, muhabbet tadında çaylarımızı yudumlarken sana, Ebru'yu, Hatice'yi, Goncagül'ü anlatacağım. O saf gönüllerin, o melek yüzlerin duaya duruşunu, Bursa'da ulu çınarın dimdik duruşu gibi anlatacağım. Sonra. Vefâyı güler yüzü, sıcaklığı, kardeşliği, Resulullah'ı ve Yaradan'ı onların lisanıyla anlatacağım anne. Onlarda yalan yok, onlarda riya, boşvermişlik, hele duygusuzluk hiç yok. Onlar cennet bahçelerinin dünya zeminindeki çiçekleri. Onlar baharın ta kendileri.

Aylardan sevgiydi anne, günlerden hoşgörü. Bir çiçek, rengini verdi ablasına ve bir beyit-misal tarif yaptı, Dedi ki:

"Nazlı bir yâr bahar. Alları, yeşilleri, uçuşan cemreleriyle, nazlı bir yâr bahar. "Minicik bir el yazdı, Mevlüdiye yazdı baharı, kocaman yüreğiyle. Bir şair de vardı yani aniden gelen baharın çiçekleri arasında. Şair, ressam, doktor, öğretmen, yazar. Onlar geleceğin adı konmamış tüm mesleklerine meslektaş. Onlar, vakitsiz sevindiren baharlar.

Nisan'ın gölgesi düştü toprağa, bulutlar cemrelerini temsil etti anne. Geliyorum yanına. Aceleci, ağır-aksak kimi zaman, ama ellerim çiçek dolu; doldurana binlerce hamd ederek. Çayımızı demle anne, tek katlı toprak kokan evimizin bahçesinde nice baharlardan çiçekler, nice çiçeklerden haberler getirdim sana.

Çayımızı demle anne, muhabbet tadında yudumlar getirdim. Dualarınla birleşip okyanusa akacak dualar getirdim. Duaların, dualarımız oldu anne. Sana demet demet güller getirdim.

************************