Tüm Versiyonu Göster : Polisiye Edebiyat
POLİSİYE TÜRÜNDE AÇILIMLAR
Suça ve suçlulara bütünüyle yer veren edebiyat, çok çeşitli açılımlar yaratmıştır. T.Kakınç’ın “100 Filmde Başlangıcından Günümüze Gerilim/Polisiye Filmleri” adlı kitabında bu açılımlar genel olarak şu başlıklar altında incelenmiştir;
1-Gerilim Romanları:
Genelde serüven hikayeleridir. Olayların gelişimi kimi zaman yaşamın gerçeklerine dayanmaktadır. Kimi zaman da düşlere, gerçek dışına ve gerçeküstüne dayanır. Amaç, okurda merak uyandırmaktır.
2-Casus Romanları:
Bir gizli servis ajanının serüvenlerini anlatan tek boyutlu hikayelerden; psikolojik, bazen de siyasal havalı olanlara, Bond ve benzerleri gibi bilim-kurgu sınırlarına dayananlara dek uzanan geniş bir yelpazede yer alır.
3-Suç Romanları:
Yer altı dünyası da denilen suçlular dünyasını anlatır. Gangster çeteleri, örgütlü suç, adam öldürme şebekeleri, kaçakçılar, hırsızlar ve yer altı dünyasının olanca pisliği bu romanların işlediği ana konulardır.
4-Gerçekçi Gangster Romanları:
Bunlarda gerçekten yaşamış ünlü gangsterlerin, çetebaşılarının, örgüt ve mafya önde gelenlerinin portreleri çizilir, hayat hikayeleri anlatılır.
5-Kahraman Polis Romanları:
Polis örgütlerinin çalışmalarını, yöntemlerini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla anlatırlar. Kimi zaman aşırı gerçekçidirler, bütünü belgelere dayandırılmıştır. Kimi zaman da güvenlik görevlilerinin günlük yaşamları hikaye edilmiştir.
6-Polisiye Romanlar:
Bir suçun, çoğunlukla da cinayetin kimin eliyle işlenmiş olduğunu bulma odağı etrafında gelişen romanlardır. Kimi zaman okur, tüm roman kişilerini şüpheli görür. Romanın meslekten gelme veya amatör hafiye olan kahramanı, olayı saklayan giz perdesini bir takım kanıtlara dayanarak, aşama aşama kaldırıp olayı çözümlerken okur da onunla bu çözüm eylemine katılır. Roman gerçek katilin saptanmasıyla son bulur.
7-Tersine Polisiye Romanlar:
Polisiye romanlar bir bilinmeyenle başladığı halde bu türde daha kitabın başında katil apaçık ortadadır. Roman, olayı aydınlatıp suçluyu yakalamak isteyen hafiye ile yakalanmamak için çaba gösteren suçlu arasında bir çekişme şeklinde gelişir. Bu arada yeni cinayetlerin işlenmesi de söz konusu olabilir.
8-Cinayet Romanları:
Bir cinayeti, nedenleri, işlenişi ve sonuçlarıyla bir arada ele alan romanlardır. Burada cinayet ve cinayetin işlenmesine neden olan etkenlerin irdelenmesi, asıl cinayetin aydınlanmasından da, suçlunun cezalandırılmasından da daha fazla önem kazanır.
9-Tarihsel Cinayet Romanları:
Geçmiş zamanda işlenmiş, fakat bir türlü aydınlatılamamış cinayetleri ya da başka suçları konu alan, eldeki bilgilere dayanarak ye da kanıtlar uydurup yakıştırarak olayları yeni baştan canlandırıp aydınlatmaya çalışan romanlardır.
10-Psikolojik Gerilim Romanları:
Olaylar dizisinin kuruluşunu başka bir eserden iğreti olarak alırlar. Romanın ağırlık noktası; katil ile kurbanı, kimi zaman da katil ile hafiye arasındaki ilişkilerde psikolojik ortak paydalara dayanmaktadır.
11-Korku Romanları:
Polisiye Yazmak İçin Uyulması Gereken 20 Kural
Öncelikle bir dehşet ortamı, bir gerilim havası yaratma amacını gütmektedir. Romanda olayların gelişimi çoğunlukla akıl dışı niteliklerde olabileceği gibi, doğaüstü güçler ve doğaüstü varlıklar da ortaya çıkabilmektedir. Burada önemli olan okurda ürperti yaratmaktır.
Polisiye literetür araştırmacısı ve yazar S.S. van Dine'ın "Polisiye yazmak için uyulması gereken 20 kural"ı şöyle:
1 - Okuyucudan ipucu saklanmamalı, okuyucu ile dedektife eşit imkanlar sağlanmalı.
2 - Suçlunun dedektife oynadığı oyunların haricinde okuyuca akıl karıştırıcı fazladan oyun yapılmamalı.
3 - İşin içine aşk girmemeli. Asıl konu bir suçluyu adalete teslim etmek olmalı.
4 - Dedektif asıl suçlu çıkmamalı.
5 - Suçlu, akıl yürütme ile bulunmalı.
6 - Bir dedektif ipuçlarını toplamalı, analiz etmeli ve çözmeli.
7 - Mutlaka bir cinayet olmalı, 300 sayfada cinayetten az bir şey anlatmak okuyucunun çabasına saygısızlıktır.
8 - Suçlar doğal yoldan çözülmeli. Fal baktırmak, ruh çağırmak, kristal küre döndürmek gibi paranormal yöntemler sayılmıyor.
9 - Kahraman sadece bir dedektif olmalı, birden çok dedektif, okuyucuya haksızlık ve 1. ile 2. maddeye ihanettir.
10 - Suçlu, hikayede önemi olan biri olmalı, okuyucu tarafından tanınmalıdır.
11 - Katil uşak çıkmamalıdır. Bu en çaresiz yazarların yöntemidir.
12 - Kaç suç işlenirse işlensin tek bir suçlu olmalıdır.
13 - Gizli örgütlerin, mafyanın dedektif öykülerinde yeri yoktur.
14 - Suç ve araştırma bilim kurgu sınırlarına girmemeli, mantıklı olmalıdır.
15 - Gerçekler hep göz önünde olmalıdır. Okuyucu kitabı bir kere daha okursa finalden önce de her şeyin yerli yerine oturduğunu görebilmelidir.
16 - Bir polisiye uzun betimlemelere, edebi karakter çalışmalarına yer vermemelidir. Bunlar heyecanı düşüren etkenlerdir.
17 - Porfesyonel bir suçlu, suçluluk duygusu duymaz, polisiye romanlardaki suçlular da duymamalıdır.
18 - Polisiye romandaki suç asla kaza ya da intihar çıkmamalıdır. Okuyucunun kalbini kırmamak için suçun dahiyane şekilde önceden planlanmasına özen gösterilmelidir.
19 - Suçun arkasındaki sebepler kişisel olmalıdır, uluslararası komplolar ya da sadece para sebebiyle işlenen suçlar ucuz numaralardır.
20 - Aşağıda sayılacak durumlar ve objeler, kendine saygısı olan bir yazar tarafından asla kullanılmamalıdır. O kadar çok kullanılmışlardır ki, türün sevenlerine çok aşinadırlar, yazarın orijinalliğine büyük zarar verirler:
a) Suç mahalinde bırakılan sigaranın markası ile suçluyu tanımak.
b) Suçluyu korkutmak için kullanılan sahte ruh çağırma seansları.
c) Parmak izleri.
d) Suçluya havlamayan ve içeriden biri olduğunu ortaya çıkaran köpek.
e) Suçlu sanılanın şeytani ikizinin suçlu çıkması.
f) Bayıltıcı şırınga.
Türkçe'de ilk polisiye
Tanzimat Edebiyati'nin en önemli isimlerinden Ahmet Midhat Efendi; bilindigi gibi her eserinde okuyucusunu aydinlatmayi, bilgilendirmeyi amaçladigindan hace-i evvel, yani ilk ögretmen diye anilir. Aslinda Bagdat'ta Midhat Pasa'nin valiligi sirasinda onun maiyetinde çalisirken, sanat okulu ögrencileri için yazdigi ders kitaplarinin adi olan hace-i evvel, kendisine bihakkin lakap olmustur.(1)
Hocamiz Tanzimat Edebiyati'nin en popüler yazaridir. Düzyazinin bütün tür ve konularinda telif ve çeviri iki yüz kadar eser vermistir. Ahmet Midhat'in yapitlarinin özgün niteligi, akla gelen her konuda okuyucusunu aydinlatmasi, ona bilgi ve bunun yaninda çikarilacak bir ders vermesidir. Bu bilgiyi vermek için konuyu kesip araya girer; diyecegini der ve sonra yine konuya döner.
Efendi Babamiz (bu söyleyis de dönemin gazetecilerinin Ahmet Midhat Efendi'ye taktiklari bir diger lakaptir); yalniz edebi eserler yazmamistir. Matematikten askerlige, iktisattan tarihe, felsefeden teolojiye, astronomiden cografyaya her alanda kalem oynatmistir.
Edebi alanda ise her çesit edebi yapiti, siir hariç, denemistir. Roman, öykü, oyun, ani, gezi, inceleme, mektup, deneme türünden pek çok yapiti vardir. Dili biraz savruk ama amacina uygun olarak dönemine göre çok sadedir. Sohbet eder, karsinizda konusuyormus gibi yazar. Yazdigi edebi eserlerinde de çok çesitlilik egemen bir olgudur. Örnegin romanlari incelense; döneminde geçerli her cins roman türüne uygun eserleri vardir. Mesela romantik (Henüz Onyedi Yasinda), toplumsal (Felatun Bey ile Rakim Efendi), serüven (Hasan Mellah, Hüseyin Fellah), siyasi içerikli (Jöntürk), tarihi (Yeniçeriler), töresel (Arnavutlar, Solyotlar), bilimkurgusal (Dünyaya Ikinci Gelis), natüralist (Müsahedat) romanlari oldugu gibi ilginç ve ilk uygulamalar da onun kaleminden çikmistir. Örnegin yazinimizda feminizmi konu alan ilk romanlari da o yazmistir (Felsefe-i Zenan ve Diplomali Kiz). Hatta bilimsel roman yazdigini da iddia etmistir (Fenni Roman yahut Amerikali Doktorlar).
Iste bu çesitlilik içinde Ahmet Midhat Efendi gibi ilginç bir kisinin, özünde ilginç bir ugras olan polisiye romani ihmal etmesi herhalde beklenemezdi. Türkçemizde pek çok ilke imza atan Efendi Babamiz, dilimizde yazilan ilk polisiye romanin da yazaridir.
Türkçe'de nesredilen ilk çeviri polis romanlarindan biri olan dönemin ünlü Fransiz polisiye yazari Emile Gaboriau'nun Orcival Cinayeti isimli ilginç romanini çevirip 1883'te gazetesi Tercüman-i Hakikat'te tefrika olarak yayimladi ve ayni yil kitap olarak basti. Yine 1883 yilinda ilk telif polisiye romanimiz Esrar-i Cinayat'i yine gazetesinde tefrika ettikten sonra 1884'te kitap olarak yayimladi. Büyük boy (27x25 cm) 225 sayfalik kitabin basinda bu romanin gazetede tefrika edildigi belirtilip "ilk defa olmak üzere ayrica risale seklinde dahi tab olunmustur" ifadesi bulunmaktadir.
Esrar-i Cinayat, Ahmet Midhat Efendi'nin Gaboriau'dan etkilendigi ama yine de yerli renkleri ustalikla kullanip, konunun yerel yönünü iyice belirledigi bir polisiye romandir. Ahmet Midhat, bu romaninda, tipki Gaboriau ve Edgar Allen Poe ile baslayan geleneksel polisiye romanlarda oldugu gibi salt analitik çikarsamalarla sonuca varan bir polisiye roman yazmamis; melodramin insan kaderiyle ilgili trajik yazgisina; islenen cinayetler kadar basat bir yer vermistir. Romanda bütün Ahmet Midhat romanlarinda oldugu gibi; naif bir anlatim ve konuyu kesip okuyucuya genel anlamda bilgiler verme açikca görülür. Kitabin dili, dönemine göre çok sadedir; özellikle diyaloglarda bu durum daha belirgindir. Olaylarin gelisimi içinde mekan olarak Istanbul'un çesitli semtleri basarili bir sekilde kullanilmistir.
Dilimizdeki bu iki polisiye romani biraz ayrintili olarak vermek istiyoruz; çünkü bu kitabi bulmak bugüne kadar hemen hemen olanaksizdi; (2) ancak Türk Dil Kurumu Yayinlari Ekim 2000 tarihinde Esrar-i Cinayat adli kitabin yeni baskisini yayimladi. Ayrica geleneksel edebiyat kitaplarinda ve edebiyat ansiklopedilerinde, bu kitap Ahmet Midhat'in diger eserleri kadar önemsenip anlatilmadigindan; özellikle konuya ilgi duyabilecek genç okuyucular için bunun gerekli oldugunu düsünüyoruz.
Hediye Hanim'in konaginda...
Olay "Binikiyüz $u kadar sene-i hicriyesine müsadif olan Temmuz ayinin onyedinci Sali günü" Istanbul'da yayimlanan gazetelerdeki bir haberle baslar. Karadeniz'de balik avindan dönen balikçilar, Bogaz'in girisindeki Öreke Tasi denilen yerde bir genç kizla iki adamin cesedini bulmuslardir.
Duruma, Beyoglu mutasarrifligi müstantiklerinden (sorusturma memuru, dedektif) Osman Sabri el koyar. Osman Sabri'nin kimligi söyle çizilir: Nazik olmak gibi bir kaygumuz olmazsa ciliz sözcügüyle tanimlayabilecegimiz, ufak tefek, karikatür gibi bir adamsa da; beyince ve onun sonucu olan zekaca zenginligine gözlerinden yayilan anlayis atesleri taniklik eder. Cinayet yerindeki kanitlara dikkat edilmedigi ve bozuldugu için ilk sorusturmadan fazla bir sonuç çikarilamaz. Efendi Babamiz, bu arada hemen araya girer; bir cinayet olunca; arastiricilarin yararlanabilmesi için hiçbir seye el sürülmemesinin önemini bir iki sayfacik anlatir.
Bu olaydan bir ay sonra Beyoglu'nda Halil Suri adinda Hiristiyan bir Arap evinde asili olarak bulunur. Halil Suri, dönemin önemli kisileriyle sIkI ancak karisIk iliskileri olan, zengin bir adamdir. Olay ilk önce intihar sayilir. Bu olasiligi belirttikten sonra Hace-i Evvel'imiz kalemi eline alip tam bes sayfa intiharin ne kadar kötü bir eylem oldugunu anlatir ve sonunda "konu hakkinda daha çok sey yazilabilir.. ama biz simdilik bu kadarini yeterli bulduk" der! Olay yine Osman Sabri'ye havale edilir. Dedektifimiz, bu kez bilimin de yardimiyla olayin intihar degil cinayet oldugunu ortaya çikarir. Bilimin katkisi doktorlarin tanisiyla gerçeklesmistir. Pek dogal olarak Efendi Babamiz yine sazi ele alir; tip biliminin çok gelistigini; dallara ayrildigini; artik bir doktorun bütün hastaliklardan anlayamayacagini anlatip, bagimsiz bir tip dali olan adli tibbin önemini vurgular.
Olaylarla, romanda anlatici olarak gördügümüz bir gazeteci de ilgilenmektedir, ancak Osman Sabri'den pek bilgi alamaz. Ama gazetelerde adinin anilmasindan ve övülmekten pek hoslanan Beyoglu mutasarrifi Mecdalettin Pasa, tanistigi gazeteciye, Osman Sabri'nin kendisine sundugu raporu bütün ayrintilariyla açiklar. Bereket versin gazetecimiz sorumluluk sahibidir(!), Osman Sabri'nin iznini almadan bu bilgileri yayimlamaz ve aralarinda bir dostluk kurulur.
Osman Sabri Efendi, iki cinayet arasinda bir bag oldugunu kesfeder. Öldürülen kizin elbisesindeki bir etiketten, elbiseyi diken terziyi bulur, ondan da elbisenin Hediye Hanim Konagi'nda dikildigini ve parasinin Halil Suri tarafindan ödendigini çikarir. Bu bilgiler bizi romanin renkli kisilerinden Hediye Hanim'a götürür... Hediye Hanim 35-40 yaslarinda, kocasinin gelirine göre çok lüks bir hayat yasayan bir kadindir.
Olaylari aydinlatmak için kararli olan dedektifimiz, gazeteciden yardim ister ve müstereken bir plan uygularlar. Osman Sabri bir ak hadim olan yardimcisi Köse Necmi bohçaci kadin kiligina girip, söz konusu konaga gider ve Osman Nuri'nin tanidigi bir kuyumcudan ariyet olarak aldigi elmaslari çok ucuza satar gözüküp, Hanim ile dostlugu ilerletir. Bu arada da dedektifimizin Mutasarrif Pasa'ya kafa tutup kendini azlettirirdigini duyan ve korkan kuyumcu geçici olarak verdigi elmaslari geri ister. Osman Sabri veremeyecegini, isterse kendisini Mutasarrif Pasa'ya sikayet etmesini söyleyerek kuyumcuyu kizdirir. Kuyumcunun sikayeti üzerine de Pasamiz büyük bir keyifle Osman Sabri'yi tevkif ettirir ve gazetecilere onu küçük düsürecek beyanlarda bulunur.
Halbuki Osman Sabri'nin amaci olayin mahkemeye intikalini saglamaktir; mahkemede gazetecimiz ve Köse Necmi'nin tanikligi ile cinayetleri aydinlatmak gayesiyle elmaslari Hediye Hanim'a gönderdigini yargiçlara anlatir ve Hediye Hanim'in sorgulanmasini saglar. Bu arada Köse Necmi, Mecdalettin Pasa'nin Hediye Hanim'a yazdigi bir mektubu da ele geçirmistir. Pasa da mahkemeye gelip ifade vermek zorunda kalir. Hediye Hanim sIkIsInca, Öreke Tasi'nda ölü bulunan kizin kendi evlatligi olan Peri adli bir kiz oldugunu kabul eder ve onu Halil Suri'yi sevdigi için, Peri'ye deli gibi a$ik olan Kalpazan Mustafa adli bir kisinin öldürdügünü ve sonra da Halil Suri'yi öldürmesinin mümkün oldugunu ifade eder. Osman Sabri, Hediye'nin verdigi ifadeye inanmaz ve merkezi hükümetin verdigi emirle görevine döndügünden ve artik Mecdalettin Pasa'dan da bir tehlike gelmeyeceginden gerçegi bulmak için çalismaya baslar.
Polisiyenin kurallari...
