Tüm Versiyonu Göster : hikaye okumasını sevenler için..
YENGEÇ
2006 yılı baharının ilk aylarına ait iç açıcı bir günün akşamı, Karadeniz'in en büyük liman kenti Samsun'un Atakum sahillerinde, iki üniversiteli genç aşık el ele geziniyorlardı. Kendilerinin bile farkında olmadıkları ve muhtemelen yıllar sonra çok özleyecekleri kadar mutlu oldukları günlerden biriydi o gün. Fazla konuşmadan, gerçeklerden ayrı, temas halindeki ellerinden birbirine geçen elektriği dinlemeye odaklanmış vaziyette, yönsüz bir gezintiye çıkmışlardı. Konuştukları şeyler belki de dünyada en çok konuşulmuş konulardı. Dersler, arkadaşlarının yaptıkları, yakın çevre entrikaları, aile şikayetleri vb. Dolayısıyla konuşulanların pek de önemi yoktu. Önemli olan sadece birlikte olmaktı.
Uzunca bir süredir yürüyorlardı. Yorulduğunu farkeden ve "acaba dinlensek mi?" diye aklından geçirmeye başlayan genç erkeğin elinden tutan sevgilisi, birden kumların arasında değişik bir şey gördü. Biraz daha dikkatli bakınca, bunun irice bir yengeç olduğunu farketti. Daha önce defalarca buralarda dolaşmış ve irili ufaklı yengeçlerin ölülerinden düzinelercesinin karaya vurduğunu görmüşlerdi fakat bu yengeç hem büyüklük, hem de renk olarak biraz farklıydı sanki. Kız merakla yengece yöneldi ve bir yandan da erkek arkadaşını hafifçe kolundan çekerek:
- "Vaay şuna baksana!"
Erkek ilgisizce döndü ve görüntüyü algıladığı anda onun da ilgisi yerde yatan bu güzel hayvana yöneldi. Sırt üstü devrilmiş ve hareketsiz yatıyordu. Bacaklarının rengi gerçekten de buradaki sıradan yengeçlerden biraz farklıydı. Ama sonuçta bir yengeçti işte. Ölmüştü anlaşılan. Genç kız alaycı bir tavırla başını eğip, eliyle yengeci işaret ederek sordu:
- "Söyle bakalım bay biyolog, bunun türü nedir?"
Oğlan iki yıl önce Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Biyoloji bölümüne kaydolmuştu ve kız arkadaşıyla da burada tanışmıştı. Kızcağız matematik bölümünde olduğundan, böyle soruları sormasını yadırgamazdı. Hayvan türleri ve sınıflandırılmaları ile ilgili hiç bir dersleri olmadığından, bu mahlukların hepsinin isimlerinin ezbere çekilmesinin "sıradan" bir öğrenci için neredeyse imkansız olduğunu bilemezdi. Dudaklarını bükerek yanıtladı:
- "Eeee... Bu şey.. Osman!"
Kız gülerek, omuzundan sertçe itekledi:
- "Eşek seni!"
- "Ne bileyim türünü yaa.. yengeç işte. Hem de ölü yengeç!"
- "Ne meraksız adamsın yaa? Ben olsam hepsini ezberlerdim!"
Çocuk "Tabii yaa.." diye geçirdi içinden. Aslında hiç de meraksız değildi. Sırf böyle hayvanları, belgeselleri sevdiği için, isteyerek biyolojiyi seçen nadir insanlardandı. Fakat henüz her hayvan ve bitkinin isimlerini ezberleyivermek gibi bir yetenek geliştirememişti ve ders çalışması gerektiğinde bir koala kadar tembelleşiyordu.
Eğildi ve yengeci eline aldı. Kız arkadaşının "Yaa hastalık falan vardır elleme yaa.." uyarılarına aldırmayarak incelemeye başladı. Ne kadar da güzeldi gerçekten. Kabuğun altına paketlenmiş o eklemli bacaklar, o kıskaç, o tuhaf gözler. Nasıl hareket ettiğini gözünde canlandırdı. Gerçekten seviyordu bu eklembacaklı taifesini. Kız arkadaşını gitmek istediğini belirten bir takım hareketlerde bulunurken, farkında olmadan elindeki yengeçle o yana seğirtti. Bu arada kızcağıza bu hayvan grubunun (yani eklembacaklıların) genel özelliklerini anlatmaya kalktıysa da, dinleyicinin çok ilgilenmediğini görünce vazgeçti.
Yürüyerek az ilerideki beton bir platforma yaklaştılar. Bu platform, yağmur (ya da komplo teorisi meraklılarına göre aslında gizliden gizliye lağım) sularının denize döküldüğü kanalı plajdan aşırıp denize taşıyan, bir metre yükseklikteki iki beton duvarın arasında, iskeleye benzer biçimde bir yapıdan ibaretti. Duvarın yanından geçerken genç çocuk elindeki yengeci dikkatlice betonun üstteki en uç köşesine, yine sırt üstü vaziyette yerleştirdi. Nedense o güzelim yengeci tekrar yere atmaya kıyamamıştı. Sorumluluk hissediyordu onu yerinden alıp buraya kadar taşıdığı için. İnsanların, yengeci onun bıraktığı yerde ayaklarıyla çiğnemesini istemiyordu sanki. Gerçi insanlar, özellikle akşamları bu kanalın üzerinde de geziniyorlardı ama yapacak daha iyi bir şeyi yoktu.
Kız arkadaşı ilgisizce bakarken, yerleştirdiği yengece daha güvenli bir konum sağlamak istercesine biraz daha içeriye iterek, son durumuna bir an baktı ve yine sevgilisinin elinden tuttu. Sahilin doğusuna doğru konuşarak yürümeyi sürdürdüler.
