dapHne
06-07-07, 02:03
İnşaattan çıkan karikatüristLinki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.Karikatürist olmaya ortaokulda karar vermiş. Sonra “kızlarla tanışmış, unutmuş” bu kararını. Liseden sonra hatırlamış. Hayalini gerçekleştirmeye İstanbul’a gelmiş. İnşaat bölümü mezunu olduğu için, önce uzun bir süre inşaatlarda şantiye şefliği gibi işler yapmış. Bir gün karikatürist Erdil Yaşaroğlu ile tanışmış ve karikatürleri internette yayımlanmaya başlamış. Serkan Altuniğne şimdi, kendi deyişiyle “2000’lerin mizah ikonu” Penguen’de çiziyor. Onun da karikatürleri internette dolaşıyor. İşte, bu sayfalarda görmeye alıştığımızdan farklı bir kariyer öyküsü..
Karikatüre nasıl başladınız?
Çocukluğumdan beri yaptığım bir şeydi karikatür. Ortaokul-lise yıllarında defter kenarına çizip öğretmelerimden fırça yiyen biriydim zaten.
Orta son gibiydi. Bodrum’da yaşıyorduk o zaman. ‘Ben karikatürist olacağım’ diye karar verdim. “Tırt” bir karardı ama. O zamanlar henüz kızların ne olduğunu bilmiyordum. Öğrenince, lise sona kadar falan unuttum ben her şeyi. Lise sonda bu kez de, ben mimar olacağım diye karar verdim. Sonra bir ara aklıma geldi, “Ben karikatürist olacaktım, ne mimarı?” diye.
Ama hiçbiri olmadı uzun bir süre. Üniversite de kazanamadım. Bodrum’da yaşadığım için karikatürist de olamadım.
Leman vardı o zaman. Kaan Ertem ilgileniyordu amatörlerle. Ben Bodrum’dan yolluyordum, Kaan Ertem de çiziyordu. Hatta bizim Umut Sarıkaya ile tanışıklığımız oradandır. Ben açardım Leman’ı, Kaan Ertem’in köşesi Dengeli Beslenme’yi, orada yazardı: Serkan Altuniğne Bodrum, yanında da Umut Sarıkaya İstanbul. Ya bu Umut kim? Amma karikatürü çıkıyor ha diyordum. Umut da bu Serkan kim, amma karikatürü çıkıyor diyormuş.
İLK KARİKATÜRÜM KOMİKAZE.NET’TE ÇIKTI
Sonra iki yıllık üniversite kazandım, İnşaat bölümünü. O 1998’de bitince ben babama “İstanbul’a gideceğim, karikatürist olacağım” dedim. O da “iyi n’aparsan yap” dedi. İstanbul’a gelip bir buçuk sene kadar inşaatta çalıştım. Şantiye şefliği falan filan... Sonra Erdil ile tanıştım, Erdil Yaşaroğlu. Gel komikaze.net’te çiz dedi. Ondan sonra 2002’de Penguen kuruldu. 10. sayısında bir köşe aldım. O günden beri de çiziyorum.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Leman’a karikatür yollarken, “gel çiz bizde” gibi bir teklif gelmedi mi?
O zaman internet yok, e-posta yok. Ben Bodrum’dayım, karikatürün yanına mektup yazıp yolluyorum. Kaan Ertem de köşesine küçük notlar yazardı, şunu şöyle çiz bunu böyle çiz diye. Bir ara İstanbul’a da gel diye yazardı. Ama o zamanlar yaş da küçük, ben İstanbul’a gidiyorum diyebilecek durumda değildim.
Peki yollarken düşünüyor muydunuz ben karikatürcü olacağım, bunları belki biri görür diye? Yoksa canım sıkılıyor çiziyorum durumu mu?
