Original
23-01-07, 01:48
İspanya'da Araplar tarafından kurulan Endülüs İslam Devleti'nin 13. yüzyıldan itibaren gerilemeye başlamasıyla birlikte Muhammed İbn'ül Ahmer adlı kumandan, devletin idare merkezini Kurtuba'dan (Cordoba) Gırnata'ya (Granada) nakletti ve 1232 yılında burada "Beni Ahmer Devleti"ni kurdu. Bu devlete "Beni Nasr Devleti" de denir. Bu devlet zamanında Endülüs'te yapılan en güzel eser Elhamra Sarayı'dır.
Elhamra, Gırnata'ya hakim bir tepe üzerindeki düzlükte, savunma kalesi ve saray olarak yapılmıştır. Bu yüzden dışarıdan biraz hantal görünür. Fakat hantal kale duvarlarının içinde eşsiz güzellikte bir sarayla karşılaşılır. Duvarlarında kırmızı tuğla, damında kırmızı kiremit kullanıldığı için adına da Elhamra, yani "Kırmızı" denmiştir.
Nasri hükümdarları yeni yapılarla kaleyi büyüttüler. Böylece Elhamra, saray ve köşklerden kurulmuş bir topluluk haline geldi. Sarayların içi kadar avluları da güzeldir. Bunlardan en güzelleri uzun bir havuzla süslü olan El-Bürke Avlusu, döşemesi mermer kaplı Meksuar Avlusu ve Arslanlı Avlu'dur.
Arslanlı Avlu, 1354-1359 yılları arasında hüküm süren V. Muhammed zamanında yapılmıştır. Avlunun ortasındaki 12 arslan, ağır ve yuvarlak bir havuz yalağını destekler. Havuzun ortasındaki fıskiyeden fışkıran sular, çevredeki revakların kemerlerine benzer kıvrımlar yaparak dökülürler. Birbirine dik olan Arslanlı Avlu ile El-Bürke Avlusu'nun etrafındaki salonlar eşsiz güzelliktedir. Birinci avlu 36 metre uzunluktadır. Bu avlunun iki büyük kenarı üzerine açılmış karşılıklı kapılardan yan salonlara geçilir. Avlunun kuzey ve güneyinde bulunan yedi kemerli galerinin süslemeleri gözkamaştırıcı güzelliktedir. Avlunun kuzey kenarındaki kapısından bir dehlize ve oradan da Elçiler Divanhanesine geçilir. Bu salonun kenarları 11,24 metre, yüksekliği 18 metre, duvarlarının kalınlığı ise 3 metredir. Bu kalınlık yüzünden pencereler birer oda görünüşündedir.
Elhamra Sarayı, zarif ve zengin süslemeleri, bahçeleri ve havuzlarıyla bir şiir gibidir. Fakat Charles-Quint (Şarlken) Endülüs'ü zaptedince sarayın bir bölümünü yıktırdı ve yerine Rönesans üslubunda bir saray yaptırmak istedi. 1522'deki bir depremde, 1590'daki bir patlamada saray bir miktar daha hasar görmüştür. Ancak, 19. yüzyıl ortalarından itibaren korunmaya alınmış ve günümüze dek gelebilmiştir.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
İslam dünyasının en görkemli merkezlerinden biri Avrupa’da İspanya olmuştur. Burada kurulan Müslüman Endülüs Devleti, tüm Avrupa’nın en modern ve gelişmiş ülkesi haline gelmiştir. Tarihi kaynaklarda başkent Kordoba’nın, olağanüstü mimarisi, bakımlı ve ışıklı sokakları, kütüphaneleri, hastaneleri ve saraylarıyla göz kamaştırıcı bir görünümde olduğu anlatılmaktadır. Paris, Londra gibi büyük Avrupa kentlerinin ise kirli, karanlık ve bakımsız olduğu tasvir edilmiştir. İngiliz tarihçi John W. Draper Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları üstün medeniyeti şöyle anlatmıştır:
700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.1
Kordoba’ya gelen Avrupalı Hıristiyanlar, şehirde gördükleri büyük ihtişam, kültür ve sanat karşısında hayranlık duymuşlardır. Kordoba’ya duyulan bu hayranlığı belirten bir başka görüş ise şöyledir:
9. ve 10. yüzyılda Kordoba kenti Avrupa’daki en büyük kentlerden biri ve en çekicisiydi. Şehre gelen insanların tasvirleri var elimizde. Bütün bu çiçekler, bu açık caddeler, bu harika ışıklandırma... Kuzey şehirleri ise karanlıktı. Sadece Kordoba’da temiz içme suyu vardı, insanlar büyük evlerde yaşıyordu. Paris’te ise insanlar nehir kenarındaki küçük kulübelerde yaşamaktaydı.