Yaklaşık yüz elli metrelik bir yürüyüşten sonra, yengeç tamamen aklından çıkmıştı. Yeni konuları, denizanalarının neden karaya vurdukları ve neden şeffaf oldukları idi.
OLASILIK 1
Genç üniversite öğrencisinin yengeci beton platformun üzerine yerleştirdiği günün akşamüstü saatlerinde, bir anne ve küçük kızı, sahildeki beton platforma çıkmışlar ve denize doğru el ele yürüyorlardı. Daha önceleri de akşam gezintileri sırasında buraya sık sık uğradıklarından, küçük kız, denize yaklaştıkça yüksekliği artan platformun kenarına fazlaca yaklaşmaması gerektiğini öğrenmişti. Annesinin elini tutmak ona ayrı bir güven veriyordu. Yine yavaşça platformun ucuna doğru yaklaştılar. Yarım saat kadar sonra batacak olan güneşin gölgeleri uzatan son ışıkları altında, küçük kız bir şey farketti. Platformun yürüdükleri taraftaki ucunda, tam köşede bir şey vardı. Uzaktan ne olduğunu göremiyordu ama, şeklinden böceğe benzer bi şey olduğu anlaşılıyordu. Bomboş beton zemin üzerinde ilgisini çeken bu yegane nesneye dikkatle bakarak, annesiyle beraber yavaş yavaş oraya ilerlediler. uca yaklaşınca, kız bunun garip bir hayvan olduğunu gördü. Annesinin elini çekiştirip, diğer eliyle yengeci işaret ederek:
- "Anne bak, o ne?" diye sordu.
O tarafa bakan annesi, platformun hemen köşesinde sırt üstü yatan ölü yengeci gördü. Hala elinden tuttuğu kızının yanına çömeldi:
- "O bir yengeç, kızım. Denizde yaşayan bir hayvan. Ama galiba ölmüş..."
Kızın ilgisi daha da arttı. Denizde yaşayan böyle bir yaratığın nasıl olup da platforma tırmandığını ve niye öldüğünü anlamaya çalışıyordu. Belki de çok yorulmuştu. Sonra birden aklına geldi:
- "Issırır di mi anne?"
Annesi gülümsedi. Yavaşça o tarafa uzanarak yengeci eline aldı ve kızına doğru yaklaştırdı.
- "Hayır güzelim, ısırmaz. Hem bak zaten ölmüş. Ama ölü olmasa da ısırmazdı. Unutma, sen hayvanları rahatsız etmezsen, onlar da sana bir şey yapmaz. Hem bak o sana göre ne kadar da küçücük değil mi?" Son cümlesini söylerken sesi acıklı bir hal almıştı ve avucundaki yengeci de elinde hafifçe tartar gibi bir aşağı bir yukarı oynatıyordu.
Kız şimdi büyümüş gözlerle, gözlerinden 20 santimetre uzaklıktaki bu büyüleyici hayvana bakıyordu. Dokunmak için elini uzatırken, bir an soru dolu bakışlarını annesine çevirdi. Gülümsemeyi ve onaylar bakışları görünce yavaşça dokundu. "Ne kadar sert" diye geçirdi içinden. Bu arada annesi, dokunduğu yerlerini anlatıyordu:
- "Bak bunlar bacakları. Kaç tane var? Sekiz değil mi? Burası ise kıskaçları. Bunlarla yemeklerini yakalayıp yiyor. Biz nasıl ellerimizi kullanıyoruz, aynen öyle..."
Annesinin ses tonu, onun hayvana olan ilgisini daha da artırdı. Sorduğu birkaç sordan sonra, yengeci annesinin ellerinden almış, kendi kendine oynamaya başlamıştı bile. Artık etraftan tamamen kopmuş, sadece bu küçük hayvanla ilgileniyordu. Sırtını çevirip o sert kabuğunu okşadı, üzerindeki renklere dikkatlice baktı, ayaklarını parmaklarıyla itekleyerek oynattı. Çok sevmişti bu yaratığı.
- "Anne, eve götürebilir miyim onu?"
Annesi bir an düşündü. Sonra kızına dönerek;
- "Evet ama böyle sürekli elinde oynayamazsın. Onu bir güzel güneşe koyar, kuruturuz ve ondan sonra odandaki kitaplığın üzerine koyarız tamam mı? Ama sonra eline almak yok, çünkü kırılıp darmadağın olur."
Kızın küçük yüzü, geniş bir gülümsemeyle bir anda aydınlandı. Az sonra yengeçler ve benzer hayvanlar hakkında konuşarak eve doğru ilerliyorlardı.
Küçük kız bir yıl boyunca bu yengeci odasında sakladı. Annesi görmeden gizlice her yerini inceledi. Bir çok resmini çizdi. Zarar vermemek için çok büyük özen gösterdiyse de, iki ay kadar sonra arka bacaklarından biri düşmüş, o da zamkla yerine yapıştırmıştı. Bu arada başka yengeçlerin yanında böceklerle de ilgilenmeye başladı. O günden sonra, bacakları eklemli olan tüm canlılar onun ilgi alanına girmeye başlamıştı. Artık o bir eklembacaklı aşığıydı...