Bunları tamamen, karikatürcü olmak için yapıyordum. Ben bu işi yapmak istiyorum, bu adam olmak istiyorum diyordum. Hatta ilk zamanlar gönderiyordum, bayağı gönderdim gönderdim hiçbir şey olmadı. Sonra sinirlendim. 1994 falandı. Cem Yılmaz o zaman çiziyordu Leman’da. Bu sefer Kaan Ertem’e değil Cem Yılmaz’a gönderdim. Not düşmüştüm bir de, Kaan Bey herhalde ilgilenmedi diye, artist bir şekilde. İki hafta sonra Cem Yılmaz köşesinde yazmıştı; “Bodrum’dan Serkan Altuniğne, verdim Kaan’a karikatürleri merak etme, ulaşmamış eline”. Ondan bir hafta sonra Kaan Ertem çizmişti karikatürümü. “Yaa bak görüyon mu işte. Demek ki sert çıkmak lazımmış” diye tribe girmiştim kendi kendime.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Üniversiteye gitmeyi reddettiğiniz doğru mu?
Bilinçli bir reddetme yok. Orta 1’de İstanbul, sonra Bodrum’daydım ben. Lisede İzmir’e yatılı okula verdiler, belki adam olur diye. Orada da ilk sene adam olur gibi olup, ikinci sene ortama alışıp direkt saldım. Lise sonda da dersaneye gitmedim. O zaman da, bu seneye gitmeyeceğim üniversiteye, çok yoruldum demiştim babama. O da, tamam oğlum sen bilirsin, herkes üniversite okumak zorunda değil dedi. Fakat daha sonra özendim. Bütün arkadaşlarım üniversite okuyor. Anlatıyorlar, kampüste şöyle oldu, iktisatçı ne salak adam falan diye, yazları Bodrum’da. Üniversite çok güzel ortammış diye özenip, ben üniversiteye gireceğim dedim. İki sene girmedim, sonra da anca iki yıllığa girebildim. O da Isparta. Gerçi orası da çok güzeldi ama Boğaziçi gibi bir ortam yoktu tabi.
Kariyer olur mu karikatürde?
Ben çok iyi bir karikatürist olacağım demek, iyi bir kariyer hedefidir aslında. Karikatürün şöyle bir durumu var: Çok popüler bir iş yapıyorsun. Böyle bir çekiciliği var. Bir yandan da, diğer popüler insanlardan rahat bir durumdasın. Kimse yüzünü bilmiyor. O yüzden iki arada bir derede bir meslek gibi bir şey ve kariyer olarak seçilebilir. Ben öyle seçtim. Karikatürist olduktan sonra da şöyle bir şey düşünebilirsin: Ben bu ülkenin, karikatürist dendiği zaman adı geçecek adamlarından biri olmak istiyorum. Ama ben müdür olacağım, acayip ithalat yapacağım gibi bir mantığı yok. Çok başka bir mantığı var. Özünde, cümlenin alt metni işimi iyi yapacağım demek. İşini iyi yaptığında, ötesi de geliyor aslında. ESPRİ BULMAK ÇİZMEKTEN DAHA ZOR
Peki sizin için espri bulmak mı zor çizmek mi?
Espri bulmak daha zor. Çok daha zor. Ama daha zevkli. Ben espri bulurken çok daha fazla eğleniyorum. Köşenin esprilerini buluyorum. Çizme faslı geldiği zaman “Öff ya” diye söyleniyorum. Bulunca bitti zannediyorum da, bitmiyormuş.
Oturup da, şimdi espri bulmam lazım mı diyorsunuz?
Aynen öyle. Şuraya oturayım da biraz komiklik yapayım diye düşünmeye başlıyorsun. Bunun bir ön süreci var tabi. Bizde pazartesileri sabahlama var. Pazartesi gün içerisinde kafanı ona doğru yönlendirmeye başlıyorsun. Ve bu, farkında olmadan yaptığın bir şey. Televizyon da izlesen bir yandan düşünüyorsun. Sonra ben, her şeyi kapatıyorum. TV, telefon, bilgisayar... Kedimi dışarı çıkartıyorum miyavlamasın diye. Sonunda da oturup düşünmeye başlıyorum: Ne yapabilirim, bir tane adam olsun falan diye...
Başka çizerlerden de duyuyoruz. Bu sabahlama durumu, karikatürcüler için olmazsa olmaz mıdır?