Kordoba’nın ihtişamından günümüze kalan çok az eserden biri, bugün kentin merkezinde yer alan Katolik Katedrali’dir. Bu katedral gerçekte bir camidir ve sonradan kiliseye çevrilmiştir. Caminin içi ise çok estetik bir mimari anlayışın göstergesi olmuştur. Kordoba’ya gelen Hıristiyan gezginler gördükleri muhteşem manzaralar karşısında hayran kalmışlardır.
10. yüzyılda Horotzwither isimli Sakson kökenli bir rahibe, Kordoba’yı ’dünyanın süsü’ olarak tanımlamış, bu şehirden gerçekten çok etkilendiğini belirtmiştir.
Endülüs’ün en görkemli yapılarından biri de, İslam sanatının ve estetiğinin harikulade örneklerini barındıran El Hamra Sarayı’dır. Sarayın her detayında, İslam ahlakının insanlara kazandırdığı ince zevk görülebilmektedir. El Hamra’nın bahçeleri, yerçekiminden yararlanılarak yapılan kompleks fıskiye sistemleri ile donatılmıştır. Kuran’da yer alan cennet tasvirleri, El Hamra’yı inşa eden Müslümanların ilham kaynağı olmuştur.
Müslümanlar mimarinin yanında giyim kalitesi ve zevki açısından da dünyanın en ileri medeniyetine sahip olmuşlardır. Müslümanların tekstil tezgahlarında, o güne kadar görülmemiş güzellikte kumaşlar üretilmiştir. Avrupalıların giysileri, İslam dünyasının ürünleri karşısında son derece sönük kalmıştır. Bu nedenle İslam ülkelerinde üretilen kumaş ve giysiler, Avrupalılar arasında en büyük lüks ve statü sembolü haline gelmiştir. Hatta Müslümanların o dönemde dünyanın modasını da belirlediği bilinmektedir.
Bunun yanı sıra İslam ahlakının getirdiği temizlik anlayışı sayesinde Avrupalılar, banyo yapmayı ve sabun kullanmayı dahi Müslümanlardan öğrenmişlerdir.
Elhamra, Gırnata'ya hakim bir tepe üzerindeki düzlükte, savunma kalesi ve saray olarak yapılmıştır. Bu yüzden dışarıdan biraz hantal görünür. Fakat hantal kale duvarlarının içinde eşsiz güzellikte bir sarayla karşılaşılır. Duvarlarında kırmızı tuğla, damında kırmızı kiremit kullanıldığı için adına da Elhamra, yani "Kırmızı" denmiştir.
Nasri hükümdarları yeni yapılarla kaleyi büyüttüler. Böylece Elhamra, saray ve köşklerden kurulmuş bir topluluk haline geldi. Sarayların içi kadar avluları da güzeldir. Bunlardan en güzelleri uzun bir havuzla süslü olan El-Bürke Avlusu, döşemesi mermer kaplı Meksuar Avlusu ve Arslanlı Avlu'dur.
Arslanlı Avlu, 1354-1359 yılları arasında hüküm süren V. Muhammed zamanında yapılmıştır. Avlunun ortasındaki 12 arslan, ağır ve yuvarlak bir havuz yalağını destekler. Havuzun ortasındaki fıskiyeden fışkıran sular, çevredeki revakların kemerlerine benzer kıvrımlar yaparak dökülürler. Birbirine dik olan Arslanlı Avlu ile El-Bürke Avlusu'nun etrafındaki salonlar eşsiz güzelliktedir. Birinci avlu 36 metre uzunluktadır. Bu avlunun iki büyük kenarı üzerine açılmış karşılıklı kapılardan yan salonlara geçilir. Avlunun kuzey ve güneyinde bulunan yedi kemerli galerinin süslemeleri gözkamaştırıcı güzelliktedir. Avlunun kuzey kenarındaki kapısından bir dehlize ve oradan da Elçiler Divanhanesine geçilir. Bu salonun kenarları 11,24 metre, yüksekliği 18 metre, duvarlarının kalınlığı ise 3 metredir. Bu kalınlık yüzünden pencereler birer oda görünüşündedir.