Yengecinin arka bacağının kopmasının üzerinden geçen 35 yılda, lisenin ardından başladığı tıp eğitimini yarım bırakarak, her zaman ilgisini çeken hayvanlar alemine yönelmek üzere Biyoloji öğrenimine başlamış, diplomasını aldıktan sonra üstün gayretlerini paylaşan bir hocanın yanında asistan olarak üniversiteye girmiş, yıllar sonra değişik uluslararası projelere katılarak, deniz eklembacaklıları konusunda saygın bir bilimci olup çıkmıştı. Kendisine verilen akademik payelerin bir çoğunun farkına varmayacak denli yoğun bir çalışma temposu ile geçen bilimsel kariyerinin doruk noktasına, Güney Amerika'ya özel bir yengeç türünün davranışları ve hormonları üzerinde yaptığı çalışmalarla ulaşmıştı. Bu çalışmayı bu kadar öenmli kılan esas unsur, çiftleşme döneminde bu yengeçlerin dişilerinin salgıladıkları bir maddenin sentetik olarak elde edilebilmesine yol açan moleküler alandaki girişimleriydi.
Bu madde, bulunmasından 10 yıl kadar sonra, bir başka bilimci grubu tarafından kanser deneylerinde kullanılmaya başlandı ve oldukça şaşırtıcı sonuçlar elde edildi. Yirmi yıl kadar sonra ise, artık birçok kanser türünün tedavisi için vazgeçilmez bir ilaç olarak, tüm dünyada büyük bir taleple tüketilmeye başlanmıştı. Kanserden ölüm oranları, gazetelerin birinci sayfa manşetlerine taşınacak kadar düşmüştü. Artık insanlığın elinde, bu amansız hastalığa karşı çok önemli bir silah vardı ve özellikle muzdarip hastalar, kendilerinde mucizevi iyileşme yaratan bu ilacın bulunmasına katkıda bulunan "herkese" dua ediyorlardı. Hem de büyük bir içtenlikle...
Bir zamanlar o yengeci duvarın üzerine bırakan genç üniversite öğrencisi ise, yıllar sonra, çalıştığı işten emekli olmuş ve bir sabah, gazetesinin başlığında gördüğü kanserle ilgili bir habere şöyle bir göz gezdirmekle yetinmişti. Kansere karşı çok etkili bir ilaç bulunduğunu ve bu ilacın da bir yengeçten elde edildiği yazıyordu gazetede.
"Yengeç ha!" diye düşündü...
İlginçti gerçekten.
OLASILIK 2
Genç üniversite öğrencisinin yengeci beton platformun üzerine yerleştirdiği günün akşamüstü saatlerinde, bir anne ve küçük kızı, sahildeki beton platforma çıkmışlar ve denize doğru el ele yürüyorlardı. Daha önceleri de akşam gezintileri sırasında buraya sık sık uğradıklarından, küçük kız, denize yaklaştıkça yüksekliği artan platformun kenarına fazlaca yaklaşmaması gerektiğini öğrenmişti. Annesinin elini tutmak ona ayrı bir güven veriyordu. Yine yavaşça platformun ucuna doğru yaklaştılar. Yarım saat kadar sonra batacak olan güneşin gölgeleri uzatan son ışıkları altında, küçük kız bir şey farketti. Platformun yürüdükleri taraftaki ucunda, tam köşede bir şey vardı. Uzaktan ne olduğunu göremiyordu ama, şeklinden böceğe benzer bir şey olduğu anlaşılıyordu. Bomboş beton zemin üzerinde ilgisini çeken bu yegane nesneye dikkatle bakarak, annesiyle beraber yavaş yavaş oraya ilerlediler. Bu garip nesneye iyice yaklaştığında, kız bunun garip bir hayvan olduğunu gördü. Artık ayağının hemen ucundaydı. O sırada sahilde koşan bir atı ve binicisini ilgiyle seyretmekte olan annesinin elini çekiştirip, diğer eliyle yengeci işaret ederek:
- "Anne bak, o ne?" diye sordu.
O tarafa bakan annesi, kısa bir duraklamanın hemen ardında hafif bir çığlık atıp kızını aceleyle diğer yana çekiştirerek:
- "Aman dur, elleme! yengeç o. Isırır falan şimdi..."
Kız uzaklaşmak istemiyor, annesinin korktuğu bu tuhaf yaratığa daha yakından bakmak istiyordu.
- "Ama anne ölü galiba, bak hiç kıpırdamıyor. Bi bakiim noolur.."
Annesi onu kendisince güvenli bir uzaklığa çektikten sonra yanına çömelerek sert bir ses tonuyla:
- "Olmaz!" dedi. "parmağını bir koparırsa görürsün o zaman!"
Kız şaşırdı. Gözlerini kırpıştırarak;
- "Gerçekten koparır mı?"
- "Tabii. Selime Teyze'ni hatırlıyor musun? Hani şu eski evdeki?". Kız, kuşkulu ve meraklı bakışlarla "evet" anlamında başını salladı. "İşte onun kızının iki parmağını da yengeçler yemiş."
Anlattığı şeyin yalan olduğunu kendi de biliyordu. Bahsettiği kızın parmaklarının üzerine beton bir logar kapağı devrilmişti küçükken. Ama uydurduğu bu hikaye, muhtemelen pis ve mikroplu olan bu yengeç ölüsünden kızını uzak tutabilirdi. Bu ve buna benzer tüm hayvan leşlerinden belki de.
Küçük kız Selime Teyze'nin kızının parmaklarını düşündü. Elindeki parmaklardan ikisinin uçları yoktu. Gerçekten her gördüğünde içi bir tuhaf olurdu. Sonra yengece baktı. Kocaman kıskaçlarını o zaman farketti. Annesi ne kadar da haklıydı. Zaten o korktuğuna göre bildiği bir şey olmalıydı. Ne de olsa anneydi o.
