karaca
01-06-05, 08:28
ANZAK'LI ÖMER
1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup, ihtisas yapmak
üzere
ABD ye giden doktor Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hastanede başından
geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil.
Newyork'ta Medical Center Hospital adlı bir hastanede görev almıştım.
Fakat vazifem, kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
çekmek gibi işler. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki, yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim, yaşlıca bir adam. Tahminen 75 yaşlarında. Tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
-Kan vereceğim, kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde, üstelik kansızdı. Elimde kan
torbası da var tabii ki. Pazusunu açtım, baktım pazusunda dövme şeklinde
bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim, kendisine sormadan
edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarı kaldırarak, hayır manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum.
-Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
-Aldırma, işte öylesine bir şey dedi.
Ben yine ısrarla dedim ki;
-Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu
benim milletimin bayrağı, benim bayrağım.
Bu söz üzerine gözlerini açtı, derin derin yüzüme baktı ve mırıltı
halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk'üm.
İhtiyar, gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
-Yıl 1915. Sen hatırlar mısın o yılları? Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün hırıstiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım, Avustralya Anzak'larından... İngiliz'ler bizi toplayıp dediler ki;
"Barbar Türk'ler hırıstiyan dünyasını yakıpyıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup
üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir."
Biz de inandık, sözlerine vaadlerine. Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı ihtiyar Anzak anlatmaya devam ediyordu:
-Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türk'lere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman. Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük, atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye götürdüler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki, denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda, bizden de Türklerden de yüzlerce insan, hayatının
baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti
uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok üstün olduğumuz gibi,
sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk bakışta zannediyordum ki, İngilizlerin bize anlattığı gibi,
Türkler barbarlıktan öyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı
söyleyeyim:
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar
taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda, başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık, yaşlı Avustralya'lıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anlarını anlatırken, hastalığına rağmen tir tir titremeğe başlamıştı.
Devam etti:
-Gözlerimi açtığımda, kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize, Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, yaramı sarmışlar, bana da hiç öyle öfkeli
bakmıyorlar. Kendime geldim iyice. Bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden
ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki, onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip, bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu.
Dedim ki; kendi kendime:
-Bu adamlar şimdi isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin
gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye
savaşıyorum ben. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış,
ne kadar Türk düşmanıymış." Diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda
etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm, durdum, günlerce... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette
Türk milletini ömür boyu unutmamak için, koluma bu, dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
-Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken, yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde, yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken, bir Türk'le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle, "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?
-Babam, müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Yahu senin adın müslüman adı mı?
-Evet müslüman adı,
Deyince , yüzüme baktı, baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani
olmak istedim. Israr etti. Ama niye Israr ediyordu? İhtiyarın Israrına dayanamayıp, yatakta oturmasına yardım ettim.
Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki; -Senin adın güzelmiş. Benim
adım şimdiye kadar Mr.Josef Miller idi. Şimdiden sonra Anzak'lı Ömer
olsun.
-Olsun!
-Peki doktor, beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?
Şaşırdım. Nasıl da birden bire müslüman olmaya karar vermişti? Meğer
o yaşa gelinceye kadar, içten içe hep düşünüyormuş da, kimseyle
konuşamadığı için, soramadığı için söyleyemiyormuş.
-Tabii , müslüman olmak çok kolay,
Dedim. Sonra kendisine, imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti.
Hem kelimei şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri, içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için, kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan, bu yaşlı gönlü duygulandırmıştı. Mırıldandı:
-Siz müslümanlar tesbih çekersiniz. Bana da bir tesbih bulsan da, ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki, dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım, hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti:
-Beni yalnız bırakma olur mu?
-Ne gibi Ömer amca!
-Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti, tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:
"-Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu" Hemen yukarı çıktım. Odasına
vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzak'lı Ömer, son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelimei şahadet söylettirdim. O
şekilde kucağımda ruhunu teslim etti. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyliyeyim, ağladım...
BU GERÇEK OLAY EKREM ŞAMA'NIN YAZDIĞI "ŞU BOĞAZ HARBİ" İSİMLİKİTAPTAN ALINMIŞTIR...
------------------------------------
arkadaşlar sabah sabah yemin ediyorum ki ağladım ve düzenlemeye fırsat bulamadım mazur görün....