Aslında olması gereken bir şey değil. Bu hep konuşulan bir şey de, olmuyor. Hepimiz konuşuyoruz. Her gün iki saat otursam, her gün bir espriden haftada 7 espri eder. Köşeye de zaten sekiz tane çiziyorum, çok da rahat olur gibi bir durum olmuyor. Bir başlıyorsun, bir tane espri bulduğun zaman arka arkaya bulmaya başlıyorsun ve bırakamıyorsun. Dolayısıyla da hiç kimse bunu haftanın diğer günleri yapmıyor.
Burada Pazartesi gecesi ne oluyor?
Herkes Pazartesi öğlenden itibaren buraya gelmeye başlıyor. Toplanıyoruz. Çay, kahve, gazoz, ayran... Bir müddet, işten kaçmak için çeşitli denemeler yapıyoruz. Geyik, uyku gibi şeyler... Mesela benim, 6’dan önce uykum gelmez normalde. Pazartesi geceleri ise 10 buçuk gibi acayip bir uyku geliyor. Bunlarla mücadele ediyoruz. Atlattığın zaman, saat de 11 buçuk olunca artık bir şeyler bulmam lazım diye oturuyorsun ve buluyorsun.
Bu işte sizi en çok motive eden ne?
İşleri dergide görmek. Bunu çizdim. İnsanlar beğenip gülecekler demek çok motive ediyor. İnsanları güldürmeyi başarırsan ve buna devam edersen çok zevkli. Birisinin gelip, abi çok komikti bu hafta köşe demesi çok motive edici bir şey. Onu düşünerek yapıyorsun bu işi.
Kime hitap ettiğinizi düşünüyorsunuz? Ya da böyle bir şey var mı? Şunlara hitap ediyorum ona göre çizeyim diye...
Çizerken, 18-20 yaş arası, orta gelir düzeyinde, ailesiyle yaşayan gençler gibi bir profil çizmiyorum kafamda. Kim gülüyorsa ona hitap ediyorum. Ama genel olarak şöyle bir şey var: Karikatür okuyucusunun çoğunluğu 16-25 yaş arası insanlar. Dolayısıyla hitap ettiğin kitle de bunlar aslında.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Yeni neslin mizah anlayışı diye bir şey var mı?
Var tabi. Her neslin bir mizah anlayışı var. Nesiller değiştikçe, diyaloglar bile değişiyor. Mesela ben “abi” diyorum. Ama 70-75’te 20 yaşında olan insanlar abi kelimesini kullanmıyorlardı belki de. “Oha falan oldum yani” diye bir espri yoktu mesela. Biz bunu duyunca gülüyorduk. Ama 20 yıl önce “oha falan oldum yani” dersen, ne diyorsun diye bakardı herkes. Ya da, 80’lerde “alakaya çay demle” diye bir espri vardı. Şimdi yok öyle bir şey. Kafa değişiyor, yapacak bir şey yok. Bundan 20 yıl sonra bizim kafamız da eski kalacak. Diyorlar ya, yeni nesil çocuklar çok daha zeki diye. Evet zeki, çünkü algısı daha geniş. Benim babaannem doğduğunda televizyon diye bir şey yokmuş. Radyo köyün muhtarında vardı diye anlatıyor. Şimdi çocuk doğar doğmaz, internet diye bir şey var. Cep telefonu var. Algısını açacak çok fazla şey var. Algı değişince mantık da değişiyor tabi ki.
PENGUEN 2000’LERİN MİZAH İKONU
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Penguen yeni neslin mizah anlayışını mı yansıtıyor?
Genç insan, kendini temsil eden bir şey belirlemek istiyor. Kendini anlatmak istiyorsun gençken, annene, babana, akrabalarına, etrafına... Kendin anlatamıyorsun çünkü dinlemiyorlar seni. Bu yüzden de kendini ifade edebilecek, sigara içmek, piercing gibi şeyler yapıyorsun. Elindekini gösteriyorsun, bana bakmıyorsan buna bak, anlarsın nasıl biri olduğumu diye... 90’larda mizah ikonu olarak Leman vardı. 2000’lerde Penguen seçilmiş mizah ikonu. 2010’larda başka bir dergi olacak belki. Bu her dönem olan bir şey.
Peki, daha önceki, Gırgır gibi dergiler siyasete daha fazla yükleniyorlardı, Penguen daha apolitik denebilir mi?