Yıllar geçtikçe, annesinin eklembacaklı korkusu ona da bulaştı. Gerçi annesi her hayvandan korkuyordu ama, bu böceksi yaratıklardan ödü kopuyordu. Küçük kız da yetiştiği ortam gereği, bunları tehlikeli şeyler olduğunu öğrenmişti. Zaten beton binalarda yaşıyorlardı ve yengeçler onlara ulaşamazlardı. Ama deniz kenarında veya ormanda dikkatli olmalıydı. Her an bir böcek veya benzeri yaratık bir yerlerden çıkarak kendisine zarar verebilirdi. 8 yaşındayken, odasında gördüğü hamamböceği yüzünden bir hafta odasına girememiş, annesi ve babasıyla beraber yatmıştı. Annesinin, hamamböceğinin bir şey yapmayacağına ilişkin telkinleri de işe yaramamış, hatta annesinin kendisini kandırmaya çalıştığını düşünmesine sebep olarak, ona olan güveninin sarsılmasına bile neden olmuştu.
Yıllar sonra küçük kız büyümüş ve evlenmişti. İlk çocuğuna altı aylık hamile iken, kocası ve kayınvalidesi ile bir Karadeniz turuna çıktılar. Samsun'dan başladıkları gezide ilk molalarını Ünye'de verdiler. Buradaki bir çay bahçesinde bir şeyler atıştırdıktan sonra, sahil boyunca kısa bir yürüyüşe çıktılar. Yürüdükleri kordon yolu ile deniz arasında, iri kayalardan oluşan bir dolgu bölgesi vardı. Biraz yürüdükten sonra, denize daha yakından bakabilmek için kayaların üzerinde yürümeye başladılar. Oldukça neşeliydiler. Bir ara, deniz yüzeyine yakın kayalardan birinin üzerine çıkmaya çalışan genç kadın, eli ile yandaki kayadan destek almaya çalıştı. Fakat tam o sırada elinin altında kımıldayan bir şey hissetti. Hafifçe dönüp baktığında elinin irice bir yengecin üzerinde olduğunu gördü ve tamamen refleks bir hareketle, çığlık atarak kendisini geriye, denize doğru attı. Bu hareketi sonucunda dengesini kaybederek, arkasındaki kayaların üzerine sertçe yuvarlandı. Çok kötü düşmüş ve iki kayanın arasına sıkışan boyun omurlarından ikisi kırılmıştı.
Hemen hastaneye kaldırılan genç anne adayı, solunumu durmuş bir şekilde yoğun bakıma alındı ve suni solunumla yaşatılmaya başlandı. Yapılan kontroller sonucu bebeğin yaşadığı ve sağlıklı olduğu anlaşıldı. Anne, uzun sayılabilecek bir süre solunumsuz kalmış olmasına rağmen, bebek halen hayattaydı. Anneyi yirmi gün kadar solunum cihazına bağlı olarak bitkisel hayatta tutmayı başardılar. Fakat bu süre sonunda beyin ölümü gerçekleştiği için, aileden alınan izin doğrultusunda bebeği sezaryen ile alıp, anneyi yoğun bakımdan çıkardılar. Genç kadın çoktan ölmüş olsa da, zayıf fakat sağlıklı bir erkek çocuğu olmuştu.
Aradan geçen yıllar, bu bebeğin genç bir delikanlı oluşuna kadar fazla sorunlu değildi. Küçüklüğünde aşırı aktiflik bulguları gösteren çocuk, büyüdükçe psikolojik anormallikler göstermeye başladı. Babasının arkadaşı olan bir doktor, doğmadan hemen önceki o tatsız olayların çocuğun anne karnındaki beyin gelişimini etkileyebileceğini ve buna bağlı olarak bu tip anormalliklerin ortaya çıkabileceğini düşünüyordu. Babasına, çocuğun gözetim altında tutulmasını önerdi; çünkü saldırgan bir kişilik sahibi olmaya başlamıştı. Babası ise kendisinin göz-kulak olabileceğini söyleyerek bu teklifi geri çevirdi.
Bir yıl kadar sonra bir gün bu genç, arkadaşlarıyla parkta şamatalı bir eğlenceye dalmışken, yaşlı bir adamın yaptıkları gürültüyü kesmelerini söylemesine çok sinirlendi. Bu aksi ihtiyara iyi bir ders vermesi gerektiği fikri hemen o anda, zaten yanlış çalışmakta olan beyin devrelerinde dolaşmaya başladı. Bu düşüncesinin her türlü engeli yıkarak tüm benliğine hakim olması için fazla bir çaba harcamasına gerek de yoktu. Biraz sonra yaşlı adamın kalktığını gördü ve arkadaşlarından bir bahane ile ayrılarak adamı takip etmeye başladı. Nihayet, uzun bir takip sonucu tenha bir köşede adamın önünü keserek, cebinde taşıdığı çakıyı çıkarıp, yaşlı adama defalarca sapladı. Kendini tam anlamıyla kaybetmişti. Adamın çığlıkları ve çevreden gelen bağrışmalar üzerine kendine geldi ve kaçarak olay yerinden uzaklaştı.
Adam hastaneye kaldırıldığında, özellikle kasığındaki yaradan çok şiddetli kanaması vardı. Yoğun bakıma alındığında artık bilincini kaybetmeye başlıyordu. Neredeyse yetmiş yıllık yaşantısı adeta bir film gibi gözlerinin önünde tekrarlanıyordu şimdi. Parça parça ve kronolojik sıra gözetmeyen sahnelerdi bunlar. Doğumu, ilkokulu, burnunu kırdığı gün... Geri dönülmez noktadaydı. Ölüyordu; bunu anlamıştı. Kendini bıraktı. Anıların keyfine dalıverdi o yarım-yamalak bilinçlilikle. Bir an gözlerinin önüne, gençliğinde, o zamanki kız arkadaşıyla Samsun sahillerinde yaptığı gezintiler ve onlardan birinde bulduğu o iri yengeç de geldi. Yengeci alıp yüksek bir yere koymuştu galiba. Neden bunu hatırladığını bilemedi, hatta bu anıya dikkat bile edemedi ama ölmeden önce gördüğü son vizyon da bu oldu.