Ancak, Efendi Babamiz, buraya kadar pekala ilginç bir polisiye roman niteligini basariyla koruyan yapitini, bundan sonra kendi eliyle yok eder.Tefrika mi çok uzamistir, Ahmet Midhat Efendi mi sIkIlmIstir bilinmez ama; bir polisiye romanda yapilmamasi gereken bir hatayi yapar. Polisiye roman meraklilarinin bildigi bir hususu burada hatirlatalim. Polisiye roman yazmanin olmazsa olmaz bazi kurallari vardir. Bunlari ünlü polisiye roman yazari S. S. Van Dine 1928'de yirmi madde halinde toplamistir. Bu kurallarin en önemlisi de "Suçlunun kim oldugu, durup dururken yapilan bir itiraf ile degil; kanitlar incelenip, taniklar dinlenip, bir dizi çikarsama yaptiktan sonra belirlenmelidir" der.
Ahmet Midhat Efendi'nin yazdigi bu ilk polisiye roman; yukarida degindigimiz zaafina karsin yine de ilginç özelliklere sahiptir. Bir kere Edgar Allen Poe ve onu izleyenlerin; olaylarin toplumsal yönleriyle hiç ilgilenmeyip, sirf analitik çözümleme ile muammayi halletme seklindeki geleneksel polisiye roman çizgisinden epeyi uzak bir yapittir. Daha çok Gaboriau'nun basini çektigi; melodram ögelerine öncelik veren; kahramanlarini sosyal ortamlarindan soyutlamayip aksine toplumsal ögeleri öne çikaran bir yapidadir.
Sefih ve dalavereci bir mutasarrif, dönemin adliye örgütünün eksiklikleri, bu bozukluklarin dürüst ve görevine bagli Osman Sabri'nin isinden atilmasina neden olan sonuçlari romanda açikca belirtilmektedir. Bir üst yöneticinin suçlularla isbirligi yapabilecegini ilk kez bu romanda görüyoruz. Tabii bu arada Efendi Babamiz, söz konusu toplumsal elestirilerini yaparken; egemen güçlerin hismini üstüne çekmemek için kendine özgü tavriyla araya girip sevgili karilerine söyle der:
"Okurlarimiza ihtar etmeliyiz ki Öreke Tasi cinayetinin ortaya çiktigi dönemlerde simdiki mahkeme usulleri ve mahkemelerin düzenlenmesi ve bugünkü adliye örgütü yoktu. Son dönemdeki adli alandaki gelismeler ve yeni adliye örgütü; özellikle velinimetimiz, reformcu Padisah Efendimiz Hazretleri'nin basarilari kapsamindaki islerdendir ki; bu devleti, bu ülkeyi yeniden yaratircasina basardiklari bunca önemli reformlar arasinda; kamu güvenligi açisindan en yararli olanlardan birisi de yeni adliye düzenlemeleridir."
Esrar-i Cinayat romaninin bir önemli özelligi daha vardir. Bu satirlarin yazari, Paul Fesch'in Abdülhamid'in Son Günlerinde Istanbul adli kitabini(3) çevirirken; gözüne dönemin basin hayatini anlatan bölümde su satirlar çarpti(4)
"Kavgaci Hayal gazetesinin kapatilmasi; olaylari ve hükümetin davranislarini kontrol etmeye devam eden; elestiri ve kinamalarini ondan esirgemeyen basini korkutmamisti. Hücumlari çogu zaman dogru amaçlara yönelik oluyordu ve basinin elestirilerinin en yüksek makamlarca dinlenip kabul edilmesi de hiç ender rastlanan bir olay degildi. Bunu kanitlamak için bir örnek yeterlidir: Dönemin Beyoglu mutasarrifi yüz kizartacak kadar sefih bir hayat yasiyordu. Bugünlerde de çikan bir gazete; Tercüman-i Hakikat; onu adam edebilmek için bir girisimde bulundu. Kahramanlarindan biri tipki tipkisina Beyoglu mutasarrifina benzeyen bir tefrika roman yayinina basladi. Bu yüksek görevli memur tefrikada çok ustaca tasvir edilmisti. Hayatinin bütün çirkef yanlari göz önüne seriliyordu. Kamuoyunun gücünde gülünç duruma düsen mutasarrif, kurnaz tefrikacinin açiga çikardigi utanç verici durumdan kurtulmak için ülkeden Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldi."
Yazarin bu satirlarinda söz konusu ettigi zaman, II. Abdulhamid'in saltanatinin ilk yillaridir. Bu yillarda Tercüman-i Hakikat gazetesinde tefrika edilmis ve kahramanlarindan biri de Beyoglu mutasarrifi olan tek roman ise size yukarida anlattigimiz Esrar-i Cinayat'tir. Türkçedeki ilk polisiye roman türünde ilkligi yaninda; görevini kötüye kullanan bir üst görevliyi de açiga çikararak ülkeden kaçmasina neden olmak gibi bir baska islevi de üstlenmesi gerçekten ilginç bir rastlantidir ve 1883 yilinin sefih ve mürtekip Beyoglu mutasarrifi, tipki romandaki Mecdalettin Pasa gibi Avrupa'ya kaçmak zorunda kalmistir.
Erol Üyepazarci
------------------------------------------------
(1) Bu Hace-i evvel isimli ve çesitli bilimlerle ilgili ilk bilgileri veren kitap ilk kez 1286'da (1869) Bagdat Vilayet Matbaasi'nda , bir yil sonra ikinci baskisi ayni yerde ve ayni yil Istanbul'da üçüncü kez basilmistir. (2) Türkiye Basmalari Toplu Katalogu. Cilt I, Ankara, 1990'a göre bu yapittan bütün Türkiye kütüphanelerinde 6 adet vardir. Bu satirlarin yazari da, bütün sahaf dostlarinin yakin ilgisine karsin bu kitabin pesinde on yil kosmustur. (3) Paul Fesch, Abdülhamid'in Son Günlerinde Istanbul, Istanbul, 1999. Pera Yayinlari. (4) Paul Fesch, Constantinople aux derniers jours d'Abdul-Hamid, Paris, 1907, s. 38.
------------------------------------------------
Not: Bu yazi Iletisim Yayinlari'nca çikarilan Tarih ve Toplum'un Kasim 2000 tarihli Ahmet Mithat sayisindan kisaltilarak alindi.
Cumhuriyet Gazetesi Pazar Dergi eki, 12 Kasim 2000, Sayi: 764, Sayfa: 6-7
DÜNYA POLİSİYESİ
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
AGATHA CHRISTIE
1890 yılında doğdu. İngiliz yazar Christie, popüler edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot tipinin yaratıcısıdır. Babası Frederick Alvah Millet, Agatha henüz küçük yastayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yasta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, müzik öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu.
1914’te Arvhibald Christie adlı bir doktorla evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Oradayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’i (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayın evinlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Styles, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’u romanıdır.
Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliği ile seçkinleşen Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie’nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı.
Yazar ayrıca Miss Marple adını verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kız olan amatör dedektif Miss Marple da çok tutuldu. 1928’de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan’le evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie’nin romanları 1930’larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı. Hayranlarınca her kitabi beğenilmekle birlikte, Agatha Christie’nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. Örneğin Roger Ackroyd Öldürüldü romanının anlatıcısı katilin kendisidir.
On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Ölümünden sonra yayınlanan Son Perde ise, yazar ilk romanının geçtigi mekân olan Styles’daki eve döner ve cinayeti Harcule Poirot’ya isletir. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.
1976 yılında öldü.
Agatha Christine 1926'da altıncı romanı olan Roger Ackroyd Öldürüldü yayınlanana kadar tanınmış bir isim olmadı. Bu roman yalnız onun değişik tipi dedektif Hercule Poirot’yu ortaya çıkarmakla kalmadı, tamamen farklı cinayet ağıyla dedektif romanlarında bir devrim yarattı.
İngiltere’nin kırsal kesimlerinden Torquay'da doğan ve bu bölgenin özelliklerini romanlarında kullanan Christie bütün yaşamı boyunca, en fazla Orta Doğu’ya olmak özere birçok yolculuk yaptı, bu da romanlarının bir kısmında kendini gösterir. Poirot'nun yani sıra Miss Jane Marple'i da yarattı, bu kişilik Mrs Mc Gillcuddy Ne Gördü gibi bazı romanlarında cinayetleri çözdü. Christie romanlarının yanında Fare Kapanı ve Davanın Tanığı gibi oyunlar da yazdı.
DEDEKTİFLERİ:
Hercule Poirot
Şişman ve hareket yoksunu bir kişidir.Cinayet işlenir, öldürülecek kimse öldürülür ve Poirot, tam beklendiği anda ortaya çıkar.zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliği ile seçkinleşen Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır.
Miss Jane Marple:
Sevimli bir yaşlı kız ve amatör dedektiftir.
Ayrıca; Agatha Christie'nin bazı romanlarında karşımıza çıkan amatör dedektifler Tommy ve Tuppence çifti ile yazar Ariadne Oliver karakterleri de vardır.
AGATHA CHRISTIE ROMANLARI :
16.50 TRENI ( 4.50 FROM PADDINGTON )
Sıradan bir günde, her şeyin olması gerektiği gibi olduğu bir anda inanılmaz bir olay yaşanır.
Yan yana gelen iki trende ancak korku filmlerinde rastlanacak türden bir cinayet vakası yaşanmaktadır. Ve tüm bunların tek tanığı bir kadındır. Elspeth çaresizlik içinde baktığı vagonun penceresinden bir adamın bir kadının boğazını hunharca sıktığını görür. Zavallı kadının bir süre sonra cansız bedeni yere yığılır ve o anda tren hareket eder. Bu düğümü çözebilecek tek kişi Jane Marple' dan başkası değildir. Ve belki de Elspeth' e inanacak tek kişi... Çünkü ortada ne şüpheli, ne başka tanık, ne de ceset vardır.
ACI KAHVE
Agatha Christie’nin ilk tiyatro oyunu olan Acı Kahve, 1930 yılında ilk kez sahneye konulmuş ve ertesi yıl sinemaya uyarlanmıştır.
BAĞDAT'A GELDİLER
Süper güçlerin gizli toplantısının Bağdat''ta yapılmasına karar verilmiştir.Ancak, bu haber dışarıya sızmış ve Ortadoğu''daki bir yeraltı örgütü toplantıyı sabote etmeye karar vermiştir.
Bu arada serüven peşinde bir kadın olan Victoria Jones, bir şekilde bu karışık ortamın içine düşer ve beklediğinden fazlasını bulur.Jones kaldığı otel odasında ölmek üzere olan bir ajanla karşılaşır.Ajan son nefesini verirken, '''' Şeytan..Basra... Lafarge...gibi sözcükler mırıldanır.Vıctorıa Jones bundan sonra ölen ajanın söylediklerinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır.Artık düğümü çözmek için fazla zamanı kalmamıştır..
BEKLENMEYEN MİSAFİR
Beklenmeyen Misafir esrarengiz gibi görünmese de aslında esrarengiz bir cinayet öyküsü olarak tanımlanabilir. Güney Galler''de yoğun siste bir adam yolunu kaybeder ve arabası bir çukura yuvarlanır. Yardım aramak için girdiği evde, kocasını öldürdüğü iddia eden, elinde silah bulunan bir kadınla karşılaşır...
BEŞ KÜÇÜK DOMUZ
Amyas Crale genç, yakışıklı ve ünlü bir ressamdır. Çapkınlığıyla tanınan Amyas, nedensiz bir şekilde öldürülür. Olayın gerisinde çözümlenemeyen pek çok şüpheli soru vardır...
BEŞİNCİ KADIN
Afrika’da bir manastırda dört rahibe ve kimliği bilinmeyen bir kadın ölü bulunur. Boğazları kesilmiştir.
BRİÇ MASASINDA CİNAYET
Briçle İlgisi Olanlar: Shaitana: Zengin ve esrarlı bir adam. Cinayetlere ve katillere fazla meraklıydı. Bayan Lorrimer: Yaşlı ve kibar bir kadın.
BÜYÜK DÖRTLER
Poirot'nun yatak odasının kapısında toza toprağa bulanmış bir adam durmaktadır. Zavallı adam Poirot'ya boş boş bakıp yere yığılır. Bir anda neye uğradığını anlamayan yaşlı dedektif pek çok bilinmezin ortasında kalakalmıştır.
Bu adam kimdir? Sok mu geçirmektedir? Dahası, bir kâğıt parçasına defalarca karalanmış 4 rakamının bir anlamı var mıdır? Poirot farkında olmadan uluslararası bir entrikanın içine dalmıştır ve 4 rakamının sırrı tüm bilinmezlerin cevabı olacaktır.
CESETLER MERDİVENİ
Beklenmeyen Misafir esrarangiz gibi görünmese de aslında esrarangiz bir cinayet öyküsü olarak tanımlanabilir. Güney Galler''de yoğun siste bir adam yolunu kaybeder ve arabası bir çukura yuvarlanır. Yardım aramak için girdiği evde, kocasını öldürdüğü iddia eden, elinde silah bulunan bir kadınla karşılaşır...
CİNAYET ALFABESİ
ABC adlı tren tarifesine göre cinayetlerini işleyen katil fazlasıyla kurnazdır. Dedektif Poirot ve yardımcısı Hastings''in elinden kaçmasını da çok iyi bilmektedir. Kitabın sonuna dek kendini saklamasını bilen katil, acaba kimdir?
CİNAYETLER OTELİ
Bertham Oteli, Londrada, Picadilly yakınında, sakin ve gösterişsi< bir sokaktaydı.Yıllar önce yapılmış olmasına karşın, hala 1840da ilk açıldığı zamanki gibiydi. Kibar, iddiasız, sakin ve pahalı. Burada yıllardan beri piskoposlar, kardinaller, taşrada oturan yaşlı, asil kadınlar, ayrıca pahalı, özel okullarından tatili geçirmek üzere evlerine dönmekte olan kızlar kalırdı.
DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET
Cinayete kurban olan kişi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduğu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceğinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiş, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceğini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiştir. Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiş, daha sonra ise de çocuğu öldürmüştür. Cinayetin aydınlatılma işini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araştırmaya başlarlar.
ELMAYI YILAN ISIRDI
Bayan Ariadne Oliver o ara arkadaşı Judith Butler da kalıyordu. Genç kadınla birlikte çocuklar için tertiplenen ve akşam verilecek o partinin hazırlıklarına katılmaya gitmişlerdi. Ortalık karmakarışıktı. Birtakım kadınlar telaşla içeri girip, çıkıyor, sandalyelerin, küçük masaların, vazoların yerlerini değiştiriyor, kucaklarında taşıdıkları iri balkabaklarını uygun noktalara yerleştiriyorlardı
FARE KAPANI
Üç Kör Fare Üç Kör Fare Nasıl koşuyorlar bak, Nasıl koşuyorlar bak! Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular. Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti. Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç? Şu Üç Kör Fare gibi...
FİLLER DE HATIRLAR
Bayan Oliver dikkatle aynaya bakıyordu. Bir ara şöminenin rafında duran saate bir göz attı. Saatin yirmi dakika geri olduğunu düşündü. Sonra tekrar aynada saçlarına baktı. Bayan Oliver ın bütün kusuru saç biçimini sık sık değiştirmesiydi. Bunu kendisi de itiraf ediyordu zaten. Hemen her modeli denemişti. Ciddi havalı, kabarık saç... Buklelerin zeka dolu alnı ortaya çıkacak şekilde, geriye doğru taranması... Daha doğrusu Bayan Oliver alnına bakanların zeki olduğunu düşüneceklerini ummuştu. Yazar bundan başka kıvırcık saçlarını hafifçe dağıtarak sanatkarca bir şekli de denemişti. Ama bugün saç modelinin önemli olmadığını o da biliyordu. Çünkü bu sabah pek ender yaptığı bir şeye kalkışacak, yani şapka giyecekti...
HERCULE POİROT İZ ÜZERİNDE
Bay Hardman zengin ve nüfuzu olan bir adamdır. Ayrıca kendisini sevdiklerine inandığı cana yakın ve önemli dostları vardır. Ne var ki onu kuşatan bu dost çevresinde hiç de göründüğü gibi olmayan biri vardır. O "birinin" en büyük kusuru da hırsızlıktır...
IŞIKLAR SÖNÜNCE
Bu, John Seagrave''in mutsuz yaşamının, kötü biten aşkının, düşlerinin ve ölümünün hikayesidir. Düşlerinde ve ölümünde ilk ikisinde elde edemediklerini bulduysa, yaşamı başarılı sayılır. Bunu kim bilebilir?
İSKEMLEDE BEŞ CESET
Belçikalı ünlü dedektif Hercule Poirot disçi muayenesinde islenen bir dizi cinayetin pesindedir. İskemlede Beş Ceset adlı bu kitapta Agatha Christie'nin sürükleyici anlatımıyla cinayeti çözmeye çalışırken, heyecanımız sonuna dek bizi bırakmayacak......
KANATLARIN ÇAĞRISI
Bu birbirinden değişik on iki öykü, Agatha Christie''nin çok yönlü eşsiz bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Kırmızı Işık ve Dördüncü Adam, sizleri heyecandan kıvrandırırken, Radyo adlı ironik öyküden gaddarca zevk alacaksınız. Ölüm Habercisi Köpek ise dehşetle tüylerinizi ürpertecek.
KÖŞKTEKI ESRAR
Arkadaşı için yerine getireceği basit bir angaryanın onu uluslararası bir cinayet komplosunun tam ortasına düşüreceği Anthony Cade'in aklının ucundan bile gedmezdi. Birileri ne pahasına olursa olsun Herzoslovakya'da monarşinin tekrar kurulmasına engel olmak istiyordu. Tüm bu bilinmezler düğümünü çözmek için güçlerini birleştiren Scotland Yard ve Fransız Emniyeti Sûrete dönüp dolaşıp aynı noktada kilitleniyorlardı... Ta ki Bacalar Köşkü’nde işlenen cinayet, bilinmezler düğümünün çözülmesini sağlayan ipucunu verene kadar.
MAVİ TRENİN ESRARI ( THE MYSTERY OF THE BLUE TRAIN )
Lüks Mavi Tren Nice''e ulaştığında, kondüktör derin uykuya dalmış Ruth Kettering''i uyandırmaya çalışır. Ancak Ruth bir daha asla uyanmayacaktır; aldığı ağır bir darbe nedeniyle yüzü parçalanıp ölmüştür. Ayrıca kadının paha biçilmez yakut takıları da kaybolmuştur.Bir numaralı katil zanlısı Ruth'' un ayrı yaşadığı kocası Derek'' tir. Ama Poriot toplanan kanıtlardan tatmin olmamıştır. Esrarengiz cinayeti trende tekrar sahneye koymaya karar verir....