1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup, ihtisas yapmak
üzere
ABD ye giden doktor Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hastanede başından
geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil.
Newyork'ta Medical Center Hospital adlı bir hastanede görev almıştım.
Fakat vazifem, kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
çekmek gibi işler. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki, yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim, yaşlıca bir adam. Tahminen 75 yaşlarında. Tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
-Kan vereceğim, kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde, üstelik kansızdı. Elimde kan
torbası da var tabii ki. Pazusunu açtım, baktım pazusunda dövme şeklinde
bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim, kendisine sormadan
edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarı kaldırarak, hayır manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum.
-Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
-Aldırma, işte öylesine bir şey dedi.
Ben yine ısrarla dedim ki;
-Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu
benim milletimin bayrağı, benim bayrağım.
Bu söz üzerine gözlerini açtı, derin derin yüzüme baktı ve mırıltı
halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk'üm.
İhtiyar, gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
-Yıl 1915. Sen hatırlar mısın o yılları? Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün hırıstiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım, Avustralya Anzak'larından... İngiliz'ler bizi toplayıp dediler ki;
"Barbar Türk'ler hırıstiyan dünyasını yakıpyıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup
üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir."
Biz de inandık, sözlerine vaadlerine. Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı ihtiyar Anzak anlatmaya devam ediyordu:
-Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türk'lere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman. Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük, atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye götürdüler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki, denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda, bizden de Türklerden de yüzlerce insan, hayatının
baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti
uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok üstün olduğumuz gibi,
sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk bakışta zannediyordum ki, İngilizlerin bize anlattığı gibi,
Türkler barbarlıktan öyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı
söyleyeyim:
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar
taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda, başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık, yaşlı Avustralya'lıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anlarını anlatırken, hastalığına rağmen tir tir titremeğe başlamıştı.
Devam etti:
-Gözlerimi açtığımda, kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize, Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, yaramı sarmışlar, bana da hiç öyle öfkeli
bakmıyorlar. Kendime geldim iyice. Bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden
ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki, onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip, bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu.
Dedim ki; kendi kendime:
-Bu adamlar şimdi isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin
gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye
savaşıyorum ben. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış,
ne kadar Türk düşmanıymış." Diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda
etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm, durdum, günlerce... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette
Türk milletini ömür boyu unutmamak için, koluma bu, dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
-Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken, yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde, yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken, bir Türk'le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle, "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?
-Babam, müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Yahu senin adın müslüman adı mı?
-Evet müslüman adı,
Deyince , yüzüme baktı, baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani
olmak istedim. Israr etti. Ama niye Israr ediyordu? İhtiyarın Israrına dayanamayıp, yatakta oturmasına yardım ettim.
Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki; -Senin adın güzelmiş. Benim
adım şimdiye kadar Mr.Josef Miller idi. Şimdiden sonra Anzak'lı Ömer
olsun.
-Olsun!
-Peki doktor, beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?
Şaşırdım. Nasıl da birden bire müslüman olmaya karar vermişti? Meğer
o yaşa gelinceye kadar, içten içe hep düşünüyormuş da, kimseyle
konuşamadığı için, soramadığı için söyleyemiyormuş.
-Tabii , müslüman olmak çok kolay,
Dedim. Sonra kendisine, imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti.
Hem kelimei şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri, içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için, kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan, bu yaşlı gönlü duygulandırmıştı. Mırıldandı:
-Siz müslümanlar tesbih çekersiniz. Bana da bir tesbih bulsan da, ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki, dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım, hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti:
-Beni yalnız bırakma olur mu?
-Ne gibi Ömer amca!
-Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti, tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:
"-Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu" Hemen yukarı çıktım. Odasına
vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzak'lı Ömer, son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelimei şahadet söylettirdim. O
şekilde kucağımda ruhunu teslim etti. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyliyeyim, ağladım...
BU GERÇEK OLAY EKREM ŞAMA'NIN YAZDIĞI "ŞU BOĞAZ HARBİ" İSİMLİKİTAPTAN ALINMIŞTIR...
------------------------------------
arkadaşlar sabah sabah yemin ediyorum ki ağladım ve düzenlemeye fırsat bulamadım mazur görün....