OLASILIK 3
Genç adamın yengeci platformun üzerine bırakmasından sonraki bir kaç saatin ardından gece yavaşça kentin üstüne çöktü. Önce aileler çıktılar kordon boyunda ve sahilde dolaşmaya. Ardından gece ilerledi. Aileler evlerine dönerken, gençler sahili doldurmaya başladı. Eğlence onlar için yeni başlıyordu. Herkes kendi canibince takılıyordu; kimi gitar çalıp şarkı söylüyor, kimi gelen geçen güzel kızların envanterini tutuyor, kimi de elindeki birasını yudumlayacağı ve bir sırada istenmeyen tanıdıklarına yakalanmayacağı sota bir yer arıyordu.
Bu son durumda olan gençlerden ikisi, gece yarısını geçkin bir saatte platforma çıktılar. Ellerinde bir alış veriş poşeti olduğu halde beton yapının ucuna kadar yürüdüler. En uca gelince de ayaklarını sarkıtarak platformun kenarına oturdular. Torbayı taşıyan ve diğerinden biraz daha topluca olan çocuk, naylon poşeti açarak, kendisi gibi lise ikinci sınıfta okuyan, uzun bir süredir beraber takıldıkları ve kendisi gibi "metalci" olan arkadaşına birasını uzattı. Sigara ve cipslerini de torbadan çıkartarak aralarına koydu. Sonra da kendi birasını aldı. Bazılarının "at sidiği gibi" dediği (ve bazen kendisinin de hak verdiği) bu mereti hiç sevmese de, fazlaca dindar olan ailesine bu şekilde isyan etmek çok zevkliydi. Tabii naneli sakızını unutmamalıydı eve giderken.
Birasını gürültülü bir "pıssst" sesiyle açarak sol yanına betonun üzerine koydu. Fakat bıraktığı anda bira kutusu birden devrilmeye başladı. Dökülmeden son anda tutabildi. Kutunun dengesini bozan bir şey vardı hemen yanında. baktı: Ölü bir yengeç.
- "İğğk!" diyerek bira kutusunun gerisiyle yengeci platfromdan aşağıya itti ve bira kutusunu artık dengede durabileceği bir şekilde güvenle beton zemine koydu.
Yengeç ise suya düşerek dalgalara karıştı. Geldiği denizlere sessizce geri dönüyordu.
OLASILIK 4
Üniversiteli gencin sahilde bulduğu yengeci beton platformun üzerine yerleştirip uzaklaşmasından iki saat kadar sonra, kumsalda oynayan ilkokul öğrencisi küçük bir çocuk, deniz kabuklarını toplayarak gezindiği tüm sahil boyunca gördüğü en ilginç şeye önce kısa bir süre baktı. Canlı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Galiba ölmüştü. Sırtüstü betonun köşesinde yatan yengece biraz daha yaklaştı. Önce eliyle hafifçe dürttü. Hareket yoktu. Cesaretini toplayıp elindeki kabuklardan biriyle hayvanı normal pozisyonuna getirdi. Kesinlikle ölü olduğuna kanaat getirdikten sonra daha farklı bir gözle incelemeye başladı hayvanı. Oldukça değişik bir yengeç olduğunu farketmişti. Kıyıdan şimdiye kadar topladıklarından daha büyükçeydi ve renkleri de oldukça farklıydı. Koleksiyonu için harika bir parça olacaktı. Yengeci eline alarak biraz evirip çevirdi ve mutlulukla hiç bir parçasının eksik olmadığını gördü. Heyecanla eve doğru yöneldi. Gözü sürekli elindeki yengeçte olduğu halde önce kumsalı geçti, gittikçe hızlanan adımlarla yürüme parkurunu da aştı. Sonra da kumsalla yolu ayıran alçak duvarın arasındaki geçitlerden birinden yola çıktı.
Gözü sürekli yengeçte olduğundan, babasının iyice tembihlediği "önce sağa sonra sola bakma" işini o an için askıya almıştı. Fakat bu kez, bu tedbire her zamankinden çok ihtiyacı vardı.
Elindeki yengece o denli dalmıştı ki, hızla gelen kırmızı kamyonet kendisine çarpıp kafatasını parçalarken, çarpmanın etkisiyle elinden uçan yengece üzülüyordu. Fakat bu üzüntüsü oldukça kısa sürdü. Yengeç de elinden fırladıktan sonra, biraz yerde sürüklenerek, yakındaki bir logar kapağının içine düşerek gözden kayboldu.
Kazanın ardından herkes oraya doluştu. Az sonra bir polis arabası da geldi. Halk kamyonet şöförünü tartaklıyor, bu ara yolda böylesine hız yaptığı için onu öldüresiye dövmek istiyorlardı. Olayı gören bazıları ise fenalıklar geçiriyorlardı. Adamcağız suçsuz olduğunu, çocuğun birden yola fırladığını anlatmaya çalışsa da kimse dinlemiyordu onu. Ortalığı sakinleştirmek yine zavallı polislere kalmıştı. Ve işleri yine her zamanki gibi zordu.