NİLDE ÖLÜM
linnet Ridgeway genç, güzel ve zengin bir kadındır. Hayatının en büyük hatasını yaparak arkadaşının nişanlısını elinden alır. Balayları için gittikleri Mısır da, bütün yaşamının değişmesine neden olacak olayların başlangıcıdır.
NOELDE CİNAYET
Stephen peronda hızlı adımlarla ilerlerken, paltosunun yakasını kaldırdı. Hafif bir sis yüzünden istasyon yarı aydınlıktı. Dev lokomotiflerden çıkan buharlar soğuk havada küçük birer bulut halini alıyordu. Her şey kirli ve kurum içerisindeydi.
ON KÜÇÜK ZENCİ
Yargıç Wargrave birinci mevki kompartımanda purosunu tüttürerek The Times gazetesinin politika haberlerini dikkatle okuduktan sonra gazeteyi bırakıp camdan dışarı baktı. Somersetden geçiyorlardı. Daha ilk saatlik yolları vardı.
ÖLÜM DİKEN ÜSTÜNDE
Sıcak eylül güneşi La Bourget Havaalanını kavuruyordu. Yolcular ağır ağır ilerleyerek birkaç dakika sonra Londra’ya hareket edecek olan büyük uçağa binmekteydiler. Uçağa son girenler arasında bulunan Janet Grey ilerleyerek on altı numaralı koltuğa oturdu. Yolcuların çoğu yerlerini almışlardı bile.
ÖLÜM OYUNU
Kaptan Roger Angmering bundan iki yüzyıl kadar önce, Leather Combe Körfezindeki adaya bir ev yaptırdığı zaman, herkes bunu garip karşılamıştı. Onun gibi köklü bir aileye mensup bir adamın kendine uygun bir yer satın alması daha doğru olmaz mıydı? Örneğin, bahçesinden küçük bir dere geçen, etrafı ağaçlarla çevrili büyük bir köşk?..
ÖLÜMÜN TAM ZAMANI
... Bay Satterthwaite altmış iki yaşındaydı, biraz kamburu çıkmış, kupkuru bir adamdı. Merak dolu yüzü garip biçimde sanki cinmiş gibi bir ifade taşırdı. Başkalarının yaşamlarına karşı oldukça yoğun bir ilgi duyardı. Sözün gelişi bütün yaşamı boyunca ön sırada oturmuş ve gözlerinin önünde sergilenen insana ilişkin bütün dramları seyretmişti. Her zaman bir seyirci rolü oynamıştı. Ama şimdi, yaşlılık onu pençesine aldığı için artık hiçbir şeyi beğenmez olmuştu. Artık daha farklı şeyler istiyordu...
PORSUK AĞACI CİNAYETİ
Zengin bir işadamı olan Rex Fortescue son zamanlarda parasını anlaşılmaz işlere harcamaya başlamıştır. Bu garip tavrı çevresinin de dikkatini çekmektedir. Fortescue bir gün ansızın zehirlenerek öldürülür. ortada pek çok zanlı vardır ve tümü de aynı ailedendir. Bu sır dolu cinayeti çözecek tek kişi ise Miss Marple''dır.
ROGER ACKROYD CİNAYETİ
King''s Abbot köyündeki sakin yaşam bir anda altüst olur. Dul bir kadının şüpheli intiharı asılsız dedikodulara yol açar. Köy, ilk kocasını öldürdüğünü bilen biri tarafından kadına şantaj yapıldığı ve Roger Ackroyd''un onun gizli âşığı olduğu söylentileriyle çalkalanmaktadır. Fakat Ackroyd cinayete kurban gidince, tüm şüpheler ev halkının üstüne odaklanır. Kendini emekliye ayıran ve sebze yetiştirmek için King''s Abbot köyüne yerleşen, Hercule Poirot, istemeden cinayete el koyar ve şeytani bir zekâya sahip katili yakalamaya çalışır.
SEVİMLİ ÖRÜMCEK
Hırslı ve zeki Janie Cox, yıllar sonra okul arkadaşı Florence Bravo''yla karşılaşmasından sonra kendisini hiç ummadığı olaylar içersinde bulur.
SIFIRA DOGRU
Nevile Strange yeni karısı Kay'la çok mutludur. Eylülde Martı Burnu'ndaki halasını ziyaret etmeyi düşünmektedir. Ama aynı zamanda Nevile'in eski karısı Audrey'de orada olacaktır... Agatha Christie'nin ölümsüz eserlerinden Sıfıra Doğru okuyucuyu başından sonuna dek heyecanlı kılmayı başarıyor.
SON HABER
Bu kitap dünyanın en ünlü sekiz polisiye yazarı tarafından yazılmış ilginç bir eserdir. Bir yazar öyküyü düğüm noktasına kadar getirip bırakmakta, başka bir yazar bunu sürdürerek öyküyü değişik olaylarla renklendirip yine başka bir yazara devretmektedir. Böylece olayların gerilimi sürekli olarak yenilenmekte, okur da her yazarı ayrı ayrı değerlendirme fırsatı bulmaktadır. "Bir Ustalar Yarışı" niteliğinde olan bu değerli yapıtı severek okuyacaksınız...
SONUNCU KURBAN
Dedektif Hercule Poirot, arkadaşı Ariadne Oliver''ın çağrısı üzerine hafta sonunda temsili bir cinayet oyununu izlemek için Devon''daki tarihi bir malikâneye gider. Oyunun hazırlıkları sırasında oyuncuların davranışları şüphe çekicidir. Daha da kötüsü oyundaki kurban rolündeki kişi öldürülür.Poirot ve Oliver sahte ipuçları arasında gerçekleri bulabilmek için tüm dedektiflik hünerlerini ortaya koyarak katilin peşine düşerler...Tüm zamanların en ünlü polisiye yazarı Agatha Christie''nin kitapları satış rekorları kırmıştır. Christie''nin polisiye romanların kraliçesi olduğu tartışılmaz...
ŞAMPANYADAKİ ZEHİR
Muhteşem yemeklerle donatılmış yedi kişilik bir sofrada altı kişi oturuyordu. Yedinci kişinin yerindeyse Rosemary Barton'un anısına bir biberiye (rosemary) dalı duruyordu. Bir yıl önce meydana gelen o acı olayı kimsenin unutmak istememesi garipti. Çünkü güzel yüzü acıdan tanınmaz hale gelen genç kadın, bu masada son nefesini vermişti. Rosemary Barton tanıştığı her insanda güçlü duygular uyandıran güçlü duygular uyandıran güzel bir kadındı. Ne yazık ki bir olay sırasında uyandırdığı başka bir güçlü duygu onun sonunu hazırlamıştı.
ÜÇ PERDELİK CİNAYET
İki cinayet; eski bir aktör, onun çocukluk arkadaşı, tiyatroya meraklı yaşlı bir adam ve tabii ki bu cinayetlerin peşinde Hercule Poirot.
ÜÇ YANLIŞ ÜÇ CESET
Öğrencilerin kaldığı bir pansiyonda patlak veren hırsızlık olayı Hercule Poirot için hiç de ilgi çekici bir durum değildir. Başlangıçta basit bir hırsızlık gibi görünen olayda çalınanların listesini gören Poirot, eşi bulunmaz bir sorunla karsılaştığını hem anlar. Çünkü listede; bir stetoskop, bir kutu çikolata, parçalanmış bir bez çanta ve çorba içinden çıkarılmış bir elmas yüzük vardır. Çalınanların pek bir değeri yoktur, ama pansiyondakilerin neden böylesine şaşkınlık ve dehşet duyguları içinde olduğu Poirot’nun aklını fena halde kurcalamaya başlamıştır.
ÜÇÜNCÜ KIZ
Londra''da bir apartman katında yaşayan üç genç kızın birbirinden farklı meslekleri vardır. Kızlardan biri sanat galerisi yöneticisi diğeri yetenekli bir özel sekreterdir. Üçüncü kız ise...
Hercule Poirot her zamanki gibi kakaosunu içerken üçüncü kız karşısına dikilip bir cinayet işlediğini söyler ve oradan uzaklaşır.Poirot bu olayın ardından genç kızı ve ailesini araştırmaya başlar. Bu arada genç kız ortadan kaybolmuştur. Gitgide karmaşıklaşan olaylar Poirot''yu cevapları bilinmeyen soruların peşine düşürür.Kız suçlu mu, masum mu ya da deli mi? Poirot''nun bu soruları cevaplandırabilmesi için sağlam kanıtlara ihtiyacı vardır...
... VE PERDE İNDİ
Belçikalı dedektif Hercule Poirot hastalandığı için Styles Köşkü''nde dinlenmek üzere pansiyoner olarak kalmaktadır. Köşkün yöneticileri yaşlı bir emekli İngiliz albayı ve onun yaşlı karısıdır. Aksi bir ihtiyar olan albayın karısı, ansızın bir cinayete kurban gider. Dedektif Poirot ise bu cinayeti tek başına çözemeyecek kadar hasta olduğundan bir arkadışını kendine yardım etmesi için çağırır. Bu karmaşık cinayeti çözmek için Poirot ve arkadaşı araştırmalara başlarlar.
ZEHİRİ KİM VERDİ Luke Fitzwilliam yıllardan sonra İngiltere’ye dönüyordu artık. Vapurdan inip gümrüğe girdiği sırada, acaba buraya yeniden alışabilecek miyim, diye düşündü. Diğer yolcularla birlikte, vapuru beklemiş olan Londra trenine binerken hala bu soru vardı aklında. İşim yok artık... Küçük bir gerilim var. Bol vaktim olacak. Ne yapacağım? Neyle oyalanacağım?
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
ALEXANDER MCCALL SMITH
İskoçyalı. Zimbabwe’de doğdu, Botswana, ABD ve Edinburgh’da yaşadı. Elliden fazla kitap yazdı. (“Adli Bakış Açısından Uyku” gibi uzmanlık isteyen kitaplardan, “Kusursuz Hamburger” gibi çocuk kitaplarına kadar).
“Precious Ratmotswe karakteri, Alexander McCall Smith’in kurnaz mizahi yazısı ve bir kültürü çağrıştırmadaki becerikliliği beni büyüledi.” [‘İngiliz Hasta’ filminin yönetmeni Anthony Minghella]
“Alexander McCall Smith adlı herifin yazdığı Botswana’da geçen bazı nefis kitaplar var. Okuması eğlenceli olduğu kadar insanların yaşanmaya değer hayatlar sürdürebileceklerini hissetmemizi de sağlıyor. Kitapların ilki Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu... Eğer mutlu olmak istiyorsanız, bu kitapları okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.” [Flea, RedHot Chili Peppers]
Dedektifi : Precious Ramotswe
Mme Ramotswe, Botswanalı bir kadın. Annesi onu doğururken ölmüş. İlk eğitimini, kısır olduğu için kocası tarafından terk edilen bahtsız ve azimli kuzeninden, sonra da kasaba okulundan almış. Zekâ, kavrayış ve soyutlama yeteneği gani gani... Ancak bölgesindeki hemen her kadın gibi, genç yaşta birisine kapılmış ve apar topar evlenmiş. Kısa ve bol dayaklı bu evlilikten yara bere içinde baba evine dönmüş. Ancak şen ruhu zarar görmemiş. Babası maden işçiliğinden emekli olduktan sonra kendisini sığırlarına ve kızına adamış, büyükçe bir bölümünü madenlere teslim ettiği ciğerinin geri kalanı da iflas ettiğinde biricik kızına, 'kıymetlisine' yüklüce bir miras bırakarak ölmüş. Babasının son arzusu, Precious'un kendi işini kurması. "Bir kasap dükkânı mesela". Ama Mme Ramotswe'nin gönlünde bir dedektiflik bürosu açmak var. İşte, Mme Ramotswe'yle hayatının bu noktasında tanışıyoruz: Bürosunda. Demirbaşları 'bir minibüs, iki sandalye, bir telefon, ve (kırmızı çalı çayı demlemek için) bir çaydanlık'tan ibaret bir büro bu. Mme Ramotswe'nin dışında büronun tek çalışanı, yaşı geçkince bir sekreter.
ALEXANDER MCCALL SMITH'İN TÜRKİYE'DE YAYINLANMIŞ ROMANLARI:
BİR NUMARALI KADINLAR DEDEKTİFLİK BÜROSU (No. 1 Ladies' Detective Agency-2002)
Dikbaşlı kızlar, kayıp eşler, kadın peşindeki kocalar, arsız üçkağıtçılar ve büyücülük... Bir sorununuz varsa ve size kimse yardım edemiyorsa, Precious Ramotswe'yi ziyaret etmenin tam sırası demektir: Botswana'nın tek ve en iyi kadın dedektifi. Edebiyat dünyası birçok dedektif gördü. Onlar büyük metropollerin sevgisiz, umutsuz, yabancılaşmış savaşçılarıydı. Oysa Afrika'da Kgale Tepesi'nin eteğinde Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu'nu açan Mma Ramotswe inadına sevgi, umut ve iyimserlik dolu bir kadın olarak yerini alıyor polisiye roman dünyasında. Henüz kirlenmemiş bir doğanın, henüz bozulmamış insanların başından geçen, henüz korkunç olmayan olayların içinde kadınca gülümsüyor bize. Dünyada hala gülümsemek için çok neden var dercesine...
ZÜRAFANIN GÖZYAŞLARI (Tears of the Giraffe -2003)
Bir Numaralı Kadınlar Dedektif Bürosu'nun maceraları dolu dizgin sürüyor... Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu serisinin ikinci kitabı Zürafanın Gözyaşları ile Botswana'nın ilk ve tek kadın dedektiflik bürosunun sahibi alımlı ve cüretkar Precious Ramotswe'yi izlemeye devam ediyor. Çapkın kocaların, kayıp çocukların ve tehlikeli büyücülerin peşindeki kahramanımızın bu sefer daha farklı "dertleri" mevcut... Yetenekli sekreterini dedektif yardımcılığına terfi ettirmekle ve yeni nişanlısıı düşünmekle meşgulken, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de ev halkının sayısı birden iki katına çıkıyor! En önemlisi de, Mma Ramotswe kendi evinde tehlike altında...
ALEXANDER MCCALL SMITH'İN İNGİLİZCE YAYINLANMIŞ KİTAPLIRNDAN BAZILARI :
MORALİTY FOR BEAUTİFUL GİRLS, BOOK 3 (2003)
HEAVENLY DATE AND OTHER FLİRTATİONS (2003)
KALAHARİ TYPİNG SCHOOL FOR MEN, BOOK 4 (2004)
FULL CUPBOARD OF LİFE , BOOK 5 (2004)
SUNDAY PHİLOSOPHY CLUB (2004)
IN THE COMPANY OF CHEERFUL LADİES , BOOK 6 (2004)
2 1/2 PİLLARS OF WİSDOM (2004)
44 SCOTLAND STREET (2005)
FRİENDS, LOVERS, CHOCOLATE (2005)
BUBBLEGUM TREE (2005)
DOUGHNUT RİNG (2005)
POPCORN PİRATES (2005)
SPAGHETTİ TANGLE (2005)
FRİENDS, LOVERS, CHOCOLATE (2005)
JOKE MACHİNE (2005)
BANANA MACHİNE (2005)
MUSCLE MACHİNE (2005)
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
BARBARA NADEL
Barbara Nadel, İstanbul polisiyeleri yazan İngiliz yazar. Londra’da büyüdü ve yirmi seneyi geçen bir süredir Türkiye’yi ziyaret ediyor. Özellikle İstanbul’u çok seviyor. Oyunculuk ve psikoloji eğitimi aldı ve uzun yıllardan beri çocuk eğitimi alanında okullarda çalışıyor. Sadece siyah giyinen yazar eşi Malcolm ve İran kedisi ile beraber Essex'te yaşıyor.
Dedektifi : Komiser Çetin İkmen
İngiliz yazar Barbara Nadel’ın yarattığı bu Türk polis. Altıncı hissi yüzünden bir cadı olduğu bile söylenen Arnavut bir annenin oğludur. En yakın arkadaşı, Adli Tabip Arto Sarkisyan’la birlikte İstanbul’da cinayetlerle boğuşur. Orta hâlli bir devlet memuru olarak canlandırılan Çetin İkmen, davranış ve düşünüş biçimleriyle kimi zaman yerli yazarların kaleminden çıkan polis tiplemelerinden daha sahici. Bir yandan karısı Fatma'nın kaprisleri, ihtiyar babasının huysuzlukları ve geçim dertleri ile bunalan, öte yandan amirlerinin baskılarına akılcı manevralarla direnmeye çalışan, güç bela kontrol altına alınmış bir ülsere sahip, sigara tiryakisi, stresli bir adam o. Üstelik tam dokuz çocuk sahibi!... Ama bu umarsız ya da tevekkel erkeklik hâli komiserimizin ateist ve aydınlanmacı kimliğine engel değil.Barbara Nadel’ın bu dizisi İngiltere’de çok ilgi gördü.
HALİÇ'TE CİNAYET
(Deep Waters-2002) -Bir Çetin İkmen Polisiyesi (The third book in the Cetin Ikmen series)
Sisli bir gecede Boğaz’ın kıyılarında, bir adamın cesedi, boğazı neredeyse tamamen bedeninden ayrılmış bir biçimde karanlığa fırlatılır. Kurban, Rıfat Berisha adında, 25 yaşında, Arnavut kökenli bir gençtir. Berisha’nın ölümü bir süre karanlıkta kalır. Ancak anne tarafından Arnavut olan Çetin İlkmen, kuzeni Samsun’a danışınca, genç adamın ölümüyle ilgili bazı ipuçları da çıkar ortaya.
Çetin İkmen, olayın derinlerine indikçe, hem sırvermez bir aile olarak tanınan Berishalar’ın, bir başka Arnavut ailesiyle, Vloralar’la, uzun yıllardır devam eden bir kan davası içinde olduklarını öğrenir hem de kendi Arnavut kökenleri nedeniyle bu karanlık cinayetin, daha doğrusu intikam ağının içine düşme tehlikesiyle yüz yüzedir
ARABESK
(Arabesk - 2001) -Bir Çetin İkmen Polisiyesi (The third book in the Cetin Ikmen series)
İstanbul'un eski ve önemli ailelerinden birinin oğlu olan Komiser Süleyman, arabesk müziğin kaba ve basit dünyasına alabildiğine uzaktır. Bu nedenle, arabeskin en popüler genç yıldızlarından birinin köyden getirilmiş karısı Beyoğlu'nda lüks bir dairede ölü bulunduğunda, gerçekten de umutsuz bir durumda olduğunu anlaması uzun sürmez.