Aslında diyemeyiz, çünkü bize bir sürü dava açılıyor. Apolitik olsak açmazlardı. Ama Penguen’in politikaya yaklaşım tarzı, bizden öncekilerden daha farklı. Ama zaman da farklı. Gırgır çok sertti, çünkü 70’ler sert bir dönemdi.
Mizahın böyle bir fonksiyonu var. Rahatsız oluyorsun bir şeyden ve onu çiziyorsun. Bağımsız olduğumuz, kimseye hesap verme gibi bir durumumuz olmadığı için, normal gazetelerin söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebiliyoruz. Gazeteler söylerse olmaz zaten. Hürriyet’i alsam, Penguen kapağı gibi bir kapağı olsa ben bile yadırgarım. 2000’lerde toplumun siyasete bakışı da farklılaştı. Her kesimde eskiye göre daha hoşgörülü bir tavır var. Eskiden herkes taraf tutuyordu ve çok sertti. Şu anda Penguen’in yine muhalif bir mizah tavrı var. Bugünün şartlarına göre oldukça sert bir tavrımızın olduğunu düşünüyorum.
Tayyip Erdoğan’ın dava açtığı kapaktan çok daha sert kapaklar yaptık biz. Zamanında, Gırgır’ın bile yapmadığı kadar sert kapaklara dava açılmamasına şaşırmıştım.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Gözlem yapmak sizin için çok önemli olmalı. Bu derde düşüp, hayatı ıskaladığınız oluyor mu?
Hayatımın hiçbir döneminde, “Ben çok iyi gözlem yaparım. Gözlem yapıyoruz da biliyoruz bunları” demedim. Çok anlamsız geliyor bana. Bunu Kandilli Rasathanesi’ndeki astronomlar yapabilir. Onlar yapıyor evet. Ama bizim böyle bir mantığımız yok. Bu tamamen, yaşamakla alakalı bir şey. Eve kapanıp kalırsan, bir müddet sonra yapacağın şeyler bitecektir. Operaya da git, sinemaya da git, sokakta çocuklarla top da oyna, in Beşiktaş’a çay-simit ye. Ama pahalı bir restorana gidip orada da yemek ye. Salaş bir bara da git, ötedeki lüks bara da. Ne kadar değişik bakış açıları yakalarsan o kadar zenginleşiyorsun. Gözlem dediğin şey de bu. Zenginleştikçe bunu yansıtman da daha kolay oluyor. Bu yüzden zaten, bu iş İstanbul’da yapılıyor. Burada her şey var. Her türden adam var. Bizim yaptığımız hayat pratiği aslında.
Karikatüre nasıl başladınız?
Çocukluğumdan beri yaptığım bir şeydi karikatür. Ortaokul-lise yıllarında defter kenarına çizip öğretmelerimden fırça yiyen biriydim zaten.
Orta son gibiydi. Bodrum’da yaşıyorduk o zaman. ‘Ben karikatürist olacağım’ diye karar verdim. “Tırt” bir karardı ama. O zamanlar henüz kızların ne olduğunu bilmiyordum. Öğrenince, lise sona kadar falan unuttum ben her şeyi. Lise sonda bu kez de, ben mimar olacağım diye karar verdim. Sonra bir ara aklıma geldi, “Ben karikatürist olacaktım, ne mimarı?” diye.
Ama hiçbiri olmadı uzun bir süre. Üniversite de kazanamadım. Bodrum’da yaşadığım için karikatürist de olamadım.
Leman vardı o zaman. Kaan Ertem ilgileniyordu amatörlerle. Ben Bodrum’dan yolluyordum, Kaan Ertem de çiziyordu. Hatta bizim Umut Sarıkaya ile tanışıklığımız oradandır. Ben açardım Leman’ı, Kaan Ertem’in köşesi Dengeli Beslenme’yi, orada yazardı: Serkan Altuniğne Bodrum, yanında da Umut Sarıkaya İstanbul. Ya bu Umut kim? Amma karikatürü çıkıyor ha diyordum. Umut da bu Serkan kim, amma karikatürü çıkıyor diyormuş.