O sırada erkek arkadaşından yeni ayrılmış ve eve gitmekte olan genç bir kız kalabalığı ve üzerine gazeteler örtülmüş küçük cesedi gördü. Dehşetle yolunu değiştirdi. İğreniyordu bu olaylardan. "Hayvan gibi araba sürüyorlar!" diye geçirdi içinden.
Fakat bu vahim olayla, bir kaç saat önce sevgilisine gösterdiği ölü yengeç arasında herhangi bir bağ olabileceği aklına bile gelmedi.
OLASILIK 5
Üniversiteli gencin sahilde bulduğu yengeci beton platformun üzerine yerleştirip uzaklaşmasından bir tam gün sonra, yaklaşık aynı saatlerde, kafasını toplamak için sahilde gezinmeye çıkmış genç bir araştırmacı, fazla dikkat etmeyen gözlerle denizi, kumsalı ve insanları izliyordu. Bu arada daha ziyade kendi düşünceleri meşgul ediyordu kafasını. Sinirbilimleri alanında çalışıyordu ve tüm yaşamı boyunca marjinal şeylere kafa yorarak ömür geçirmişti. İnsan, kendi beyni üzerine çalıştıkça, beyninin işleyişini elden kaçırıyor, diye düşünüyordu çoğu kez. O anda da yine öyle başıboş, karmaşık ve sonuçsuz düşünce zincirleri dolanıyordu kafasında. Nedenselliği, kaderi, kaosu, insanın özgür iradesini düşünüyor, kafasına biraz "yaramazlık yapma" izni veriyordu. Bir çok yaratıcı düşüncenin bu tip yaramazlıkların ardından birdenbire ortaya çıktığına çok şahit olmuştu. Ama bu gün bir kısırlık vardı. Düşüncesi kapalı gibiydi sanki.
Derin bir nefes alıp gevşedi ve etrafına daha dikkatli bakarak, kafasının içindeki uçuk fikirleri dağıtmaya çalıştı. İnsanlar yine gezip tozuyorlardı. Kendi aralarında genellikle boş konularda bıkmadan usanmadan konuşup duruyorlardı. Biraz yukarıdaki minik çocuk parkında küçük çocuklu aileler, salıncakların ve kaydırağın önünde sıraya geçmiş, çocuklarının -muhtemelen kendilerine oldukça anlamsız gelen- eğlencelerini güvenli bir şekilde yaşamalarına çalışıyorlardı. Az ilerde, saat daha erken olmasına rağmen, bir grup genç kumsala bağdaş kurmuş, gitar çalan bir arkadaşlarına güncel şarkıların o anlam fukarası güfteleriyle eşlik edip, arada bir de gürültülü kahkahalar atıyorlardı. Evet bu gün biraz negatif bir günündeydi galiba. Her şey sinirine dokunuyordu. Hele şu güzelim kumsalın ortasına kondurdukları o dik köşelere sahip, biçimsiz beton platform yok muydu, görüntüye tam olarak uyuyordu kendi kafasında. Öfkeyle platforma bir bakış attı ve üzerinde bir şey gördü. O düz beton çizgisi üzerinde alışılmadık bir tezat oluşturan organik hatlara sahip bu minik çıkıntıcık için birden içinde bir merak uyandı. Zaten o tarafa doğru yürüdüğünden acele etmeye gerek görmeden yavaş yavaş yaklaştı.
Tam platformun önünde durdu. Platformun bu ucu göğsü hizasına geliyordu. Ve o zaman bu nesneyi de net olarak gördü. Bir yengeçti bu. Ölmüş ve muhtemelen onu bulan birisi tarafından buraya konmuştu. İyi de bulan kişi ölü bir yengeci neden buraya koymuştu ki? Hayvanlara -ölü de olsa- saygı duyan birisi miydi? Belki de genç bir üniversiteli biyologdu (bir zamanlar kendisinin de olduğu gibi). Belki de kız arkadaşı ile sahilde çıktığı bir gezintide bu yengeci bulmuş ve...
Aniden düşünceler adeta aklına "akmaya" başladı. Artık bu yengecin buraya nasıl geldiğini değil de, bundan sonra neler olabileceğini düşünüyordu. Bu yengecin buraya konmuş olması nelere nasıl etki edebilirdi acaba? Aklına bir sürü olasılıklar geliyordu. Kafası zaten yıllardan beri bu tip garip senaryolara yatkın olduğundan, hemen bir düzine olasılık geldi aklına. Gerçekten ilginçti hepsi de. Garipti de aynı zamanda, çünkü gerçek olabilme olasılıkları vardı bunların.
Bir süre daha ayakta, elleri ceplerinde ve pek de görmek için bakmayan gözleriyle bu yengeci seyretti. En sonunda, tüm bu olasılıkları yazma fikri geldi aklına. Eve gidince aklına gelenlerin bazılarını not edecek ve bunları hikaye tarzında bir kenara kaydedecekti. Hikayenin adına bile karar vermişti. Adını "Yengeç" koyacaktı... Kim bilir, belki de "Kaos Hikayeleri" diye bir dizi bile yazardı... Afallamanın verdiği bir sırıtmayla evinin yolunu tuttu.
Yengeç ise hala orada, platformun üzerindeydi.
OLASILIK 6
Üniversiteli gencin sahilde bulduğu yengeci beton platformun üzerine yerleştirip uzaklaşmasından aylar sonra sizler, bir web sayfasında "Yengeç" adlı bir hikaye okudunuz.
Kiminize garip geldi, kiminize saçma, kiminize ise şaşırtıcı. Fakat hiç biriniz hikayeyi okuduktan sonra aynı kalmadınız. Geleceğinizde bir şeyler muhakkak değişti.
Kim bilir şimdi başınıza neler gelecek?