Doğulu Türkücü Erol Urfa, yaşlı şarkıcı Tansu'yla olan ilişkisini yıllardır gözler önünde yaşarken karısını gizlemiştir? Cinayete kurban giden annesinin yanındaki bebeğe ne olmuştur? Kaçırılan çocuğu için endişen deliye dönen Erol, soruşturmaya yardım edemeyecek durumdadır. Üstelik Süleyman'ın elindeki tek gerçek şüpheli de, bitişik dairede oturan Down sendromlu adamdır. Süleyman'ın ustası Komiser Çetin İkmen'se hastalık nedeniyle dinlendiği evinden katılır bu kez olaya. Ama belki o bile karmakarışık ilişkilerden oluşan bu labirentten çıkış yolunu kolay kolay bulamayacaktır.
Kötü müziğin iyi müziği kovduğu İstanbul gecelerinde nefes kesen bir polisiye... Olağanüstü ve trajik polisiyesi Belşazzar'ın Kızı ve uyuşturucu kaynaklı Uyuşturucu Kafesi'nden sonraki bu kitabının sayfaları arasından Barbara Nadel, arabesk nağmeler dinletiyor yeteneki detektifi Çetin İkmen'e... ve bize.
UYUŞTURUCU KAFESİ
(A Chemical Prison - 2000)-Bir Çetin İkmen Polisiyesi
(The third book in the Cetin Ikmen series)
Çocukluk arkadaşları olan polis müfettişi Çetin İkmen ve Adli Tıp tan Dr. Arto Sarkisyan, dinleri ve maddi emniyetindeki işbirlikleriyle dostluklarını da peşiktirmiş örnek bir ikiliydiler. Ta ki, Topkapı Sarayı müzesi yakınlarındaki bir dairede yirmi yaşında bir delikanlı cesedi bulununcaya kadar. Ancak olay da çok tuhaftır: Ölmüş delikanlının eve girip çıktığını asla kimse görmemiştir. Hatta bu dairenin tek ziyaretçisi, Ermeni olduğu söylenen iyi giyimli, yalnız bir adamdır. Ceset, sürekli eroin aldığını gösteren iğne delikleriyle doludur. Dairenin pencereleri içerden kilitlenmiştir... Her şey, genç delikanlının "yaldızlı bir kafes"te tutulduğunu göstermektedir. Tarih ve şiddetle harmanlanmış bir şehrin sokaklarında nefes kesici bir yolculuk...
BELŞAZZAR'IN KIZI
(Belshazzar's Daughter- 1999) -Bir Çetin İkmen Polisiyesi
(The third book in the Cetin Ikmen series)
İstanbul'un eski Yahudi mahallesi Balat'ta bir Yahudi vahşi bir cinayete kurban gider. Görünüşe göre cinayet ırkçı nedenlerle işlenmiştir. Çünkü duvarda yaşlı adamın kanıyla çizilmiş bir gamalı haç bulunmuştur. Ama biri, görünüşe aldanmak konusunda o kadar da istekli değildir. Fatma adlı bir kasırı ve sekiz çocuğu olan, altıncı hissi yüzünden bir cadı olduğu bile söylenen Arnavut bir annenin oğlu, Müfettiş Çetin İkmen. Kanıtlar İkmen ve zarif yardımcısı Süleyman'ı iki kişiye götürür: Biri cinayet saatinden az önce yaşlı adamın oturduğu evin önünde görülen İngilizce öğretmeni Robert Cornelius, diğeri Nazi sempatizanı, emekli bir işadamı olan Reinhold Smits. Ama kurbanın adres defterinde bu ikisini birleştiren bir üçüncü bağ daha vardır: Maria Gülcü. Ailesini yıllardır hasta yatağından demir bir pençeyle yöneten bir Rus göçmen. Bu kadın yaşlı adamın ölümünü getiren sırrın kendisinde olduğuna inanmaktadır.
PETRIFIED - 2004(The seventh book in the Cetin Ikmen series)
Henüz Türkçeye çevrilmedi.
DEADLY WEB - 2005 (The seventh book in the Cetin Ikmen series)
Henüz Türkçeye çevrilmedi.
HAREM – 2005
Henüz Türkçeye çevrilmedi.
DANCE WITH DEATH -2006 (The eighth book in the Cetin Ikmen series)
Henüz Türkçeye çevrilmedi.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
BRIGITTE AUBERT
1956’da Fransa’nın Cannes şehrinde doğan Aubert halen aynı şehirde ailesinden devraldığı bir sinema isletmektedir. Romanların dışında sinema ve televizyon dizileri için senaryolar yazıyor. 1992 yılında yayımlanan Les quarte Fils de Docteur March (Doktor March’ın Dört Oğlu-(1996’daTürkçeye çevrildi.) ilk kitabıdır. Aubert, 1996’da yayımlanan La Mort des Bois ile Fransa’da dağıtılan polisiye ödülünü aldı.
YAZARIN ROMANLARI :
DOKTOR MARCH'IN DÖRT OĞLU
(Les quatre fils du Dr March-1992)
Günlük tutan bir katil. Bu günlüğü tesadüfen keşfeden bir hizmetçi. Ne yapsın? Günlüğün sahibi, yanında çalıştığı itibarlı ailenin on sekiz yaşındaki dördüzlerinden biri, kendisi ise hapisten yeni çıkmış, hırsızlıktan arandığı için takma adla çalışan, basit bir kız. Polise mi haber versin, kaçıp gitsin mi, dördüzlerden hangisinin katil olduğunu bulmaya mı çalışsın, olanlara göz mü yumsun?Katilin ve Jeanie'nin günlükleri şeklinde gelişir öykü. Cinayetler birbirini izlerken Jeanie katilin günlüğünü okumayı sürdürür. Ta ki bir gün katil, onun her şeyi bildiğini anlayana kadar...Fransız yazar Brigitte Aubert'in seri cinayet yönünden sıkıntı çekmeyen bir ülke olan ABD'de geçirdiği öykü, temposu hiç düşmeyen uğursuz bir oyunda, gerilimi her an ayakta tutan karşılıklı hamlelerle, türün meraklısı okuru, "Merak kediyi öldürür" deyimini doğrulamaya çağırıyor.
LA ROSE DE FER-1993 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
TÉNÈBRES SUR JACKSONVİLLE-1994 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
LA MORT DES BOİS-1996 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
REQUİEM CARAÏBE-1997 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
TRANSFİXİONS-1998 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
LA MORSURE DES TÉNÈBRES-1999 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
ELOGE DE LA PHOBİE-2000 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
LA MORT DES NEİGES-2000 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
LE COUTURİER DE LA MORT-2000 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
DESCENTES D’ORGANES-2001 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
RAPPORTS BREFS ET ÉTRANGES AVEC L’OMBRE D’UN ANGE-2002 (Henüz Ülkemizde Yayınlanmadı.)
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
DAN BROWN
Amerika Devlet Başkanlığı ödülünü kazanan matematik profesörü bir baba ile profesyonel dini müzik öğretmeni bir annenin oğlu olan Dan Brown, ilim ve din gibi iki paradoks felsefe içinde büyümüştür. Amherst koleji ve Phillips Exeter Akademisinden mezun olduktan sonra bu kuruluşlarda bir süre İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra tüm zamanını roman yazmaya adamıştır. Şifre çözme ve gizli hükümet kuruluşlarına duyduğu merak onu bu konularda gerilim romanları yazmaya sürüklemiştir. Sanat tarihçisi ve ressam olan eşi de araştırmalarında yardım etmektedir. 1996’da ilk romanı Digital Fortress, yayınlanmasından hemen sonra bir anda elektronik kitap listelerinde bir numaraya yükseldi. Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nı konu alan roman sivil halkın mahremiyeti ile ulusal güvenlik arasındaki ince çizgiyi irdeliyor.
Dedektifi : Robert Langdon
Boston’da Harvard Üniversitesi’nin ünlü simgebilim profesörü. Ama biz onu Harvard’da değil, Fransa’da, İsviçre’de, İtalya’da, simgelerin, gizli Katolik tarikatların, şifrelerin peşinde koşarken görüyoruz hep. Kadınlardan yana da şansı çok açık. Daha doğrusu, yanında zeki, genç ve güzel bir kadın olmadan şuradan şuraya adımını atmıyor. İlk macerasında İtalyan Vittoria Vera, ikincisinde Fransız Sophie Neveu: Her iki kadın da Robert Langdon’ın olayların içine çekilmesine yol açan kurbanın kızı ya da torunu. Langdon’da Ortaçağa özgü bir şövalyelik ruhu var. Dördüncü romanı Da Vinci Şifresi’yle meşhur olan Amerikalı yazar, bu romandaki ana karakter Robert Langdon’ı, aslında ikinci romanı olan Melekler ve Şeytanlar’da yaratmıştı. Diğer iki romanında Robert Langdon yoktu.
DAN BROWN ROMANLARI :
DA VINCI ŞİFRESİ
(The Da Vinci Code) - 2003
Langdon, Paris’te iş gezisindeyken, gece yarısı, Louvre’un yaşlı müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki izleri takip ederek bu garip esrar perdesini araladıkça, ipuçlarının onları Da Vinci’nin tablosuna götürdüğünü keşfederler. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eseri Mona Lisa tablosunun içine gizlemiştir.Langdon bu garip bağlantıyı açığa çıkarınca tehlike artar. Cinayete kurban giden müze müdürü de, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo, Da Vinci ve aralarında diğer ünlülerin de bulunduğu gizli bir kuruluş olan Sion Manastırı Derneği’nin bir üyesidir. Langdon, aydınlatmaya çalıştıkları bu tehlikeli sırrın yüz yıllardır tarihin derinliklerinde gizlendiğinden şüphelenir. Böylece Paris ve Londra sokaklarında amansız bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu, kendilerini, atacakları her adımı önceden bilen esrarengiz olduğu kadar da çok zeki olan bir adamla karşı karşıya bulurlar. Eğer bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse Sion tarikatının büyük yankılar uyandıracak bu çok eski gerçeği ebediyen kaybolacaktır.
MELEKLER VE ŞEYTANLAR
(Angels and Demons) - 2004
İsviçre’deki Nükleer Araştırma Merkezi’nin (CERN) başarılı fizikçilerinden Leonardo Vetra cinayete kurban gitmiştir. Vetra’nın tek gözü oyulmuş ve göğsü “Illuminati” sembolüyle dağlanmıştır. Ancak CERN’in tek kaybı Vetra değildir. Ünlü fizikçinin son derece tehlikeli buluşu “Karşı madde”de çalınmıştır. Cinayeti büyük bir özenle gizleyen CERN’in direktörü, Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon’u İsviçre’ye çağırır. Langdon efsanevi gizli örgüt Illuminati’nin böyle bir cinayete karışmış olduğunu öğrenince çok şaşırır. Galileo zamanından beri Katolik Kilisesi’nin bağnaz inançlarını lanetleyerek bilimin yararlarını yücelten Illuminati’nin böyle bir cinayeti işlemiş olması imkansızdır. Üstelik Illuminati, yüz yıllardır faaliyet göstermemektedir.
DİJİTAL KALE
(Digital Fortress) - 2004
Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı NSA'nın şifre çözücü süper bilgisayarı TRANSLTR'nin bile üstesinden gelemediği, çözülmesi imkansız görünen bir şifre... ABD'den ve NSA'dan intikam almak isteyen bir dahi... Dünyanın dört bir yanında ve sanal ortamda yaşanan nefes kesici bir kovalamaca... Cinayetler, casusluk oyunları ve müthiş bir macera!..
İHANET NOKTASI
(Deceptions Point) - 2005
NASA uydusu, kuzey kutbunda buzlaryn derinliklerine gömülü az bulunur bir nesnenin varlığını belirleyince herkes şaşkına döner. Uzun süredir yeni arayışlar içinde bocalayan Uzay Dairesi bu buluşu bir zafer olarak niteler. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri uzay politikası ve eli kulağyndaki başkanlık seçimlerini derinden etkileyecek bir zaferdir aynı zamanda.
Oval ofisin yeni sahibinin kim olacağı belli değildir, ama Başkan, Beyaz Saray Gizli Servis analizcisi Rachel Sexton’u, bu yeni buluşun gerçekliğini kanıtlaması için Milne buzuluna gönderir. Karizmatik bilim adamı Michael Tollan ve uzmanlardan oluşan bir ekip eşliğinde Rachel akla hayale gelmeyen ve tüm dünyayı korkunç ihtilaflara sürükleyecek bilimsel bir sahtekarlığı ortaya çıkarır.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
DANİEL PENNAC
Pennac 1983'ten beri Fransa'da çok ünlü. Hatta bu polisiyelerdeki yaşam biçimini taklit eden birkaç apartman sakini, toplu yaşamaya başlamış, Pennac'ın esprilerini yapmaya ve her gün iki Pennac aforizmasını tekrarlamaya adamışlar kendilerini. (Ah şu inanç, dışarıdan seyredildiğinde insanı ne kadar utandırır.) Pennac "stil ile anlatı arasında tercih yapmamayı" seçiyor. Geçen zamanın öyküsünü yazıyor. "Şiir ve mizah dolu sagalar yazarak, ortada gülmek için hiçbir neden olmamasına rağmen" okurunu çok güldürüyor. Böylece Fransa'da Pennac fenomeni başlıyor. Ödüller alıyor, televizyonlarda, radyolarda sesi duyuluyor. Paris'in Arap, Türk mahallesi Belleville'de yaşıyor. Oradaki insanların, karmaşanın hayranı...
Polisiye, gülünç, tuhaf ama gerçeğin çok yakınında dolaşan bir öykü. Pennac'ın mizah yönü (Malausséne'in iç konuşmaları!) kitabın başından sonuna kadar hissettiriyor kendisini. Bunda titiz çevirinin payı da çok büyük. Ama her şeyden önce, Pennac'ın "elimizde kalan yegâne ve en temel değer" olarak nitelediği içtenlik, okurun hemen olan biten tüm bu tuhaflıklara ısınmasını sağlıyor....
Kahramanı:
Benjamin Malausséne
SİLAHLI PERİ
Silahlı Peri'de neler yok ki? Yaşlı kadınlara musallat olan bir katil, sert görünmeye çalışan polisler, uyuşturucu ticareti, Paris'in banliyösü Belleville ve dünyanın dört bir yanından gelen insanlar... Bu arada bir polis şefi, kenti parselleyen bir mimar-müteahhit ve bir müsteşar hiç de tekin olmayan işlerle uğraşıyorlar. Hikâye bir yerlerden tanıdık geliyor, ama acaba nereden?
Pennac'ın kitaplarında anlatılanlar bugünün dünyasının küçük bir modeli gibi. Yazar çocukların, yaşlıların, Arapların, yoksulların ve Afrikalıların, kendilerine sorulmadan içine atıldıkları bu dünyadan çıkarak başka bir hayat aramalarını anlatıyor; üstelik kahramanlarının her şeye rağmen süren canlılığını ve neşesini kitabına başarıyla taşıyarak.
Modanın, sanatın, kültürün beşiği olarak tanıdığımız Paris, Pennac'ın kitabında farklı bir yüzüyle çıkıyor karşımıza. Balzac'ın İnsanlık Komedisi'ni bıraktığı yerden devam ettiriyor Pennac. "Yazmak, bir özgürlük eylemidir; gönlümüzce yararlanalım ondan" diye yola çıkan Pennac, Benjamin Malausséne'in maceralarını anlatan dizisinin ikinci kitabı olan Silahlı Peri'de de Paris'ten insan manzaraları aktarmaya devam ediyor. Çocuk romanından, okuma üzerine denemelere kadar çok geniş bir yelpazede yazan yazar, bu sefer polisiye türünü seçmiş kendine ve bir eleştirmenin deyimiyle "edebî kategorilerin ötesine geçmiş".
Yazar, Silahlı Peri'de 'polisiye roman' kurgusunu kullanarak Paris banliyölerinden birinde yaşayan çocukların, fakirlerin, çeşitli ırktan ve meslekten insanların kendilerini yok etmeye çalışan bir sisteme karşı verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Romanın belki de en güzel tarafı bu mücadeleyi verirken dahi insanların neşelerini ve yaşama sevinçlerini sürdürüyor olmaları.
KÜÇÜK YAZI SATICISI
Kahramanımız Benjamin Malaussène'in Gulyabaniler Cenneti ve Silahlı Peri'den sonra üçüncü macerası... Benjamin Malaussène, dâhi yazarları keşfetmede usta editör kraliçe Zabo tarafından evrensel bir hayranlık nesnesi haline getirilir. Ne var ki kahramanımız, yazarı olarak lanse edildiği bir best-seller'in yayımlanmasıyla zincirlerinden boşanan ihtirasların bedelini pahalıya ödeyecektir...
Toplama kamplarıyla başlayıp Yugoslav iç savaşıyla süren bir çağın insanı olduğunu söyleyen Pennac, bütün bunlara rağmen edebiyatın içinde neşenin, hazzın yaşatılması gerektiğine inanan bir yazar. Küçük Yazı Satıcısı bunu kanıtlıyor: Müsvedde hırsızlığı, intikam, yazma tutkusu, okurların taşkınlığı, yayın dünyasındaki kaynaşma, reklam çılgınlığı, vb. Bu kitap romanın zaferine atılmış bir havai fişek... Bütün romanların zaferine...
GULYABANİLER CENNETİ
Daniel Pennac bizim için özel bir yazar; okumaya bir görev değil, keyif işi olarak bakıyor. Gulyabaniler Cenneti ile başlayarak Silahlı Peri, Küçük Yazı Satıcısı kitapları ile tam da okumayı konu ettiği denemeler kitabı Roman Gibi. Fransa'da kitapları her zaman yüksek satış rakamlarına yerleşen Pennac'ın başkahramanı Benjamin Malaussène'in maceralarını siz de seveceksiniz. Elbette başlangıç kitabı Gulyabaniler Cenneti...
"Aile Cephesi: Annem yine veletlerini bırakıp gitmiş, ufaklık rüyalarında hâlâ Noel Gulyabanileri görüyor.
Gönül Cephesi: Julia Teyze günah keçisi tabiatımın cazibesine kapılmış.
Maişet Cephesi: İlk bomba oyuncak reyonunda patladı, ben geçtikten yalnızca beş dakika sonra. İkincisi, on beş gün sonra, gözlerimin önünde. Eh, üçüncü de yanı başımda patladığına göre, bu işte bir iş var gibi geliyor bana. Neden ben? Marifet bende galiba..."