İLK KARİKATÜRÜM KOMİKAZE.NET’TE ÇIKTI
Sonra iki yıllık üniversite kazandım, İnşaat bölümünü. O 1998’de bitince ben babama “İstanbul’a gideceğim, karikatürist olacağım” dedim. O da “iyi n’aparsan yap” dedi. İstanbul’a gelip bir buçuk sene kadar inşaatta çalıştım. Şantiye şefliği falan filan... Sonra Erdil ile tanıştım, Erdil Yaşaroğlu. Gel komikaze.net’te çiz dedi. Ondan sonra 2002’de Penguen kuruldu. 10. sayısında bir köşe aldım. O günden beri de çiziyorum.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Leman’a karikatür yollarken, “gel çiz bizde” gibi bir teklif gelmedi mi?
O zaman internet yok, e-posta yok. Ben Bodrum’dayım, karikatürün yanına mektup yazıp yolluyorum. Kaan Ertem de köşesine küçük notlar yazardı, şunu şöyle çiz bunu böyle çiz diye. Bir ara İstanbul’a da gel diye yazardı. Ama o zamanlar yaş da küçük, ben İstanbul’a gidiyorum diyebilecek durumda değildim.
Peki yollarken düşünüyor muydunuz ben karikatürcü olacağım, bunları belki biri görür diye? Yoksa canım sıkılıyor çiziyorum durumu mu?
Bunları tamamen, karikatürcü olmak için yapıyordum. Ben bu işi yapmak istiyorum, bu adam olmak istiyorum diyordum. Hatta ilk zamanlar gönderiyordum, bayağı gönderdim gönderdim hiçbir şey olmadı. Sonra sinirlendim. 1994 falandı. Cem Yılmaz o zaman çiziyordu Leman’da. Bu sefer Kaan Ertem’e değil Cem Yılmaz’a gönderdim. Not düşmüştüm bir de, Kaan Bey herhalde ilgilenmedi diye, artist bir şekilde. İki hafta sonra Cem Yılmaz köşesinde yazmıştı; “Bodrum’dan Serkan Altuniğne, verdim Kaan’a karikatürleri merak etme, ulaşmamış eline”. Ondan bir hafta sonra Kaan Ertem çizmişti karikatürümü. “Yaa bak görüyon mu işte. Demek ki sert çıkmak lazımmış” diye tribe girmiştim kendi kendime.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Üniversiteye gitmeyi reddettiğiniz doğru mu?
Bilinçli bir reddetme yok. Orta 1’de İstanbul, sonra Bodrum’daydım ben. Lisede İzmir’e yatılı okula verdiler, belki adam olur diye. Orada da ilk sene adam olur gibi olup, ikinci sene ortama alışıp direkt saldım. Lise sonda da dersaneye gitmedim. O zaman da, bu seneye gitmeyeceğim üniversiteye, çok yoruldum demiştim babama. O da, tamam oğlum sen bilirsin, herkes üniversite okumak zorunda değil dedi. Fakat daha sonra özendim. Bütün arkadaşlarım üniversite okuyor. Anlatıyorlar, kampüste şöyle oldu, iktisatçı ne salak adam falan diye, yazları Bodrum’da. Üniversite çok güzel ortammış diye özenip, ben üniversiteye gireceğim dedim. İki sene girmedim, sonra da anca iki yıllığa girebildim. O da Isparta. Gerçi orası da çok güzeldi ama Boğaziçi gibi bir ortam yoktu tabi.
Kariyer olur mu karikatürde?
Ben çok iyi bir karikatürist olacağım demek, iyi bir kariyer hedefidir aslında. Karikatürün şöyle bir durumu var: Çok popüler bir iş yapıyorsun. Böyle bir çekiciliği var. Bir yandan da, diğer popüler insanlardan rahat bir durumdasın. Kimse yüzünü bilmiyor. O yüzden iki arada bir derede bir meslek gibi bir şey ve kariyer olarak seçilebilir. Ben öyle seçtim. Karikatürist olduktan sonra da şöyle bir şey düşünebilirsin: Ben bu ülkenin, karikatürist dendiği zaman adı geçecek adamlarından biri olmak istiyorum. Ama ben müdür olacağım, acayip ithalat yapacağım gibi bir mantığı yok. Çok başka bir mantığı var. Özünde, cümlenin alt metni işimi iyi yapacağım demek. İşini iyi yaptığında, ötesi de geliyor aslında. ESPRİ BULMAK ÇİZMEKTEN DAHA ZOR
Peki sizin için espri bulmak mı zor çizmek mi?