:)
alıntı..
Henüz taksiden inmeden ağzım açık kalmıştı. Emin olmak için şoföre bir daha sordum: "Cumhuriyet Meydanı burası mı?". Genç taksi şöförü aynadan ters ters bakarak, "evet amca, burası!" dedi tatlı-sert bir üslupla. Halimden anlamasını beklemiyordum. Parasını uzatırken, 20 yıldır görmediğim kenti seyre dalmıştım bile.
Üniversitede görev yaptığım dönemlerde 8 yılımı burada geçirmiştim ve bende iyi kötü bir çok anısı vardı bu şehrin. Ama şimdi karşımda gördüğüm manzara bana hiç de tanıdık gelmemişti. Evet, yirmi yılda her şey değişirdi; ama bu kadarını hiç beklemiyordum doğrusu. Samsun'dan ayrı olduğum dönemlerde yurt dışına çıkmış, bir çok yer gezmiştim ama, bu kadar değişim gösteren başka bir yer görmemiştim. Koskoca bir şehir olmuştu Samsun. Kocaman lüks gökdelenler, geniş meydanlar, modern toplu taşıma araçları, köprüler, viyadükler... Sanki birisi Samsun'u tamamen yıkıp yeniden inşa etmişti. İlk şaşkınlığımı, sonradan yolda taksi şöföründen dünyanın üçüncü büyük hava limanı olduğunu öğrendiğim Samsun hava limanına indiğimde yaşamıştım. Yol boyunca "tüm bunlar nasıl oldu?" sorusu aklımda gezerken, yepyeni ve modern semtlerden, yemyeşil ormanlık alanlardan geçerek, arkadaşımın beni bekleyeceği Cumhuriyet Meydanı'na ulaşmıştım. Kısacası Samsun, olağanüstü güzel bir yer olmuştu ve benim dilim tutulmuştu.
Taksiden inip etrafıma bakındım. Gözlerim alışınca tanıdık yerleri seçmeye başladım. İlkadım parkındaki Atatürk anıtı yerli yerindeydi. Fakat anıtın ve etrafının son derece güzel bir çevre düzenlemesinden geçtiği hemen belli oluyordu. Yine "meydan" yerli yerindeydi; ama çevresi o kadar farklıydı ki!
Ben bunlara dalmış seyrederken omzuma bir el dokundu. Döndüğümde, yirmi yıldır görmememe rağmen halen dün görmüşüm gibi tanıdık gelen bir yüz vardı karşımda. "Nasıl buldun? Değişmiş değil mi?" diye sordu. Sarıldık. Ben hala şaşkındım. "Hakikaten nasıl oldu bunlar? Ne oldu Samsun'a" diye sordum. "Gel.." dedi. "Şöyle yürüyelim, hem de konuşuruz...".
Birbirimize hal hatır sorarak biraz yürüdük. Az sonra meydan alanının üzerinde, belki elli metre yüksekliğindeki dev köprünün üzerinden sessizce bir katarın geçtiğini gördüm. Japonya'daki hızlı trenlere benziyordu ve galiba Sinop yönüne doğru ilerliyordu. Ben kafam yukarıda, hem köprüyü hem de dev binaları seyre dalmışken, arkadaşım anlatmaya koyuldu:
"Samsun potansiyelini keşfetti" diye başladı söze. "Duymuşsundur, büyük bir otoban ağıyla başladı her şey...."
"Evet" diye araya girdim. "okumuştum; 15 yıl kadar önceydi galiba, büyük bir projeyle, Ankara, İstanbul, Samsun arasında bir otoban yapılmıştı. Büyük bir projeydi galiba..."
Başını salladı. "Her şey de ondan sonra başladı zaten" diye devam etti. Anlattığına göre, bu otoyol projesinin hemen ardından, yıllardır yarım yamalak süren Karadeniz otoyolu projesi tamamlanmıştı. Böylece kara ulaşımı yönünden Samsun'un hiç bir sorunu kalmamıştı. Ardından, 10 yıl önce ülke çapındaki o meşhur demiryolu seferberliği başlamış ve ülkenin bir çok yerinde olduğu gibi, Samsun'da da demiryolu yenileme çalışmalarına hız verilmişti. İnanılması güç bir şekilde tüm Türkiye çapında 15.000 km'den fazla demiryolu ağı 4 yıl içinde tamamlanmıştı. Arkadaşıma göre Avrupa birliğine üyeliğimizin tamamen reddedilmesi bunda önemli bir itici güç olmuştu. Ardından Samsun'da deniz taşımacılığına ilişkin önemli gelişmeler olmuş ve bir kaç yıl içinde Samsun, önce Karadeniz'in en büyük liman kenti, ardından da dünyanın sayılı liman kentlerinden biri olup çıkmıştı. Arkadaşımın anlattığına göre o dönemde, kazanılan her kuruş yatırıma harcanmış ve bu büyük gelişmenin de temelleri atılmıştı.
Sözünü kestim: "İyi de ben bunları biliyorum. Ayda yaşamıyorduk herhalde. Tüm Türkiye'de oldu bunlar. Ama Samsun nasıl böyle gelişti? Türkiye'nin her ilini gördüm sayılır; hiç birinde böyle baş döndürücü bir ilerleme yok. Başkentte bile!"
Gülümsedi. "Evet.." dedi "Elbette bunlar tek başına yeterli değildi"... ve anlatmaya başladı...