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
DASHİEL HAMMETT
Dashiel Hammett 27 Mayıs 1894'te Amerika Birleşik Devletleri’nde, St. Mary's County'de doğdu. Gazete satıcılığından dok işçiliğine, demiryollarında memurluktan reklamcılığa kadar çeşitli işlere girip çıktıktan sonra dedektifliği seçti. Bu son işindeki deneyimlerinden yararlanarak yazarlığa başladı. İlk romanı, Kızıl Hasat'ı 1929'da kaleme aldı; tüm yazı hayatı 10 yıl süren Hammett, bu süreye 5 roman, 67 öykü sığdırdı. Polisiye türünde gerçek edebiyat tadında eserler veren Hammett, ilginç yaşamıyla da dikkat çekti. Görüşleri yüzünden hapse girdi, 1961 yılındaki ölümüne kadar çok güç günler geçirdi
SIRÇA ANAHTAR
Kendi yaşamı da yazdığı romanlar ve öyküler kadar renkli ve inişli çıkışlı bir yazardır Dashiel Hammett. 67 yıllık yaşamında yazar olarak geçirdiği yılların sayısı topu topu ondur, ama bu on yıla beş roman, altmış yedi öykü, çok sayıda makale ve senaryo sığdırmıştır. Hammett, polis romanı türünün en iyi örneklerini vermekle kalmamış, yalnız 'avamı ilgilendirdiği söylenen bir türü saygınlığa kavuşturmuştur. Ernest Hemingway'le aynı dönemde yaşamış ve yazmış olan Hammett'ın ustalığı ve üslubu, eleştirmenlerce bu ünlü yazarla eşdeğerde görülmüştür. Sırça Anahtar, yazarının deyişiyle, otuz saat süren tek bir oturuşta yazılmıştır. Hammett'ın kahramanı yaşadığı toplumun günlük birer öğesi olan gözdağı, kaba güç, hile, sahtekarlık ve şantaj gibi silahları büyük bir doğallıkla kullanır. Ned Beaumont, Agatha Christie'nin hafiyesi gibi değildir; düşünceleri didik didik edilmez. Okur, olayın içine çekilir, o da Ned Beaumont'la birlikte görür neler olduğunu. Sırça Anahtara polisiye roman deyip geçmek, onun güzelliklerini sınırlamak anlamına gelir. Peki Sırça Anahtar neyin simgesidir? Okur bunun yanıtını romanın derinliklerinde bulacaktır.
TÜRK SOKAĞINDAKİ EV
Türk Sokağındaki Ev'deki yedi öykü Dashiel Hammett'ı (1894-1961) çağdaş dedektif romanının babası olmaktan da öte, 20. yüzyıl Amerikan yazınında büyük etkiler bırakan, çağının Amerika'sının bir kesiminin özenli bir tanığı olan büyük bir yazar olarak çıkarıyor önümüze. Hammett'in Sırça Anahtar'ı, içki yasağının getirdiği yozlaşmayla birlikte adi suçluların örgütlenip mafyalaştıkları 1920'ler ABD'sini betimleyen önemli bir yapıttı. Efsanevi polisiye dergisi `Kara Maske'de yetmiş yıl önce yayımlanan bu öyküler, aynı dönemi Hammett'in unutulmaz kahramanlarından birinin Kontinental Dedektif Acentesinin orta yaşlı, tombul, adsız bir çalışanının görmüş geçirmiş, ödünsüz ve acımasız gözlerinden sunuyor. Öz yaşam deneyiminin süzgecinden geçen bu bakış, Hammett'ı, çağdaşları Hemigway ve Fitzgerald'ın varlıklı ve bunalımlı kesimlerini anlattıkları iki savaş arası Amerika'sının öteki yüzünün kabadayıların, hırsızların, katillerin, dolandırıcıların, hayat kadınlarının değerli bir tanığı yapıyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
EDGAR ALLAN POE
19 Ocak 1809’da Boston’da dünyaya geldi. Küçük yaşlarda annesini kaybetmesi üzerine John Allan tarafından evlat edinilen Edgar, 1815 yılında Allan’lar ile birlikte İngiltere’ye taşındı. İlk ve ortaokul hayatını burada geçiren Poe, 1820 yılında tekrar Amerika’ya taşındı. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne giren Poe, burada ancak 10 ay okuyabildi. 1827 yılında da Edgar A Perry adıyla Amerikan ordusuna yazıldı ve öncü birliklere katıldı. Bu sırada “Tamerlane ve Öteki Şiirler”i yayınlandı.
1829’da ordudan ayrılarak Washington’a taşındı ve yine o yıl “Al Araf”ı yayımladı. Gezgin hayatı Clemm’lerle tanışana kadar süren Poe, 1831 yılında Baltimor’a yerleşti. 1833 yılında "The Baltimore Saturday Visitor"ın açmış olduğu yarışmada ilk ödülünü "Şişedeki Mesaj"la kazandı. "Southern Literary Massenger"da editör yardımcılığına başlayan Poe, 1836 yılında Bayan Clemm’in 13 yaşındaki kızı Virginia ile evlendi. Bu evlilikten bir yıl sonra tekrar yollara düşen Poe Newyork’a taşında ve burada “Arthur Gordon Pym’in Öyküsü”nün yayımladı.
1840’ta Gülünç ve Arabesk Öyküler’i yayımlayan Poe, 1841 yılında da Graham’s dergisinin editörü oldu. Poe burada da ancak bir yıl çalıştı ve tekrar Newyork’a taşınarak “New York Evening Mirror’da asistan olarak çalışmaya başladı. 1845’te “Kuzgun”u yayımladı. 1847’de karısı ölen Poe, özellikle onun hayatında önemli bir yere sahip olacak olan Sarah Helen Whitman ile tanıştı. Bayan Witham’ın çok etkisinde kalan Poe, Kasım 1848’de intihara kalkıştı. Artık hayatındaki dengeler bozulmaya başlamıştı. Temmuz 1848’de delilik nöbetleri geçirdi. Bu aralar Şiir Sanatı Kuralı yapıtının yayımladı. Ve bu kitabın yayımlanmasından iki ay sonra da bilinmeyen nedenlerden kendinden geçmiş bir biçimde bulundu ve Washington Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Bilincini kazansa da nöbetleri geçmedi ve gitgide daha büyük acılar içinde kaldı. 7 Ekim 1848’de de öldü, Baltimore’de gömüldü.
Polisiye Akımı O’nunla Başladı. Kısacık hayatında bize çok önemli eserler bıraktığı için O’na borçluyuz.
YAZARIN ÜLKEMİZDE YAYINLANMIŞ KİTAPLARI
ÖLÜMCÜL ÖYKÜLER
KIZIL ÖLÜMÜN MASKESİ
MORGUE SOKAĞI CİNAYETİ
ÇALINAN MEKTUP
ÇÖLDE İHTİRAS
ARTHUR GORDON PYM'İN ÖYKÜSÜ
ŞEHRAZAT'IN BİN İKİNCİ GECE MASALI
BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ
BİR MUMYA İLE KÜÇÜK BİR HASBIHAL
GERGİN RUHLAR ANTOLOJİSİ
ÖYKÜLER
KUZGUN
BÜTÜN ŞİİRLERİ
ŞİİRLER
BÜTÜN HİKAYELERİ
BÜTÜN HİKAYELERİ II
BÜTÜN HİKAYELERİ III
BÜTÜN HİKAYELERİ IV
BÜTÜN HİKAYELERİ V
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
EMİLE GABORİAU
Fransız yazar. 1832 yılında Saujon’da doğdu. Modern polisiyenin temel taşlarındandır. Cinayet romanının mucidi olarak da anılır. Öyle ki bir dönem gazeteler onun taklitçilerinin yazdıklarıyla dolmuştur.
1851 ve 1853 yılları arasında askerlik görevini yaptıktan sonra babasının onun için arzuladığı noter katip yardımcılığı işini reddederek 1856’da Paris’e gitti ve orada gazeteciliğe başladı. İlk hikayesini 1860 yılında çalıştığı gazetede yayınlayan Gaboriau, L'Affaire Lerouge adlı eserini 1866 yılında yayınladığında müthiş bir üne kavuştu. Daha sonraki yıllarda cinayet romanı türünde bir çok eser vermiştir. 28 Eylül 1873 tarihinde Paris’te ölmüştür.Takipçileri hala onun tarzında yazmaya devam etmektedir.
- LE TREİZİÈME HUSSARDS AVANT 1866
- LES GENS DE BUREAU AVANT - 1866
- L'AFFAİRE LEROUGE - 1866
- LE DOSSİER 113 - 1867
- LE CRİME D'ORCİVAL - 1867
- LES ESCLAVES DE PARİS - 1868
- MONSİEUR LECOQ - 1869
- LA VİE INFERNALE - 1870
- LA CLİQUE DORÉE - 1871
- LA CORDE AU COU - 1873
- LA DÉGRİNGOLADE - 1873
- LE PETİT VİEUX DES BATİGNOLLES
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
ERİC AMBLER (ELİOT REED)
Eric Ambler 1909 yılında Londra'da doğdu. 1924-1927 yılları arası Londra Üniversitesi'nde mühendislik bölümünde okudu. Daha sonra reklamcılık alanında çalıştı. Bu işinden ayrıldıktan sonra Paris'e taşındı ve kendini yazmaya adadı. 1938 yılında senaryo danışmanlığı yaptı. İkinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak orduya katıldı ve bir süre sonra savaş fotoğrafçılığı birimine kaydırıldı. Savaş zamanında İtalya'da hizmet vererek İngiliz Savaş Bürosu'nda sinematografi biriminde yönetmen yardımcılığı yaptı. Savaş sona erdiğinde yarbay rütbesi aldı ve Amerika Bronz Yıldızı’yla ödüllendirildi. Savaştan sonra Ambler, senaryo yazarlığına geri döndü. 1936 ile 1940 yılları arasında klasik anlamda altı gerilim romanı The Dark Frontier 1936), Uncommon Danger (1937), Epitaph for a Spy (1938), Cause for Alarm (1938) Dimitrios'un Maskesi (1939) ve Korkuya Yolculuk (1940)] yazdı. The Light of Day, Korkuya Yolculuk ve Dimitrios'un Maskesi adlı romanları filme çekildi. 1940-1951 yılları arasında gerilim romanı yazmaya ara verdi. Bu uzun sessizlik döneminden sonra Eliot Reed takma adıyla bir dizi roman yazdı. 1969'da İsviçre'ye yerleşti ve 16 yıl sonra İngiltere'ye geri döndü. Here Lies Eric Ambler adlı anıları 1981 yılında yayınlandı. İki kez evlendi. 1959, 1962, 1967 ve 1972 yıllarında kendisine British Crime Writers Association tarafından Altın Dagger Ödülü ve 1986 yılında da Elmas Dagger Ödülü verildi. 1964'te The Light of Day adlı kitabıyla Edgar Award of The Mystery Writers of America'yı aldı ve 1975 yılında aynı kuruluş tarafından kendisine Grand Master (Büyük Usta) unvanı verildi. İsveç ve Fransa'da da edebiyat ödülleri almış olan Ambler, 1981'de İngiliz Kraliyet Nişanı'na layık görüldü. Eric Ambler, 22 Ekim 1998 tarihinde Londra'da öldü.
DİMİTRİOS'UN MASKESİ
Bir Ingiliz üniversitesinde öğretim üyesi olan Latimer, aynı zamanda başanlı bir polisiye roman yazandır. Romanlanna ara verdiği ve rahatsız olduğu bir dönemde değişik bir yer görmek amacıyla İstanbul'a gelir. Bir rastlantı sonucu tanıştığı Albay Hakkı'dan, Dimitrios adında uluslararası bir suçlunun öyküsünü dinleyince konuyla ilgilenir. Albay Hakkı, Dimitrios'un öldüğünü, cesedinin Boğaz'ın sulanndan çıkanldığını, adının İzmir' den Paris'e kadar bütün polis kayıtlarından silindiğini söyler. Latimer'in, Dimitrios'un polisteki kayıtlannda bulduğu boşluklar onun merakını kamçılayınca, eline, gerçek yaşama dayanan bïr roman yazmak için fırsat geçtiğini düşünür. Araştırmalanna İzmir'de başlayan Latimer, hem katil, hem de suikastçı, şantajcı, casus ve uyuşturucu kaçakçısı olan Dimitrios'un yaşamının karanlık yönlerini bulmaya çalışır. Oysa gerçek, hiç de Albay Hakkı'nın anlattığı gibi değildir. Eric Ambler'in 1939 yılında yazdığı bu roman, İkinci Dünya Savaşı öncesi Türkiye' sinde egemen olan bulanık havayı olağanüstü bir gerçekçilikle resmediyor. Bir yandan Pera'nın pınltılı gece hayatı ve otelleri, öte yandan karanlık yeraltı dünyası, İstanbul'un kozmopolit halkı, aynntılı olarak tanıtılıyor. Dimitrios'un Maskesi, bir gerilim öyküsünü işlemekle birlikte, günümüzde de bir barut fıçısı olmaktan çıkamamış Balkan ülkeleri hakkında bugüne dek yazılmış en ilginç romanlardan biri.
KORKUYA YOLCULUK
Eric Ambler, casusluk ve polisiye roman yazarlarının öncülerinden. Soluk kesen bir uluslararası casusluk olayını konu edinen Korkuya Yolculuk, İngiliz mühendis Graham'ın İstanbul'da bir otel odasında silahlı saldırıya uğramasıyla başlıyor. Türk donanması için İngiltere'de üretilecek silahların Türkiye'ye zamanında teslim edilmesini öngören bir anlaşma uyarınca Türkiye'de bulunan Graham, Beyoğlu'ndaki barlardan birinde geçirdiği geceden sonra oteline döndüğünde saldırıya uğrar. İşin içinde değişik ülkelerden casusların olduğunu öğrenen Graham ülkesine gemi ile dönmeye karar verir. Ancak, başlamış olan olaylar zinciri bu gemi yolculuğunda da sürecek, gerilim giderek tırmanacaktır. Şaşırtıcı düğüm noktaları içeren, farklı ülkelerdeki farklı kişiliklerin bulaştığı gelişmelerle sürüp giden roman, son sayfasına kadar sürprizlerle dolu. Alfred Hitchcock'un 'fenomen' olarak nitelendirdiği yazarın yapıtlarının bazıları sinemaya da uyarlanmıştır.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
FRED VARGAS
Fred Vargas, 1957 yılında Paris'te doğdu. Tarih ve arkeoloji eğitimi gördükten sonra arkeozooloji dalında uzmanlaşmıştı. Polisiye roman yazmaya 1986 yılında 'Les Jeux de I'amour et de la mort'la başladı, bu roman aynı yıl Cocnag Polisiye Roman Ödülü'ne layık görüldü. Bilimsel çalışmalarını ortaçağ hayvan kemikleri üzerine sürdüren Fred Vargas, CNRS'de (Fransa Bilimsel Araştırma Merkezi) araştırmacı olarak çalışıyor.
Kahramanı:
Komiser Adamsberg
TERSİNE ADAM
Salı günü, Alpler'deki Ventebrune'de dört koyun boğazlandı. Perşembe günü de Pierrefort'da dokuz tane. Yaşlı bir adam, 'Kurtlar tepemize iniyor, ' dedi.
Diğeri bardağını tepesine dikti, elini kaldırdı. 'Bir kurt, Pierrot, bir kurt. Senin de şimdiye kadar hiç görmediğin bir canavar. Tepemize iniyor.' Yalnız bir kurt muydu bu? Gri ayaklı, korkunç görünümlü, kocaman bir kurt mu Mercantour canavarı?
Fakat Saint-Victor-du-Mont köyünde hiç kimse bunun bir kurt olduğuna inanmıyor. Canavar bir insan, hatta bir Kurtadam! 'Mavi Çemberli Adam'la kalpleri fetheden hayalperest ve eski dağcı dedektifimiz Jean-Baptiste Adamsberg bu kez Mercantour canavarının peşinde. Gözlerini kapatıp Pirenerler'de geçen çocukluğunu hayal ederken vazifesini yapıyor gene. Yeri geldiğinde, birisinin kurtadam olup olmadığını anlamak için boğazından testislerine kadar karnını yardıkları eski zamanların yöntemleriyle hem de. Çünkü, 'geceleri kurdun gözleri, kor gibi görünür, kor gibi.'
NEPTÜN RÜZGARLARI ALTINDA
'Adamsberg kahvesini bitirdi, elini çenesine dayadı. Komiser, kendi kendini anlamamaya alışkındı, ama bu sefer ilk kez kendisinden tamamen firar ediyordu. İlk kez, birkaç saniye için de olsa, diğer tarafa geçiyordu, sanki tanımadığı biri bedenine girip kumandayı ele alıyordu. Bundan kesinlikle emindi: tanımadığı biri vardı içinde. Aklı başında bir insan, Komiser'e bu düşündüklerinin saçma olduğunu ve bunun gripten ileri gelen bir sersemlik hali olabileceğini söylerdi. Ama Adamsberg'in gördüğü, iyiliğini hiç mi hiç istemeyen bir yabancının kısa süreliğine bedenine girdiğiydi.'
MAVİ ÇEMBERLİ ADAM
'Victor, Allahın cezası, n'apıyorsun sen dışarıda? '
Parisliler beni güldürüyor valla. Bu cümle, dört aydır geceleri şehir kaldırımlarına tebeşirle çizilen mavi çemberlerle birlikte hortlayıp duruyor. Her bir çemberin göbeğinde bir leş kalıntısı, bir çöp parçası ya da trombon, mum, cımbız, yoğurt, güvercin ayağı cinsinden bir şeyler bulunabiliyor. Bu olay gazetecilerin iştahını kabartıp, türlü türlü tezler yürüten psikiyatristlerin ilgisini çeke dursun, komiser Adamsberg olayların hiç de göründüğü gibi olmadığını sezinliyor.
Adamsberg'e göre çemberlerin içindekiler acımasızlık kokuyor. Biliyor ve hissediyor; yakında, çok yakında olaylar trajik bir boyut kazanacak...
HEMEN GİT ÇABUK DÖN
Paris 18. Bölge'de bir binanın 13 kapısına özenle işaretlenmiş ters 4 rakamı. Ve rakamın altında şu harfler: CLT.
Komiser Adamsberg bu işaretlerin fotoğrafını çekiyor ve tereddütle: Bu işaretler bir grafitti mi yoksa asırlardan beri süren tehditlerden bir başkası mı? Şehrin öteki yakasında eski Britanyalı denizci Joss, şaşkın bir durumda. Üç haftadan bu yana gizli bir el posta kutusuna uzanıyor. Birisi onunla eğleniyor? Bir kaçık mı bu? Ataları Joss'un kulağına şöyle fısıldıyor: 'Kendine dikkat et Joss, insanın kafasında yalnızca güzel şeyler yoktur.'
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
GEORGES SİMENON
Doğumunun 100. yılı Avrupa'da etkinliklerle anılan George Simenon, eserlerinin yanında yaşam tarzıyla da sanat dünyasına damgasını vurmuş bir karakterdi. 21 ciltlik anı kitabına imza atan yazar, 37 kez ev taşımış, Fellini ile yaptığı bir söyleşide 10 bin kadınla birlikte olduğunu söylemişti...