Espri bulmak daha zor. Çok daha zor. Ama daha zevkli. Ben espri bulurken çok daha fazla eğleniyorum. Köşenin esprilerini buluyorum. Çizme faslı geldiği zaman “Öff ya” diye söyleniyorum. Bulunca bitti zannediyorum da, bitmiyormuş.
Oturup da, şimdi espri bulmam lazım mı diyorsunuz?
Aynen öyle. Şuraya oturayım da biraz komiklik yapayım diye düşünmeye başlıyorsun. Bunun bir ön süreci var tabi. Bizde pazartesileri sabahlama var. Pazartesi gün içerisinde kafanı ona doğru yönlendirmeye başlıyorsun. Ve bu, farkında olmadan yaptığın bir şey. Televizyon da izlesen bir yandan düşünüyorsun. Sonra ben, her şeyi kapatıyorum. TV, telefon, bilgisayar... Kedimi dışarı çıkartıyorum miyavlamasın diye. Sonunda da oturup düşünmeye başlıyorum: Ne yapabilirim, bir tane adam olsun falan diye...
Başka çizerlerden de duyuyoruz. Bu sabahlama durumu, karikatürcüler için olmazsa olmaz mıdır?
Aslında olması gereken bir şey değil. Bu hep konuşulan bir şey de, olmuyor. Hepimiz konuşuyoruz. Her gün iki saat otursam, her gün bir espriden haftada 7 espri eder. Köşeye de zaten sekiz tane çiziyorum, çok da rahat olur gibi bir durum olmuyor. Bir başlıyorsun, bir tane espri bulduğun zaman arka arkaya bulmaya başlıyorsun ve bırakamıyorsun. Dolayısıyla da hiç kimse bunu haftanın diğer günleri yapmıyor.
Burada Pazartesi gecesi ne oluyor?
Herkes Pazartesi öğlenden itibaren buraya gelmeye başlıyor. Toplanıyoruz. Çay, kahve, gazoz, ayran... Bir müddet, işten kaçmak için çeşitli denemeler yapıyoruz. Geyik, uyku gibi şeyler... Mesela benim, 6’dan önce uykum gelmez normalde. Pazartesi geceleri ise 10 buçuk gibi acayip bir uyku geliyor. Bunlarla mücadele ediyoruz. Atlattığın zaman, saat de 11 buçuk olunca artık bir şeyler bulmam lazım diye oturuyorsun ve buluyorsun.
Bu işte sizi en çok motive eden ne?
İşleri dergide görmek. Bunu çizdim. İnsanlar beğenip gülecekler demek çok motive ediyor. İnsanları güldürmeyi başarırsan ve buna devam edersen çok zevkli. Birisinin gelip, abi çok komikti bu hafta köşe demesi çok motive edici bir şey. Onu düşünerek yapıyorsun bu işi.
Kime hitap ettiğinizi düşünüyorsunuz? Ya da böyle bir şey var mı? Şunlara hitap ediyorum ona göre çizeyim diye...
Çizerken, 18-20 yaş arası, orta gelir düzeyinde, ailesiyle yaşayan gençler gibi bir profil çizmiyorum kafamda. Kim gülüyorsa ona hitap ediyorum. Ama genel olarak şöyle bir şey var: Karikatür okuyucusunun çoğunluğu 16-25 yaş arası insanlar. Dolayısıyla hitap ettiğin kitle de bunlar aslında.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Yeni neslin mizah anlayışı diye bir şey var mı?