Aslında Samsun'un kaderi, 2012 yılında, YÖK'ün kaldırılmasından hemen sonra, üniversitede seçimle iş başına gelen ilk rektörün göreve başlamasıyla değişmeye başlamış. Yeni rektör, genç ve idealist birisiymiş. Samsun hakkında bir çok projeleri varmış (Kendisi Samsun'lu olmamasına rağmen!). Bunları gerçekleştirmek için, yeni yasal düzenlemelerden de destek bulunca, önce üniversitenin kalitesini artırmak için yoğun bir çabaya girişmiş. Tüm çalışmalarını, geniş bir danışma kurulu ile gerçekleştirerek, demokratik katılımın belki de tarihteki en güzel örneklerini ortaya koymuş. Bir yandan üniversitenin iç işlerini düzene koymaya ve bilimsel kaliteyi her türlü yöntemle artırmaya çalışırken bir yandan da halka yönelik seminerler ve konferansların bir adet haline gelmesini sağlamış. Artık üniversitede neler olup bittiği, Samsun'lular için bir sır olmaktan çıkmış. Elbette bu toplantılar sırasında, üniversite mensupları da Samsun'luların (özellikle iş adamı ve sanayicilerin) sorunlarından haberdar olmaya başlamışlar. Bu sırada ulaşım konusundaki sorunların çözülmesine paralel olarak hızla gelişen Samsun sanayisinin üniversite ile ciddi işbirlikleri dönemi başlamış. Üniversitenin hemen hemen tüm birimleri, Samsun'daki kendileri ile ilgili olan iş sahalarında projeler üretmeye ve bulgularını uygulamaya dökmek üzere de Samsun'lu iş adamları ile birlikte çalışmaya başlamışlar. Ufak tefek suiistimallerin de başarıyla önüne geçilmesi sonucu, kimya endüstrisinden balıkçılığa kadar bir çok alanda Samsun'da ardı ardına devrimler meydana gelmeye başlamış. Arkadaşımın dediğine göre, Samsun artık her yıl Türkiye'nin ihracat şampiyonu haline gelmeye başlamış. Ticaretteki bu kazanım, üniversiteye de dönerek, Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nin dünyanın en saygın bilim kurumlarından biri olmasına neden olmuş. Bu gelişmelerin bir örneği, Bafra dolaylarında kurulan uzay araştırma merkezinden yaklaşık iki yıl önce fırlatılan ve tamamen Samsun yapımı olan ilk haberleşme uydusuymuş. Geçen yıl, Yale üniversitesinde, Samsun'un gelişimi ve altında yatan nedenler bir teze bile konu olmuş. Hatta Samsun'da kurulan "SamKim" kimya ürünleri firması, dünya devi Sigma-Aldrich'i satın almış. Samsun Tıp Fakültesi ise dünyanın seçkin tıp eğitim kurumlarından biri olmuş ve dünyanın bir çok yerinden konuk araştırmacıları ağırlamaktaymış. Arkadaşım da kendi alanıyla ilgili dört proje üzerinde çalışmaktaymış hal-i hazırda.
Bayağı yürümüştük ve ben artık daha da şaşkındım. Buradan ayrı olduğum süre boyunca süreki gezdiğimden olsa gerek, bunların hiçbirinden haberim olmamıştı. Arkadaşım durdu ve "Eh yoldan geldin, artı yeter bu günlük bu kadar dolaştığımız. Şimdi eve gidelim. Bizimki meraklanmıştır" dedi. Etrafıma baktım; Doğu Park'ın girişindeydik; ama Doğu Park bambaşka bir yerdi artık. Parkın içinde, uzakta yanıp sönen kocaman "DisneyKenti" tabelasını gördüm. Akşama yaklaşıyorduk ve ışıklara boğulmuş parkın nefis bir manzarası vardı. İleride, çok uzakta da olsa, kordon boyunda gezen insanları görebiliyordum. Yanımdan geçenler gibi onlar da hep mutlu gibiydiler. Samsun gerçekten de yeni baştan yapılmıştı. Geçtiğim yollarda o sıkış tıkış bina yığınından eser yoktu.
"Evin nerede?" diye sordum vakit kazanmak için. Manzaraya doyamamıştım. Hayretle etrafıma bakınırken "Havza'da" dediğini işittim. Şaşkınlıkla kendisine döndüm "Eh nasıl gideceğiz şimdi bu saatte o kadar yolu?"
Bir kahkaha attı "Gel gel.. artık Havza o kadar uzak değil; hızlı trene bineceğiz, en fazla on dakika sürüyor. Hem orayı görünce daha da çok şaşıracaksın! Bizim orası tam bir turizm cenneti oldu..."
Daha fazla şaşıramayacağımı düşünerek peşine takıldım. Az ilerdeki yürüyen merdivenlerle oldukça yüksek bir platforma tırmandık. Burası istasyon olmalıydı. Yolun karşısına asılmış dijital saat 12 saniyeden geriye sayıyordu. Tam 12 saniye sonra kocaman, parlak renkli katar istasyona hızla ama sessizce girdi. Kapıların açılmasını bekleyip içeri girdik ve yerlerimize oturduk.
Yarım dakika kadar sonra bir zil sesi gelmeye başladı. Gittikçe artıyordu. Arkadaşıma baktım, bana gülümseyerek "Sakın unutma!" dedi. "Neyi?" diye sordum ama zilin gürültüsü çok artmıştı. Rahatsızlık verici boyutlardaydı artık. Birden her şey karardı.
alıntı..
red_hacker
05-08-05, 17:37
teşekküler abla..
güzel hikayeler teşekkürler
ya ben o atakum sahilinde eğitimin oradan vali konağına kadar devamlı gezerdim çocukluğumda orada geçti işin garibi bir tane yengece rastlamadım kör müydüm ne
Hikayeler bölümüne taşınmıştır.
PcTeknikZone