George Simenon, psikolojik polisiyenin babası kabul edilir. Okurlarına suçlunun takibinden çok suçun nedenlerini anlatır. Kitaplarının konusu, çoğunlukla insanı pençesine alan duygular üzerinde şekillenir: şehvet, kıskançlık, intikam, tutku ve takıntılar... Ancak, kitapları kadar hayatı da şaşırtıcıdır. Ağzından düşürmediği uzun piposu, farklı tarzı, yerinde duramayan doğasıyla, kadınların da gönlünde hep taht kurmayı başarır. Son 23 yılını inzivada geçiren Simenon, anılarını 21 ciltlik bir kitaba zor sığdırır.
1903 yılının 13 Şubat gecesi Belçika'nın Liege kentine bir yazar doğar. Edebiyat tarihine geçeceğinden habersiz olan bu çocuk, 450 eserin yazarı, 550 milyon okuyucuya ulaşmış komiser Maigret'nin yaratıcısı George Simenon'dan başkası değildir. 15 yaşına kadar parlak bir öğrenci olan genç Simenon, babasının ölümcül hastalığı nedeniyle okulu bırakır. Artık para kazanmalıdır. Bir süre kitapçıda, kısa bir süre de bir fırında çalışır. İki işten de çıkar. Sonunda Liege'in yerel bir gazetesinde muhabir olarak işe başlar. Genç muhabir dört yıl boyunca mahkeme, cenaze ve suç haberleri peşinde koşar. Polisle sıkı bir işbirliği içinde çalışır ve bu sayede kitapları için kayda değer nitelikte malzeme toplar.
Simenon'un izinde
Liege, Simenon'a dar gelir. 1922 yılının sonunda, yazarlık hayatının profesyonel anlamda başlayacağı şehir, Paris'e gider. Paris, Simenon'u sever. Hayatının bu döneminde yazar, bir eşe, işe, paraya ve üne kavuşur. Önce gazetelerde hikayeleri yayınlanır. Sonra belli başlı yayın evleri yazarın popüler kitaplarını basar. Simenon bu dönemde çeşitli takma adlarla hafif, duygusal kitaplar ve macera romanları yazar. Bu varlıklı günlerinde eşiyle birlikte pahalı Paris hayatının tadını çıkarır. Bu tarz hayat da bir yere kadar sürer. Simenon, şehirden kaçıp, çocukluk hayali olan kendi gemisi ile yolculuk planlarına başlar, gerçekleştirir de. 1928 yılında Fransa'yı 6 ay boyunca keşfeder. Hayatının her tecrübesinden kitaplarına malzeme çıkaran Simenon, kaptanlık tecrübesini de kitaplarına taşımayı başarır. İşte bu dönemde, 1929'un Eylül'ünde Hollanda'nın bir liman kentinde Komiser Maigret karakteri doğar. Bu gelişme, Simenon için bir dönüm noktasıdır. Bundan sonra yazar, takma isimleri ve popüler romanları bırakır. Ancak, 1930 yılında tamamladığı birkaç Maigret macerasını çalıştığı yayınevi Fayard basmamakta direnir ve Simenon'un eski çizgisini devam ettirmesi konusunda baskı yapar. Simenon kararından vazgeçmez. Bu inatlaşmanın sonunda Simenon kazanır ve Maigret büyük üne kavuşur. Simenon, otuzuna gelmeden başarıya ulaşmış genç bir yazardır, ancak dünyanın başka yerlerini görme arzusu onu yiyip bitirmektedir. Bu arzu onu Afrika'ya götürür. Mısır'dan başlayarak Afrika'yı doğudan batıya gezer. Gezgin gazetecilik yaptığı bu dönemde, aklına bir de dünya turuna çıkmak gelir. 1934 yılında New York'ta, Panama'da, Tahiti'de ve Avustralya'da bulunur. 1934'ten itibaren yazar artık olgunlaşma dönemindedir. Fayard ile anlaşması bitmiş, Gallimard'dan "ağır roman" tarzı ilk kitabı basılmıştır. Yazarın bu yıllarda Andre Gide ve Gaston Gallimard ile yakın arkadaşlığı, yazarlığında önemli izler bırakacaktır.
Zorlu yıllar
Savaş, hayatı yavaşlatır. Kâğıt kolay bulunmaz ve yazarın kitap satışları oldukça düşer. Simenon'un, Alman işgali sırasında Alman bir prodüktöre Maigret serisinin haklarını satması tepki çeker. Savaşın sonu yaklaşır. Ülkedeki politik istikrarsızlık, yayınevi ile anlaşmazlıkları ve bazı çevrelerce Alman sempatizanı olarak görülmesi, Simenon'u Fransa'yı terk etme kararına iter. Ekim 1945'te karısı Tigy ve 6 yaşındaki oğlu Marc ile kendini New York limanında bulur. Yeni bir hayat onu beklemektedir. Ve yeni bir kadın. "Manhattan'da Üç Oda" adlı romanında anlattığı genç kadın, sekreteri Denyse Ouimet'dir. Karşılaşmalarının ilk gününde metresi olan Denyse, yazarın hayatında gittikçe daha çok yer alır. Ona ikinci bir oğul veren Denyse, püriten Amerikan yasaları nedeniyle doğumdan hemen sonra apar topar yazarla evlenir.
Simenon Amerika'da durmadan gezer, taşınır ve yer değiştirir. Bu macera on yıl sürer. Kızı Marie-Jo doğduğunda aile hayatı iyi gitmemekte, yazar Avrupa'nın özlemini çekmektedir. 1955'in baharında Fransa'ya döner. Onun için Paris macerası çoktan bittiğinden Orta Fransa'ya yerleşir. Karısının psikolojik sorunları ve yazarın alkole düşkünlüğü, aile hayatını çıkmaza sokar. Yazar bu dönemde psikolojik sert romanlar üretir. İki yıl sonra Simenon yine kaçmak ister. Bu sefer Fransa'yı terk ederek, İsviçre'de Lozan yakınlarında 16. yüzyıldan kalma bir şatoya yerleşir. 1959 yılında üçüncü oğlu Pierre dünyaya gelir. Denyse artık çok hastadır. Yazar ciddi bir depresyona girerek, otobiyografik nitelikte "Quand j'etais vieux" (Ben Yaşlıyken) başlıklı, bu tarihten ancak on yıl sonra basılan günlüğünü yazar.
Kitapları en çok bu yıllarda sinemaya uyarlanır. Yazar ise, tıbbi ve psikolojik konulu kitaplar yazmakla meşguldür. Simenon, sanki her şeyi yenileyeceğini düşünerek bir kez daha taşınır. Bu sefer, kendine Lozan yakınlarında büyük bir ev yaptırır. Yeni ev, hayatını düzeltmez. Karısı psikiyatri kliniklerinden çıkamaz. Yazar ise, çocukları biraz olsun bu ağır ortamdan uzaklaştırmaya çalışır. Bu dönemde hemşiresi Teresa yazarın hayatına girer. Çevresine "hep hayal ettiğim kadın" olarak tanıttığı Teresa ile büyük evden çıkıp, Lozan'da bir apartman dairesine yerleşir.
Yazarın sağlık sorunlarına rağmen sakin bir emeklilik dönemi başlar. 1972'de romanı bırakır. Otobiyografik çalışmalar yapar. "Anneme Mektuplar" ya da "Dikteler" bu dönemde ortaya çıkar. 1978 yılında acı bir haber yazarı altüst eder. Kızı Marie-Jo, göğsüne bir kurşun sıkarak canına kıymıştır. Denyse, bu intihardan yazarı sorumlu tutar ve Simenon';u şiddet eğilimli, otoriter ve sorumsuz bir baba olarak tanımladığı iki kitap yazar. Bir süre sessizliğe gömülen yazar, enerjisini "Memoires Intimes" (Samimi Hatıralar) adlı eserini yazmak için son kez toplar. 1981'de basılan bu kitap yazarın son eseridir. Simenon bu kitapla kızına duyduğu sevgiyi, karısıyla hesaplaşmalarını okuyucularına aktarır. Bu eser, yazar için edebiyat dünyasına elveda niteliği taşır. Georges Simenon 1989'da 3 Eylül gecesi Lozan'da hayata veda eder. Vasiyetine bağlı kalınarak, oğulları ölümünü basından öğrenecektir.
Simenon, kadınları açlık derecesinde sever, hayatının her döneminde yanında onun seksüel açlığını doyuracak bir kadını bulunurmuş. Daha 13 yaşında, ilk aşkını tattığı kendinden iki yaş büyük bir genç kızdır ve yazarı rahip olmaktan vazgeçirmiştir. Genç Simenon, gazetecilik yaptığı ve Liege gecelerini dörtnala yaşadığı dönemde sayısız fahişe ile birlikte olur. Hatta beş parasızken, babasının hasta olduğu ve evi geçindirme sorumluluğunu üstlendiği günlerden birinde karşılaştığı ve tutulduğu siyah bir kadınla, babasının ona hatıra olarak verdiği saat karşılığında aşk yapar. Sonra binlerce kez pişmanlık duyduğu bu anıyı anlatırken, yazar, o kadına orada hemen sahip olmanın ne kadar önüne geçilmez bir tutku olduğundan bahseder. Simenon, sanat çevresinden tanıdığı ressam Regine Renchon takma adlı Tigy ile 1923'te evlendikten sonra bile diğer kadınları bırakamamış. Simenon ve Tigy, Paris'e yerleşip heyecanlı gece hayatı yaşarken yazar, bir revüde dans eden 20 yaşında siyahi güzel Josephine Baker'a tutulur. İki yıl süren bu ilişkiyi eşi Tigy görmezden gelir. Hatta üçlü her yere birlikte giderler. Bu ilişkiden sonra bile yazarın hayatındaki tek kadın Tigy olmaz. Duygusal sorunlardan kaçmak için düzenli olarak fahişelerle birlikte olan yazar, kendini Amerika'ya vardığında yeni bir kadının, Denyse'in kollarında bulur. Sekreteri olarak işe başlayan 25 yaşında bu Kanadalı kadın, yazarın hayatında duygusal anlamda büyük değişiklere sebep olur. Daha ilk günden yazarın metresi, bir süre sonra da karısı olmayı başarır Denyse. Hamile kaldığında -Amerikan kanunlarına göre o dönemde evlenmeden çocuk doğurmak bir suç olduğu için- boşanmamak için direnen Tigy sonunda pes eder. Böylece, 1950 yılında Denyse yazarın ikinci karısı olur. Simenon'un Denyse'den biri kız üç çocuğu olur. Avrupa'ya dönüşlerinden sonra Denyse'in iyice bozulan ruh sağlığı aile dengelerini altüst eder. Denyse psikiyatri kliniklerine daha sık gider, kocasının cinsel tatmini için de eve kızlar getirir. Simenon, karısının hastalığından çocuklarını korumaya çalışsa da, kızının problemli bir çocuk olmasını ne yazık ki engelleyemez. O da annesi gibi sürekli tedavi görür ve genç yaşta intihar eder. Denyse klinikleri bırakıp, Fransa'da küçük bir köye yerleştikten sonra, yazarın hayatına başka bir kadın girer. Banyoda düşerek kaburgalarını kıran Simenon'a bakmaya gelen hemşire Teresa, yazarın gönlünü çalar. Hayatının geri kalanını sadece Teresa ile geçiren Simenon, onu ideal bir kadın olarak görmüş ve vasiyetinde öldüğünde yanında sadece Teresa'nın bulunmasını istemiştir.
Kahramanı:
Komiser Maigret
Maigret deyince akla gelen ilk üç şey pardösüsü, kasketi ve piposu. Çoğu bekar birçok dedektif tiplemesinin aksine, son derece evine bağlı, karısının yaptığı yemeklere bayılan, sadık bir ev erkeği Maigret. Gündelik hayatta hiçbir özel zeka pırıltısı göstermiyor.
YAZARIN BAŞLICA ESERLERİ
SARI KÖPEK
KANALDAKİ EV
KATİL
MAIGRET VE İHTİYARLAR
ORMANDAKİ DELİ
MAIGRET'İN YENİ SORUŞTURMALARI
FLAMANLARIN EVİNDE
CARDINAUD'NUN BİR HAFTASI
HAKİMİN EVİ
ÜÇ DUL KAVŞAĞI
MAIGRET ARİZONA'DA
VENEDİK TRENİ
KAÇAK
HOLLANDA'DA BİR CİNAYET
KÜÇÜK KÖPEKLİ ADAM
BELLANIN ÖLÜMÜ
YAŞAMAK HIRSI
KEDİ
-----
GİORGİO SCARBENENCO
1911'de Ukrayna'nın Kiev şehrinde dünyaya geldi. Doğumundan kısa süre sonra annesiyle birlikte İtalya'ya göç etti. Maddi sıkıntılar yüzünden eğitimini yarıda bırakıp çeşitli işlerde çalıştı; değirmencilik, gece bekçiliği, postacılık yaptı. Sonunda kadın dergilerinde bir iş bularak yayın dünyasına adım attı. İlk önce redaktörlük yaptı. Bir süre sonra da çok tutulan romantik öyküler ve romanlar yazmaya başladı. İlk dedektiflik romanını 1940'da kaleme aldı ve 1968'de İhanetin Tadı adlı romanıyla prestijli Grand Prix de la Litterature Policiere ödülünü aldı. Ne yazık ki, bundan tam bir yıl sonra, kariyerinin zirvesindeyken aniden hayatını kaybedene dek polisiye türünde eserler verdi.
Kahramanı:
Dedektif Duca Lamberti
MİLANOLULAR CUMARTESİ CİNAYET İŞLER
Sevgili küçük kızının kaybolduğunu söyleyen acılı bir baba, Dedektif Duca Lamberti'nin yardımını ister. Güzeller güzeli Donatella,28 yaşında,1.90 boyunda, heybetli ve biçimli bir genç kızdır, ancak beş yaşında bir çocuğun zekasına sahiptir. Gördüğü her erkeğe gülümsemek gibi bir huyu da olan bu yarım akıllı Afrodit, bir gün kilitli kapılar arasından buhar olup uçar. Bunun üzerine Lamberti, kayıp kızı bulmak için muhabbet tellallarıyla randevuevlerinin dünyasına dalar.
İtalyan dedektif yazının ustalarından Giorgio Scarbenenco'nun ünlü kahramanı Duca Lamberti'nin, polisin artık suçluları tek tek arayacak vakte sahip olmadığı bir dönemde, Milano'da gündelik hayat üzerine odaklanan heyecanlı ve hüzünlü bir macerası...
İHANETİN TADI
Duca Lamberti, yaşlı bir hastasına ötenazi uyguladığı için meslekten men edilmiş ve üç sene hapis yatmış eski bir hekimdir. Bir gün kapısını çalan gıcık bir züppe, genç bir kadına gizli bir 'evlilik öncesi ameliyatı' yapması karşılığında onu Tabipler Birliği'ne sokacağını söyleyince, Duca, hekimliğe dönmek yerine baba mesleği olan polisliğe el atmaya karar verir.
İtalyan dedektif edebiyatının kült karakterlerinden, aksi filozof Duca Lamberti, Scarbenenco'nun 1968'de Polisiye Roman Ödülü'nü kazanan bu romanıyla suç dünyasının karanlık sokaklarına ilk adımını atar ve kendisini kısa bir süre sonra, otomatik silahlar, vahşi cinayetler, büyük bir kaçakçılık şebekesi ve İkinci Dünya savaşı'na kadar uzanan bir intikam hikâyesinin ortasında bulur...
IAN FLEMİNG
(1908-1964)
Fleming, 1908 yılında zengin bir İskoç ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Reuters için muhabirlik yıllarında Sovyetler Birliği’nden haberler yaptı. Bankerlik ve gazete danışmanlığı da yapan Fleming, 2. Dünya Savaşı yıllarında Britanya deniz haber alma ajansında çalıştı. Bu yıllardan sonra Fleming, ilk James Bond romanı olan Casino Royale’i 1953 yılında yazdı. Fleming, 1964 yılında kalp krizi nedeni ile 56 yaşında hayatını kaybetti.Yaşadığı tüm deneyimleri romanlarında birer birer kullanan Fleming’in hayatını anlatan film yapılıyor.
İan Fleming’in ölümünden sonra James Bond’u tekrar diriltmeye çalışan İngilizler ünlü yazar ROBERT MARKHAM’a yenisini yazdırmayı başarmışlar. James Bond serisi yeni kitabın adı;
İki Ayaklı Ejder (Albay Sun).
Dedektifi : 007-James Bond
Belki romanlardan değil, ama filmlerinden hepimiz onu tanırız ve tanışmalarda “Ben Bond, James Bond.” deyişini hatırlarız. İngilizlerin milli kahramanı haline gelen James Bond, aslında bir gizli servis ajanı olarak dünyada, okyanusun dibinde ve hatta uzayda Kraliçenin düşmanlarına karşı savaşırken akıl almaz maceralar yaşar. Onun için özel olarak icat edilen teknoloji harikaları ve silahların yardımıyla dünya yüzünde İngiliz imajını yükseklerde tutmaya çalışır.
IAN FLEMING’İN ÜLKEMİZDE YAYINLANAN ROMANLARI :
Dokuz Canlı Adam (Live and Let Die) - 1965
Son Koz (Moonraker) - 1965
Kurt Kanı (On Her Majesty’s Secret Service) - 1965
Sonsuz Kabus (Diamonds Are Forever) - 1965
Zorlu Düşman (You Only Live Twice) - 1965
Doktor No (Doctor No)
Yıldırım Harekatı (Thunderball)
Ani Tehlike (Casino Royale) - 1966
Rusyadan Sevgilerle (From Russia With Love)
Altın Tabancalı Adam (THE Man With The Golden Gun)
Çok Gizli (For Your Eyes Only)
İnsan iki kere yaşar
Zümrüt Küre
Ben, 007-(İan Flemming ve Vivienne Michell birlikte yazdı)
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
IAN RANKIN
1960 İskoçya’da doğdu. Edinburg Üniversitesini bitirdi. Bir süre gazetecilik yaptı. İlk romanı olan The Flood’u 1986 yılında yayınladı. Müfettiş Rebus karakteriyle dünya çapında ün kazandı. İlk Rebus romanı "Knotts & Crosses" ile başarı kazanan Rankin, bu başarıyı tesadüflere de borçludur. Roman konusu için bilgi almak istediği polis merkezi o anda benzeri bir olay üzerinde çalışıyordu. Rankin şüpheliler listesine alındı. Eşi ve 2 oğluyla birlikte İskoçya’nın Edinburg şehrinde yaşamaktadır.