Elhamra Sarayı, zarif ve zengin süslemeleri, bahçeleri ve havuzlarıyla bir şiir gibidir. Fakat Charles-Quint (Şarlken) Endülüs'ü zaptedince sarayın bir bölümünü yıktırdı ve yerine Rönesans üslubunda bir saray yaptırmak istedi. 1522'deki bir depremde, 1590'daki bir patlamada saray bir miktar daha hasar görmüştür. Ancak, 19. yüzyıl ortalarından itibaren korunmaya alınmış ve günümüze dek gelebilmiştir.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
İslam dünyasının en görkemli merkezlerinden biri Avrupa’da İspanya olmuştur. Burada kurulan Müslüman Endülüs Devleti, tüm Avrupa’nın en modern ve gelişmiş ülkesi haline gelmiştir. Tarihi kaynaklarda başkent Kordoba’nın, olağanüstü mimarisi, bakımlı ve ışıklı sokakları, kütüphaneleri, hastaneleri ve saraylarıyla göz kamaştırıcı bir görünümde olduğu anlatılmaktadır. Paris, Londra gibi büyük Avrupa kentlerinin ise kirli, karanlık ve bakımsız olduğu tasvir edilmiştir. İngiliz tarihçi John W. Draper Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları üstün medeniyeti şöyle anlatmıştır:
700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.1
Kordoba’ya gelen Avrupalı Hıristiyanlar, şehirde gördükleri büyük ihtişam, kültür ve sanat karşısında hayranlık duymuşlardır. Kordoba’ya duyulan bu hayranlığı belirten bir başka görüş ise şöyledir:
9. ve 10. yüzyılda Kordoba kenti Avrupa’daki en büyük kentlerden biri ve en çekicisiydi. Şehre gelen insanların tasvirleri var elimizde. Bütün bu çiçekler, bu açık caddeler, bu harika ışıklandırma... Kuzey şehirleri ise karanlıktı. Sadece Kordoba’da temiz içme suyu vardı, insanlar büyük evlerde yaşıyordu. Paris’te ise insanlar nehir kenarındaki küçük kulübelerde yaşamaktaydı.
Kordoba’nın ihtişamından günümüze kalan çok az eserden biri, bugün kentin merkezinde yer alan Katolik Katedrali’dir. Bu katedral gerçekte bir camidir ve sonradan kiliseye çevrilmiştir. Caminin içi ise çok estetik bir mimari anlayışın göstergesi olmuştur. Kordoba’ya gelen Hıristiyan gezginler gördükleri muhteşem manzaralar karşısında hayran kalmışlardır.
10. yüzyılda Horotzwither isimli Sakson kökenli bir rahibe, Kordoba’yı ’dünyanın süsü’ olarak tanımlamış, bu şehirden gerçekten çok etkilendiğini belirtmiştir.
Endülüs’ün en görkemli yapılarından biri de, İslam sanatının ve estetiğinin harikulade örneklerini barındıran El Hamra Sarayı’dır. Sarayın her detayında, İslam ahlakının insanlara kazandırdığı ince zevk görülebilmektedir. El Hamra’nın bahçeleri, yerçekiminden yararlanılarak yapılan kompleks fıskiye sistemleri ile donatılmıştır. Kuran’da yer alan cennet tasvirleri, El Hamra’yı inşa eden Müslümanların ilham kaynağı olmuştur.
Müslümanlar mimarinin yanında giyim kalitesi ve zevki açısından da dünyanın en ileri medeniyetine sahip olmuşlardır. Müslümanların tekstil tezgahlarında, o güne kadar görülmemiş güzellikte kumaşlar üretilmiştir. Avrupalıların giysileri, İslam dünyasının ürünleri karşısında son derece sönük kalmıştır. Bu nedenle İslam ülkelerinde üretilen kumaş ve giysiler, Avrupalılar arasında en büyük lüks ve statü sembolü haline gelmiştir. Hatta Müslümanların o dönemde dünyanın modasını da belirlediği bilinmektedir.
Bunun yanı sıra İslam ahlakının getirdiği temizlik anlayışı sayesinde Avrupalılar, banyo yapmayı ve sabun kullanmayı dahi Müslümanlardan öğrenmişlerdir.