Var tabi. Her neslin bir mizah anlayışı var. Nesiller değiştikçe, diyaloglar bile değişiyor. Mesela ben “abi” diyorum. Ama 70-75’te 20 yaşında olan insanlar abi kelimesini kullanmıyorlardı belki de. “Oha falan oldum yani” diye bir espri yoktu mesela. Biz bunu duyunca gülüyorduk. Ama 20 yıl önce “oha falan oldum yani” dersen, ne diyorsun diye bakardı herkes. Ya da, 80’lerde “alakaya çay demle” diye bir espri vardı. Şimdi yok öyle bir şey. Kafa değişiyor, yapacak bir şey yok. Bundan 20 yıl sonra bizim kafamız da eski kalacak. Diyorlar ya, yeni nesil çocuklar çok daha zeki diye. Evet zeki, çünkü algısı daha geniş. Benim babaannem doğduğunda televizyon diye bir şey yokmuş. Radyo köyün muhtarında vardı diye anlatıyor. Şimdi çocuk doğar doğmaz, internet diye bir şey var. Cep telefonu var. Algısını açacak çok fazla şey var. Algı değişince mantık da değişiyor tabi ki.
PENGUEN 2000’LERİN MİZAH İKONU
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Penguen yeni neslin mizah anlayışını mı yansıtıyor?
Genç insan, kendini temsil eden bir şey belirlemek istiyor. Kendini anlatmak istiyorsun gençken, annene, babana, akrabalarına, etrafına... Kendin anlatamıyorsun çünkü dinlemiyorlar seni. Bu yüzden de kendini ifade edebilecek, sigara içmek, piercing gibi şeyler yapıyorsun. Elindekini gösteriyorsun, bana bakmıyorsan buna bak, anlarsın nasıl biri olduğumu diye... 90’larda mizah ikonu olarak Leman vardı. 2000’lerde Penguen seçilmiş mizah ikonu. 2010’larda başka bir dergi olacak belki. Bu her dönem olan bir şey.
Peki, daha önceki, Gırgır gibi dergiler siyasete daha fazla yükleniyorlardı, Penguen daha apolitik denebilir mi?
Aslında diyemeyiz, çünkü bize bir sürü dava açılıyor. Apolitik olsak açmazlardı. Ama Penguen’in politikaya yaklaşım tarzı, bizden öncekilerden daha farklı. Ama zaman da farklı. Gırgır çok sertti, çünkü 70’ler sert bir dönemdi.
Mizahın böyle bir fonksiyonu var. Rahatsız oluyorsun bir şeyden ve onu çiziyorsun. Bağımsız olduğumuz, kimseye hesap verme gibi bir durumumuz olmadığı için, normal gazetelerin söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebiliyoruz. Gazeteler söylerse olmaz zaten. Hürriyet’i alsam, Penguen kapağı gibi bir kapağı olsa ben bile yadırgarım. 2000’lerde toplumun siyasete bakışı da farklılaştı. Her kesimde eskiye göre daha hoşgörülü bir tavır var. Eskiden herkes taraf tutuyordu ve çok sertti. Şu anda Penguen’in yine muhalif bir mizah tavrı var. Bugünün şartlarına göre oldukça sert bir tavrımızın olduğunu düşünüyorum.
Tayyip Erdoğan’ın dava açtığı kapaktan çok daha sert kapaklar yaptık biz. Zamanında, Gırgır’ın bile yapmadığı kadar sert kapaklara dava açılmamasına şaşırmıştım.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. Gözlem yapmak sizin için çok önemli olmalı. Bu derde düşüp, hayatı ıskaladığınız oluyor mu?
Hayatımın hiçbir döneminde, “Ben çok iyi gözlem yaparım. Gözlem yapıyoruz da biliyoruz bunları” demedim. Çok anlamsız geliyor bana. Bunu Kandilli Rasathanesi’ndeki astronomlar yapabilir. Onlar yapıyor evet. Ama bizim böyle bir mantığımız yok. Bu tamamen, yaşamakla alakalı bir şey. Eve kapanıp kalırsan, bir müddet sonra yapacağın şeyler bitecektir. Operaya da git, sinemaya da git, sokakta çocuklarla top da oyna, in Beşiktaş’a çay-simit ye. Ama pahalı bir restorana gidip orada da yemek ye. Salaş bir bara da git, ötedeki lüks bara da. Ne kadar değişik bakış açıları yakalarsan o kadar zenginleşiyorsun. Gözlem dediğin şey de bu. Zenginleştikçe bunu yansıtman da daha kolay oluyor. Bu yüzden zaten, bu iş İstanbul’da yapılıyor. Burada her şey var. Her türden adam var. Bizim yaptığımız hayat pratiği aslında.