DEDEKTİFLERİ :
John Rebus -19 roman boyunca maceraları sürdü.
Jack Harvey -3 Romanın baş kahramanıdır.
ÜLKEMİZDE YAYINLANMIŞ ROMANLARI:
Siyah ve Mavi (2006)
Müfettiş Rebus Romanları
Rebus dört ayrı olay üzerinde çalışarak bir katili yakalamaya uğraşıyor. Bu katil aynı zamanda onu ünlü İncil'ci John'a da götürebilecek gibi görünüyor. Tüm bunları da Glasgow'lu bir gangsterden rüşvet almakla suçladığı bir başmüfettişin yürüttüğü iç soruşturmanın ağırlığı altında yapmaya çalışıyor. Ayrıca bu adaletsizliği inceleyen televizon programcıları gece gündüz evinin önünde bekliyor ve Rebus'u milyonlarca izleyicinin önünde bir cani olarak gösteriyorlar. Bir küçük hata, onun hayatını ya da daha beteri, işini kaybetmesine yol açabilir.
Öldürmek Ülküsü (2006)
Ağustos ayında, Edinburgh'da Festival bütün hızıyla sürmektedir. Şehrin eski yeraltı geçitlerinden birinde hunharca katledilmiş birinin cesedi bulunur. Cesedin üzerindeki izler, Rebus'un, olaya sekter paramiliter grupların da karışmış olmasından şüphelenmesine yol açar. Turistlerle dolu kentin bir terör saldırısına maruz kalması ihtimali bile tüyler ürperticidir. Dahası, kurbanın namlı bir gangsterin oğlu olduğu ortaya çıkınca, Rebus patlamaya hazır bir volkan tepesinde oturduğunu anlar..
John Rebus...İskoçya'nın pek de aydınlık olmayan yüzünden son derece iddialı, keskin gözlemleriyle son derece kendinden emin olağanüstü bir karakter.. Mike Ripley, Sunday Telegraph
Düğmeler ve Haçlar (2006)
Rankin, İngiltere’nin en iyi polisiye yazarları P.D. James ve Mihael Dibdin’le aynı düzeyde yer alıyor.”Scotland of Sunday”
Kimse 20.yüzyılın sonunda İskoçya denen o tuhaflığı Rankin kadar iyi anlatamaz. Her zaman enfes polisiye romanları yazmıştır.. Ama aynı zamanda dönemin kısa tarihini de anlatır.”Literary Review”
Rankin özlü, incelikli ve temposu iyi ayarlanmış polisiyeler yazıyor. “The Scotsman”
Rankin, Edinburg’un kibarlık maskesini kemiklerine kadar kazıyıp foyasını meydana çıkarıyor. “The Times”
İNGİLİZCE’DE IAN RANKİN ROMANLARI :
JOHN REBUS MACERALARI (19 kitap)
The Naming of the Dead
Fleshmarket Close
A Question of Blood
Resurrection Men
The Falls
Set in Darkness
Dead Souls
The Hanging Garden
Black and Blue
Let it Bleed
Mortal Causes
The Black Book
Strip Jack
A Good Hanging
Tooth and Nail
Hide and Seek
Knots and Crosses
Omnibuses
Rebus's Scotland
JACK HARVEY MACERALARI (3 kitap)
Blood Hunt
Bleeding Hearts
Witch Hunt
DİĞER ROMANLARI :
Beggars Banquet
Watchman
The Flood
The Complete Short Stories
Westwind
Jackie Leven Said
KAZANDIĞI ÖDÜLLER :
1991 Chandler-Fulbright Award
1994 Crime Writers' Association Macallan Short Story Dagger - ('A Deep Hole')
1996 Crime Writers' Association Macallan Short Story Dagger - ('Herbert in Motion')
1997 Crime Writers' Association Macallan Gold Dagger for Fiction - Black and Blue
1999 Crime Writers' Association Macallan Gold Dagger for Fiction - Dead Souls
2000 Palle Rosencrantz Prize (Denmark)
2003 Grand Prix du Roman Noir (France)
2003 Whodunnit Prize (Finland)
2004 Edgar Award for Best Novel - Resurrection Men
2004 WH Smith People's Choice Award - A Question of Blood
2005 British Book Awards Crime Thriller of the Year - Fleshmarket Close
2005 Crime Writers' Association Cartier Diamond Dagger (lifetime achievement award)
2006 Theakston's Old Peculier Crime Novel of the Year - Fleshmarket Close
JAKE W. STEPHENSON
1957 yılında Ankara’da doğan yazar, babasının görevi nedeniyle 64-67 yılları arasında Sinop, Ankara ve Diyarbakır’da yaşar. Ama babasının mesleği konusunda ser verip sır vermiyor. Üniversiteye kadar eğitimini Türkiye, Belçika, İsviçre ve ABD okullarında tamamlar. New York’ta aldığı üniversite eğitiminden sonra hukukçu kimliği ile, sonra da gazetecilik denemeleri ile ABD, İsveç, Yunanistan ve Fransa’da bulunur. Ve şimdi Ankara’da yaşıyor. Kendi deyimiyle, SSCB’nin dağıldığı yıllarda Kiev’den ve Berlin’den ajanslara haber geçti; Kuveyt’in işgali sırasında Kuveyt’te ve Bağdat’taydı; şimdiyse “365 günün 265’ini” Türkiye’de geçiriyor Mesleğini sorulduğunda, “şu anda verebileceğim en doğru cevap ‘yazarlık’ olacaktır” diyor. Türkçe’yi Anadili olarak kabul ediyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyor. Arka arkaya yayınlanacak üç kitaptan ilki Brüksel Lahanası Şubat ayında çıktı.
YAZARIN ROMANLARI:
BRÜKSEL LAHANASI (2006)
Avrupa Birliği’nin kalbi olan Brüksel sıcak terör tehlikesiyle karşı karşıya… Jake W. Stephenson’ın olağan dışı bir üçlemenin ilk kitabı Brüksel Lahanası.. Zekice tasarlanmış ve kıvrak dille yazılmış bir gerilim-polisiye romanı olan Brüksel Lahanası piyasaya çıktığı ilk hafta tükendi. Bir solukta okuyacağınız, nefis, ironik bir polisiye kitabı olan Brüksel Lahanası’nı ilginç kılan unsurlardan biri de yazarın kimliği. Stephenson, uzun yıllardır Ankara’da yaşayan bir yabancı gazeteci olarak neredeyse kusursuz bir Türkçeyle yazıyor; dahası, neredeyse bir Türk kadar Türk milliyetçisi!
Kitaptan…
“Nükleer patlama mı?” Hâlâ kısık olan gözleri karşı kaldırımdaki trafik lambasının yeşil ışığına takılı kalmıştı. Aklına lise çağlarında izlediği ikinci dünya savaşını anlatan belgesel filmler geldi. “Brüksel’i yeryüzünden silmek mi?” Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, yıkılmış binaları, yüz binlerce ölüyü, yıllar boyu insanları öldürmeye devam eden radyoaktif kirlenmeyi düşündü…
ANKARA TAVASI
WASHİNGTON PORTAKALI
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
JAKOB ARJOUNİ
Asıl adı Jakob Bothe olan Arjouni, 1964 yılında doğdu. Yatılı okullarda büyüdü. Tiyatro oyunculuğu eğitimini yarım bıraktı ve çok erken yaşta yazmaya başladı. Kayankaya dizisinin ilk kitabı olan İyi ki Doğdun Türk yayınlandığında 21 yaşındaydı. 1987'de Daha Çok Bira ve 1991'de Bir Adam Bir Cinayet bu dizinin devamı olarak yayınlandı. Yazdığı tiyatro oyunları sahnelendi. Yazarken kullandığı takma adı ve kahramanının Türk olması nedeniyle hakkında Arap, Yahudi, Cezayir ya da Ortadoğu kökenli olduğu söylentileri çıkan Arjouni, zaten kendini Alman olarak tanımlamayan, zamanının çoğunu yurtdışında geçiren bir yazar.
Kahramanı:
Özel Dedektif Kemal Kayankaya,
Üçüncü kuşaktan bir Türk; annesi onu doğururken ölmüş, çöpçülük yapan babası bir araba altında kalıp ölünce bir alman aile tarafından evlat edinilmiş; hüzünlü ve yalnız bir dedektif.
YAZARIN ROMANLARI
DAHA ÇOK BİRA
Ekoloji Cephesi'nin dört üyesi, Rheinmain Boyaları İşletmesinin yönetim kurulu başkanını öldürmek suçundan yargılanmaktadır. Bu dört kişi, olay gecesi fabrikaya bombalı bir saldırı düzenlediklerini itiraf etmelerine karşın cinayetle ilgileri olmadığını ileri sürmektedirler. Tanıkların ifadelerine göre baskına beş kişi katılmıştır, ama beşinci kişiden hiçbir iz yoktur. Sanıkların avukatı beşinci kişiyi bulması için özel dedektif Kemal Kayankaya'yı görevlendirir... Daha Çok Bira yayınlandığında Jakob Arjouni (1964) yirmi üç yaşındaydı, ama son zamanlarda Alman dilinde yazılmış en iyi polisiye romanlara imzasını atmış ve çok yetenekli bir yazar olarak edebiyat dünyasında olağanüstü bir çıkış yapmıştı. Jakob Arjouni, polisiye roman türünün en saygın yazarları sayılan Raymond Chandler ve Dashiell Hammett'le karşılaştırılıyor. Arjouni, cinayet öyküleri anlatıyor, ama olayların nedenlerine, güç ve paranın yol açtığı yozlaşmaya da değiniyor ve bunu eğlendirerek, müthiş bir kara mizahla yapıyor. Jakob Arjouni'nin Frankfurt'ta özel dedektiflik yapan Türk asıllı kahramanı Kemal Kayankaya'nın serüvenlerini anlattığı kitapları daha şimdiden polisiye klasikleri arasına girdi...
İYİ Kİ DOĞDUN TÜRK
...1985 yılında yayınladığı İyi ki Doğdun Türk ile Almanya'da da polisiye roman yazılabileceğini kanıtladı. Yarattığı kahraman, Kemal Kayankaya, Dashiell Hammett'in Sam Spade'i, Raymond Chandler'ın Philip Marlowe'u ile karşılaştırıyor.Kemal Kayankaya, üçüncü kuşaktan bir Türk; annesi onu doğururken ölmüş, çöpçülük yapan babası bir araba altında kalıp ölünce bir alman aile tarafından evlat edinilmiş; hüzünlü ve yalnız bir dedektif.
BİR ADAM BİR CİNAYET
JAMES PATTERSON
James Patterson, 22 Mart 1947’de New York’ta doğdu. Manhattan Koleji’nden sonra master eğitimini Vanderbilt Üniversitesi’nde tamamladı. Günümüzün en iyi bestseller yazarlarından biri olan Patterson, “The Thomas Berryman Number” adlı kitabı ile Edgar Award En İyi Polisiye Roman Ödülü’nün sahibi oldu. Ayrıca “Öldüren Öpücük” adlı romanı sinemaya uyarlanan yazar yaşamını ailesi ile birlikte Palm Beach’te sürdürmektedir.
Kahramanı:
Dedektif Alex Cross
Dedektif Lindsay Boxer
TÜRKÇEDE JAMES PATTERSON ROMANLARI :
SAKLAMBAÇ(Hide and Seek -1996)
James Patterson önce New York Times'ın çok satan kitaplar listesinde 1 Numara olan 'Örümcek Ağı' adlı romanı yazdı. Sonra aynı listede yine 1 Numara olan 'Öldüren Öpücük' (Kiss The Girls) adlı romanı... Şimdi sıra, Amerika'daki ilk baskısı 250.000 olan yüksek tempolu ve soluk kesici romanı Saklambaç' ta (Hide and Seek) . James Patterson 'Saklambaç' ta sıfırdan başlayıp süperstar haline gelen şarkıcı, besteci ve şarkı sözü yazarı bir kadını; çalışmasıyla kendisine dünyanın en iyi futbolcusu unvanını kazandıran ve dünya kupasının heyecanını yaşatan bir erkeği; bu kadınla erkeğin tutkulu ve cinsellikle örülü aşklarını; kitabın sonunda kişiyi şoke eden gelişmeleri büyük bir yetkinlikle anlatıyor. Ve okurunu gecenin geç saatlerine kadar sürecek keyifli okumalara zorluyor.
ÖRÜMCEK AĞI (Along Came a Spider -1996)
Gary Soneji, Washington'da özel bir okulun sevilen bir öğretmenidir. Soneji aynı zamanda kendisine Lindbergh'in Oğlu adını veren bir katildir. Washington'un tüm asayiş güçlerini atlatacak insan şeklinde bir canavardır, -hatta yakalandıktan sonra bile...- Alex Cross psikoloji eğitimi görmüş siyah bir dedektiftir. Bir saplantısı vardır -Washington Gizli Servisi'nin beyaz bir kadın müfettişi ile yasak aşkı... ve bir görevi vardır: Dehşet kendi evine çok yaklaşmadan önce Gary Soneji'nin çılgınlığına neden olan şeyi bulmak.
Örümcek ağı yeni ufuklar açan psikolojik bir romandır... Gece kitabı elimden bırakamadım... Cross, doksanlı yılların en büyük dedektifidir.
- Ann Rule
Örümcek ağı zengin boyutlu bir baş karakter... Basit ve güçlü anlatım. Kitap, serüven severleri olduğu kadar insanı inceleyenleri de tatmin edecektir.
- Washington Post Book World
ÖLDÜREN ÖPÜCÜK (Kiss the Girls -1997)
ÖRÜMCEK AĞI'nın yazarından 1995 yılı Mega-Bestsller olan roman
Seri cinayetler işleyen acımasız iki katilin şansları dönmek üzereydi. "Casanova" Güneydoğu'daki üniversitelerden genç kadınları kaçırıyordu. "Beyefendi Ziyaretçi" Los Angeles'li kadınların korkulu rüyası olmuştu. En önemlisi, FBI her ikisinin, birbirleriyle haberleştiğini düşünüyordu. Sanki birbirleriyle yarışıyor gibiydiler. Hatta ortak çalışma olasılığı vardı; ama içlerinden biri sonunda geri dönülmez bir hata yaptı. Washington'da polis dedektifi Alex Cross'un Duke Üniversitesi'nde okuyan, en sevdiği yeğeni kaçırıldı. Son davasında çok yorulan ve yıpranan Cross, yeni bir cinayet davası için henüz hazır değildi. Ama bu kez seçim şansı yoktu. Çünkü dava tamamen kişiseldi.
RÜZGAR ESTİKÇE(When the Wind Blows -1999)
Frannie O'Neill, Colorado'da yaşayan genç ve başarılı bir veterinerdir. Kendisi gibi doktor olan kocası David'in esrarengiz ölümüyle yıkılan Frannie, bu olayı araştırmaya karar verir. Kısa bir süre sonra, garip bir ölüm vakası daha yaşanır ve sıradışı bir FBI ajanı olan Kit Harrison, genç kadını ziyarete gelir. Bir gece geç vakit, hayvan hastanesinin yakınlarındaki koruda, Frannie hayatının bundan sonraki bölümünü tamamen değiştirecek, şaşırtıcı ve bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir kıza rastlar. Kızın Adı Max'tir. Bitmez tükenmez bir enerjiye sahip on bir yaşındaki Max, Frannie ve Kit'i modern bilimin en şeytani ve insanlık dışı oyunlarından biriyle yüz yüze getirir.
SANSAR (Pop Goes the Weasel -2001 )
James Patterson'ın ünlü dedektifi Alex Cross yine iş başında; üstelik bu kez aşık. Karısının ölümünden sonra, mutluluğu nişanlısı Christine'de bulan Cross, yeniden doğmuş gibidir. Ama mutlu günler çabuk biter. Bir İngiliz diplomat olan Geoffrey Shafer, tüyler ürpertici seri cinayetler işlemeye başlamıştır çünkü.
Shafer aklını 'Dört Süvari' adlı bir bilgisayar oyununun gerçek yaşamdaki versiyonu ile bozmuş; taksi şoförü kılığına girip müşterilerini acımasızca öldüren bir psikopattır. Cross, Shaffer'ı yakalar, ama katil hem mahkeme salonunda, hem de dışarda mükemmel manevralarla adaleti şaşırtmayı büyük bir ustalıkla başarır. Üstelik Cross'un nişanlısı da ortadan kaybolmuştur. Alex Cross'un, bu ölümcül oyunda Shafer'le kozlarını paylaşmaktan başka çaresi kalmamıştır.
JACK & JİLL (2001)
Muhalif kişiliğiyle tanınan bir senatör, gece yarısı yatağında ölü bulunur. Polisin elinde ise tek bir ipucu vardır; esnatör cinayetinin yalnızca bir başlangıç olduğunu hissettiren gizemli bir imzadır bu; Jack&Jill... Polis, bu olayla meşgul olurken, bir cinayet daha işlenir. Bu kez kurban, acımasızca dövülmüş küçük bir kızdır ve ceset bir ilkokulun önüne atılmıştır. Üstelik ünlü cinayet dedektifi Alex Cross'un oğlu d aynı okulda okumaktadır. Cross, olayları çözmeye çalışırken sır dolu yeni cinayetler işlenir. Washington'da kimse güvende değildir artık. Ne çocuklar, ne büyükler, ne de politikacılar... Hatta ABD Başkanı bile tehdit altındadır. Peki, bu ikilinin çılgın fantezilerine Alex Cross, dur diyebilecek midir?
James Patterson'un fanatik okurlarının bile, Alex Cross'un başından geçenleri şaşkınlıkla okuyacakları bir roman. Sıkı durun!...
FATİMA'NIN SIRRI (2002)
Kathleen, ayrıcalıklı Newport, Rhode Island'dan; Colleen, yoksul ve ücra İrlanda köyünden... Atlantik'in farklı yakasında, hayatları büyük tehlike altında iki genç kız... İkisi de hamile!..
Anne Fitzgerald adındaki bir özel dedektif birdenbire hayatının olayıyla yüzleşir ve dünyayı kırıp geçirmekte olan korkunç salgın hastalıkları önleyebilecek bir mucize olasılığı ile bilimin keskinliği arasında kıstırılmış bulur kendini. Akla bile gelmeyecek bir felaketle karşı karşıya kaldığında, bir zamanların rahibesi ve şimdilerin psikoloji master'lı özel dedektifi Anne, insanlığın zorlu bir sınavdan geçirildiğine inanır.
"Fatima'nın Sırrı", adeta bir şok etkisi yaratıyor. Belirsizliğin, aşkın ve kıyamet günü kabuslarının nefes kesici birleşimi, milyonlarca Patterson hayranını koltuklarına çivileyecek...
KEDİ VE FARE (2003)
Gary Soneji adlı bir katil, Alex Cross'un Washington'daki evinin bodrumunda sabırla beklemektedir. Alex Cross'u ve ailesini öldürmeye gelmiştir. Bu, son yılların bir solukta okunan kitabının sadece başlangıcı. İnsanın kanını donduran iki katil. Bir tanesi, Alex Cross Amerika'nın doğu kıyısında faaliyet göstermekte, diğeriyse Avrupa'da ve Cross'un yegane saygıdeğer rakipleri olduğuna inanmaktadırlar. Ortada dolaşan cevapsız bir soru vardır: Alex Cross ölmek üzere mi?
3. DERECE (2004)
Dedektif Lindsay Boxer, komşusunun evinde gerçekleşen patlamanın ardından yardım için içeri girer. Burada üç ölüyle karşılaşır. Evde yaşayan bebek ise kayıptır. Olaydan sonra aynı katilin üç gün arayla cinayetlerine devam etmesi Boxer ve arkadaşlarını çözülmesi zor bir cinayet zincirinin içine sürükler. Katil aynı zamanda kendilerine Kadınların Cinayet Kulübü ismini verdiği dört arkadaştan birini kendisine hedef seçmiştir.
2. ŞANS (2nd Chance -2004)
Şüphenin ustası James Patterson, Kadınların Cinayet Kulübü'nü anlatan ikinci kitabıyla bizi korkutucu bir yeraltı dünyasına götürüyor.
San Francisco'yu sarsan seri cinayetler birbiriyle alakasız gibi görünmektedir. Ama dedektif Lindsay Boxer hepsinin arasında bir bağlantı olduğunu fark eder. Kadınların Cinayet Kulübü'ndeki arkadaşlarını yardıma çağırır ve patronlarıyla erkek meslektaşlarının gözden kaçırdığı bazı ipuçlarını değerlendirerek görünenin ardındakini keşfetmeye çalışır. Dedektif Lindsay, zaman içinde arkadaşları Chronicle'da çalışan gazeteci Cindy Thomas, Yerel Savcı Asistanı Jill Bernhardt ve tıbbi müfettiş Claire Washburn'un bir zincirin halkaları olduğunu keşfeder. Kurbanlar farklı yaşlardadır, farklı bölgelerde yaşar ve farklı silahlarla öldürülür. Ama aslında hepsi Lindsay'ın kalbini donduracak bir şekilde birbiriyle çok yakından ilişkilidir.
Kadınların Cinayet Kulübü'ndeki ortaklar katilin akıl almaz bir sebebi olduğunu keşfederler ve bu, bir sonraki hedefin içlerinden biri olmasına sebep olacaktır. Katil çok yakınlarına kadar girer ve onlara kaçamayacakları bir tuzak hazırlar. Eğer bayanların tahminleri yanlışsa sonuç öldürücü olacak ve ikinci bir şans elde etmek mümkün olmayacaktır. Olayların tümü yoğun bir şüphe duygusuyla işlenmiş. İkinci Şans, "gelmiş geçmiş en başarılı polisiye yazarlarından biri"nin elinden çıkan unutulmaz, acımasız ve şaşırtıcı bir gerilim romanı.
İLK ÖLÜM (2004)
James Patterson'un bugüne kadar yazdığı en gerilimli kitaba başlamak üzeresiniz. San Franciso'da yeni evli çiftleri delik deşik eden bir katil. Sahneye dört unutulmaz kadın giriyor, dört arkadaş: Polis departmanından cinayet müfettişi Lindsay, adli tıpçı Claire, savcı yardımcısı Jill ve San Franciso Chronicle gazetesinin suç masasından bir çaylak, Cindy. Cesaret, bilgi, yetenek, güç tek bir amaç etrafında birleşiyor: Akla gelebilecek en korkunç, en şeytani katili tuzağa düşürmek.
III. Dünya Savaşı çıkmamış, 9.1 şiddetinde bir deprem olmamış, Ebola Virüsü dünyayı kasıp kavurmamış ise tek seçeneğiniz var, oturup tek solukta okumak.
BALAYI (2005)
Ayın-Kitabı Kulübü ve dünya çapındaki başka 15 kitap kulübü yılın uluslararası macera kitabı olarak BALAYI' nı seçti.
Tüm yazarların en iyi eserim dedikleri yapıtları vardır. James Patterson'ın BALAYI kitabına hoş geldiniz.
Bütün erkekler tarafından arzulanmak ve bütün kadınlar tarafından kıskanılmak nasıl bir duygudur? Muhteşem. İşte Nora'nın hayalini kurduğu, uğruna çok çalıştığı ve asla taviz vermeyeceği yaşamı böyleydi.
Sizden Daha Önce De Sonunu Kimseye Anlatmamanız İstenmiştir:
O'Hara onu ilk gördüğünde mükemmel olduğunu düşünür. Görüntüsü, kariyeri, giysileri, farkındalığı, bilmişliği ve umutlandıran seksiliği. İşte bu mükemmellikler için erkekler sıraya giriyordur. Nora sadece onları cezp etmekle kalmaz, onları büyüler.
Ancak, balayı'nda başını da kimseye anlatmayın.
Peki, O'Hara neden Nora Sinclair'le bu kadar ilgileniyor? Nora' nın etrafındakilere esrarengiz şeyler olmaktadır-özellikle de erkeklere. O'Hara olaya daha yakından bakınca, onu cezp eden şeylerin içini korkuyla doldurduğunu fark eder ve Nora'yla ilgili tehlikeleri görür. Geçmişinin izah edilemez boşluklarında karanlık noktalar mı vardır? Onu daha fazla tanıdığında, adaleti mi sorgulayacak? Yoksa kendi öldürücü takıntılarıyla mı karşılaşacak?
CANKURTARAN (2005)
Florida'da tatil beldesinde cankurtaran olarak çalışan Ned Kelly, aklını başından alan, rüyalarının kadınıyla karşılaşır. Her şey mükemmeldir, ancak kadın en iyisine alışıktır, Ned ise zar zor geçinmeye. Kadın bu lüks otelde misafirdir, Ned ise sadece orada çalışmaktadır. Arkadaşları çok paralı bir iş teklif ettiklerinde Ned, gözcülük ve şoförlük yapmayı kabul eder. Plan basittir, zengin bir koleksiyoncunun evine girip tabloları çalacaklardır. Ancak soygun gecesi bazı şeyler yolunda gitmez. Ned'in ekibi tuzağa düşürülmüştür, daha kendilerini kimin oyuna getirdiğini düşünmeye zaman bulamadan, arkadaşlarının vahşice öldürüldüğünü öğrenir. Yalnızca Ned sağ kalmıştır ve şimdi FBI'ın ve katillerin bir numaralı hedefidir. Kimseye güvenemeyen Ned, arkadaşlarının öcünü almak, adını temize çıkarmak ve en sevdiği insanlar arasında onu öldürmek isteyenin kim olduğunu bulmak için ümitsiz bir mücadeleye girişir.
MARY MARY (2006)
Müdür aradığında, FBI ajanı Alex Cross ailesiyle birlikte Disneyland'da tatildedir. Ünlü bir artist Beverly Hills'deki evinin önünde vurulmuştur. Bu olaydan kısa bir süre sonra, Los Angeles Times editörlerinden biri, cinayeti en ince ayrıntısına kadar anlatan bir e-posta alır. Çok geçmeden Alex bunun tek olay olmadığını öğrenir. Mary Smith adıyla bilinen katil, bunu daha önce de yapmıştır ve tekrar öldürmeyi planlamaktadır.
Bu dava en başından Alex'in daha önce karşılaştıklarına hiç benzememektedir. Bütün bunlar, takıntılı bir hayranın ya da reddedilmiş bir oyuncunun planı mı, yoksa çok daha ürkütücü bir şeyin parçası mıdır? Şimdi, Hollywood'un ünlü isimleri, Mary'nin listesinde sıradaki olmanın korkusu içindedir. Mary dondurucu bir e-posta daha göndermeden, olaylara ilişkin bir model oluşturmaya çalışan L.A. Polisi'yle FBI'ın kapışması, davanın tehdit edici boyutlara varmasına neden olur.
Beklenmedik gelişmelerle dolu olan Mary, Mary James Patterson'ın bugüne kadar yazdığı en popüler romanlardan birisi.
LONDRA KÖPRÜLERİ (London Brigdes -2006)
Güpegündüz gelen bir gurup asker esrarengiz bir şekilde Sunrise vadisi, Nevada'da yaşayan herkesi tahliye eder.Dakikalar sonra gerçekleşen korkunç patlamada evler, arabalar ve oyun parkları harap olur. Vadi sadece saniyeler içinde yok olmuştur.
Bir solukta okuyacağınız, patlamalarla dolu ve tek kelimeyle şok edici bir gerilim romanı olan Londra Köprüleri, Alex cross 'u bu roman türünün belki de en başarılı karakterlerinden biri yapıyor.
- Dallas Morning News-
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
JEAN-CHRİSTOPHE GRANGÉ
Fransız yazar Jean-Christophe Grangé 1961’de Paris’te doğdu. Serbest gazeteci olarak çeşitli haber ajansları ve gazeteler için çalıştı. "Paris-Match" için gezi-macera röportajları, "Figaro Magazine" için bilimsel röportajlar hazırladı. Leyleklerin göçü üzerine hazırladığı yazı dizisinden esinlenen "Leyleklerin Uçuşu" adlı ilk romanı 1994’te yayımlandı. Bu kitap sekiz bölümlük bir TV dizisi haline getirildi. Fransa’da 450 000 adet satan ve dünyada 20 dile çevrilen "Kızıl Nehirler" yazarın ikinci romanı. Grangé’nin üçüncü romanı "Taş Meclisi" ise eylül 2000’de çıktı ve yalnız Fransa’da kısa sürede 150 000 adet sattı. Fransız Polisiye - Gerilim Yazarı Jean Christophe Grange'nin Üç Romanı Sinemaya Uyarlandı.
Dedektifi : Komiser Niemans
GRANGÉ ROMANLARI :
KIZIL NEHİRLER (Les Rivieres pourpres) - 2001
Biz Efendileriz, Biz Köleleriz.
Biz Her Yerdeyiz, Hem De Hiçbir Yerde,
Biz Karar Verenleriz.
Kızıl Nehirlerin Hakimiyiz.
Kalbinize güvenmiyorsanız ya da ocakta yemeğiniz varsa, bu kitabı okumaya başlamayın. Grange'nin sınır tanımayan hayal gücü, sürekli artan gerilim, etkileyici karakterler, birbirinden korkunç cinayetler; hepsi daha ilk satırlardan itibaren size hükmedecek...
"Kızıl Nehirler" sadece Fransa'da 450 000 sattı ve 20 dile çevrildi.
Soluk kesen bir tempo.İnsanı hemen saran bir hikaye. Çok gerçekçi şiddet sahneleri. İki sıradışı insanın çevrinde gelişen olaylar, bir enerji dolu, tecrübeli bir polis, diğeri sokaklardan gelme Mağripli bir çaylak..."İnsan daha ilk sayfalardan itibaren sarsan, altüst eden, yatan o kitaplardan biri. Sizi sürekli olarak gerilimin sınırlarından dolaştıracak; akkor haline gelmiş bir telin üzerinde yürüyormuş hissi verecek kusursuz bir tbriller."
TAŞ MECLİSİ (Le Concile de pierre ) - 2001
Jean Chirstophe Grange, "Kızıl Nehirler"in ardından "Taş Meclisi"yle yine sahnede. Gerçekten şaşırtıcı bir hayal gücü... Dayanılmaz bir gerilim... Fiziksel ve psikolojik şiddek... Parapsikoloji.. Şamanizm..Telapatiyle gerçekleştirilen bir trafik kazası.. Esrarengiz akapunkturcu... Türk ve Moğol şamanlarının mirasçıları arasındaki savaş... Mucizevi tedaviler, ani ölümler... Bilimsel referansları, polisiye vakaları ve parapsikolojik olguları etkileyici bir psikolojik atmosfer içinde birleşen bir hikaye. Eski Sovyetler Birliği'nin gömülmüş sırları, nükleer füzyon, Mayıs 68'in hala varlığını sürdüren derin izleri, peş peşe bulunan ipuçları. Kurbanların cellat, kahramanların hep kötü olduğu fantastik bir gerilim.....
LEYLEKLERİN UÇUŞU (Le vol des cigognes) -2002
Göçmen kuşlardır leylekler. Her bahar Avrupa'ya gelir, yaz sonunda tekrar Afrika'ya doğru yola çıkarlar. Ama bu yıl geri dönmeyecekler.. Louis Antioche'un kayıp leyleklerin sırrını çözmek için çıktığı yolculuk kısa sürede kabusa dönüşür. Parçalanmış cesetler, nereden çıktığı belli olmayan katiller... Arayışı onu, Bulgaristan'daki Çingene mahallerinden işgal altındaki toprakların güneşte kavrulan kibutzlarına, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin balta girmemiş ormanlarından Kalküta'nın araka sokaklarına kadar götürecektir. Hatta cehenneme kadar..
KURTLAR İMPARATORLUĞU (L'Empire des Loups) - 2003
Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek. Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca.. Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi, Paris'i kana boyayan Türk mafyası..
SİYAH KAN (La Ligne Noir) - 2004
Yazarın bir yıl gibi kısa bir sürede kaleme aldığı kitap serbest dalış şampiyonu bir katil ile eski paparazzi, kötülük fikrine ve kaynağına takıntılı bir gazeteciyi karşı karşıya getiriyor. Katil hapiste… Ama daha önce Kamboçya, Tayland, Malezya’da kan dökmüş. Kadınların kanı… Gazetecinin onunla temasa geçmek için oynadığı oyun romanın temelini oluşturuyor. Ama katil bu yemi bir süre sonra yutmuyor. İşte gerçek heyecan da orada başlıyor. Kim av, kim avcı, birbirine karışıyor. Grangé hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman "Siyah Kan".
ZENER'İN LANETİ – SİBYLLE (Bir Çizgiroman)
Yer: Paris. Yıl: 1968. Henüz Mayıs Olayları başlamamış. Öngörü yeteneği olan genç bir kadın, parapsikoloji alanında uzman bir profesöre yakınlaşmanın yollarını arar ve bulur. Sonunda onun deneği olmuştur. Ancak çalışmalar sonucunda gördüğü kâbuslar onu şüphelendirir. Profesörü ve onun Zener projesi adını verdiği çalışmalarını araştırmaya başlar. Denek olarak kullanılan tek insan olduğunu fark eder. Bu çalışma aslında farelerle yapılmaktadır. Gizem işte bu noktadan itibaren çözülmeye başlayacak, heyecanın dozu da artacaktır. "Zener’in Laneti" ilk cildi "Sibylle"le okuyucularıyla buluşuyor. Gerilim edebiyatının ustası Jean-Christopher Grangé’nin kaleminden çıkan kitabı, ünlü çizgi romanların yaratıcısı Phillippe Adamov resimlemiş. Çizgi roman severler Doğan Kitap’ın bu yeni dizisiyle keyifli anlar yaşayacaklar.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
JULİEN SALMON
Julien Salmon 1972 yılında Fransa'da Amien’de doğdu. “Mükemmel Cinayetler” Polis Akademisi’den mezun olan polis-yazarın ilk romanı. Halen Kuzey Fransa’da Abbeville’de polis komiseri olarak görev yapıyor.
MÜKEMMEL CİNAYETLER
Gerçek ile sanrının birbirine karıştığı 'Mükemmel Cinayetler'in kahramanı Paul de Dardanie’nin hayali, cinayette mükemmeliyeti yakalamaktır. Genç bir komiser adayı olan Dardanie, tuhaf düşlerini, sürekli dinlediği Mozart’ın 'Reqiuem'iyle ve şarapla besler; olağanüstü duygusallığı, en sevdiği kadının onun terk edişiyle dönüşüme uğrar. Artık sevdiği herkes için cinayet planları yapan bir katil adayıdır. Yaratıcı, zeki ve titiz bir komiser adayı olan Dardanie’nin bundan sonraki amacı suç tarihine izini düşürmektir. Yegâne sırdaşı, yaptığı her şeyi not ettiği gizli defteridir. Defter, Dardanie'yle ilgili her şeyi içerir; cinayet planlarını ve işlenen suçların tüm detaylarını... Gerilim giderek yükselirken roman umulmadık yollara sapar...
'Mükemmel Cinayetler'in gerilimli ve mükemmel kurgusunun yanı sıra çok önemli bir özelliği var, yazarının da tıpkı kahramanı gibi bir polis komiseri olması. Julien Salmon, meslekî deneyimlerini, romanını kurgularken rahatça kullanmış ve romanı kahramanının notlarıyla oluşturmuş. Notların içeriğiyse, nevrotik bir hastanın yarattığı, kimi zaman çok gerçekçi, kimi zamansa saçma olarak nitelendirilebilecek olaylarla örülü. İncelikle işlenen kanlı cinayetler bir tür sanatsal zarafet taşıyor.
Okuyucuyu sürekli şaşırtan keskin dönüşlerle ivme kazanan 'Mükemmel Cinayetler' son satırına dek gizini korumayı başaran bir roman. Julien Salmon’un klasik kurguların çok dışında bulunan kitabı yayımlandığında Fransız edebiyat çevrelerinde anlatımı sınır tanımayan bir kara mizah örneği olarak tanımlanmıştı. Türk okuyucuların da bu romandan keyif alacakları kesin.
KARİN SLAUGHTER
Karin Slaughter Georgia Eyaleti'nin küçük bir kentinde büyüdü; çocukluğundan beri kısa hikayeler ve romanlar yazıyor. Çok satan Körbakış ve Acı Öpücük romanlarının yazarıdır ve şu an Grant Bölgesi serisinin dördüncü kitabı olan Unutulmaz'ı yazıyor.
YAZARIN ROMANLARI :
KÖRBAKIŞ (2003)
Georgia eyaletinin sakin bir şehri olan Heartsdale'de çocuk doktorluğu ve adli tabibliği bir arada yürüten Sara Linton, öğle yemeği için gittiği bir restoranın tuvaletinde genç profesör Sybil Adams'ı can çekişirken bulur. sara, tecavüz edilmiş ve vahşice doğranmış olan kadını kurtarmaya çalışır ancak başaramaz ve eski kocası, polis şefi Jeffrey Tolliver'ı olay yerine çağırır. Jeffrey, soruşturmayı şehrin tek kadın dedektifi olan Lena Adams'la birlikte yürütür. Aynı zamanda kurbanın ikiz kardeşi olan Lena da adaletin bir an önce yerini bulması için katilin peşine düşer.
Ancak tesadüfler kadar tecavüzler ve cinayetler de son bulmaz. Katil tuhaf bir biçimd