kanunsuz
02-11-06, 01:05
Tüm Zamanlar İçin Türk Düşmanlığı
Yıllardır bir Ermeni soykırımı kampanyasıdır sürdürülüyor. Bu kampanya dün veya bugün ve sadece Türkiye’ye yönelik olarak başlatılmadı. Bütün Türk Dünyasına karşı dünya çapında yüzyıllardan beri yapılmaktadır…
İslamiyet öncesinde Azerbaycan topraklarında, kaynaklarda Aran veya Ağvan olarak geçen güçlü bir devlet vardı. 26 boydan oluşan halkının kahir ekseriyeti Türk’tü. Eski kaynaklara vakıf olanlar biliyor, İslamiyet’in Güney Kafkasya’ya yayılmaya başladığı ilk yıllarında Ermeniler, Hilafet nezdinde kendi konumlarını pekiştirmek ve Arap kıyımlarından kendilerine pay çıkarmak için, Güney Kafkas halklarının ortaklaşa direnişini sıfırlayan bir entrika başlattılar. Bilindiği üzere Araplar işgal ettikleri bölgelerde “ehli-kitap” olan halkları, yani Hıristiyan ve Musevileri zorla İslamlaştırmıyorlardı. Hıristiyanlığı kabul eden ilk halklardan olan ve Gürcülerle aynı mezhebi paylaşan Ağvan halkı da bu durumdan yararlanmaktaydı. Fakat Ermeniler, Gürcülere ve Türklere karşı aralıksız sürdürdükleri mücadelede yeni ve güçlü bir müttefik kazanabileceklerini fark edince harekete geçtiler ve Arap yardakçılığına soyundular. Kendilerinin gerçek Hıristiyan olduklarını, Ağvan Türklerinin ise Rafızi ve Batınî, aslında ise Şamanist olduklarını ve tevhidi kabul etmediklerini Ermeni kilisesi aracılığıyla Araplara ileterek onları ikna ettiler. Dönemle ilgili kaynaklar, özellikle de Ermeni kaynakları, Türklere karşı Araplar ve Ermeni kilisesi tarafından gerçekleştiren kıyımlara geniş yer vermektedir. Zaten yeterince acımasız olan Arap orduları ve papazların yönlendirdiği Ermeni derebeylerinin emrindeki çeteler Ağvan halkını yok etmek ve geriye kalanlarını da sindirmekle yetinmemiş, tapınakları yıkılmasını, kutsal bilinen ağaçların kesilmesini ve “pir” adlandırılan yatırların da tahrip edilmesini sağlamıştır. Bu durumda kıskaca alınmış olan Ağvanlıların, kendi soydaşlarına yüz tutarak Hazar İmparatorluğu ile işbirliğine girmesi bir tesadüf eseri değildir. Birkaç yüzyıl sonra Ermeniler yeni bir süper gücün –Türk-Moğol İmparatorluğunun– yükseldiğini fark edince (bu defa dinsel ve ekonomik motifleri kullanarak) onlara yamandılar ve Harezmşah orduları ile Selçuklulara karşı mücadelede vaziyet aldılar. Az önce ise Bizans saflarında bulunuyorlardı… İşte tarihte hiçbir zaman kendi devletini kuramayan, kendi tarihsel ülkesi –anayurdu– hep tartışılan, kendi meselelerini başkalarını kullanarak çözümlemeye çalışan ama sonuçta hep kullanılan bir topluluk… Etnik bir bütün arz ettiği de söylenemez. Köken itibariyle çok eski çağlardan beri değişik etnik gruplardan oluştuğu fazla itiraz kaldırmayan bir görüştür. Ayrıca ta Ortaçağ başlarından itibaren bölgedeki birçok Hıristiyan cemaati kendi bünyesine almaya başlamıştır. Değişik sebeplerden dolayı, Ermeni topluluğu içinde barınmayı tercih eden ve buna zorlanan (zaman içinde de Ermenileşen) bu cemaatler arasında ciddi bir Türk Hıristiyan çoğunluğun da bulunduğu bir gerçektir. Yeni Çağda Rusya İmparatorluğunun güçlenmesi ve zaman içerisinde bölgede hakim konuma gelmesiyle Ermenilerin Ruslarla uzun vadeli ve sıkı bir işbirliği dönemi başlamıştır. Bu defa dindaşları olan Rusları kullanarak, Kafkaslar ve Ortadoğu’da ön plana geçmeği tasarladılar. Rusların Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu politikalarında beşinci kol, ajan provokatör, tüccar, misyoner, velhasıl yedek güç olarak rol aldılar. En önemlisi 1905 yılında Bakü’de olmak üzere, 19. yüzyıl sonlarından itibaren bölge Türklerine karşı birçok saldırı ve katliam düzenlediler. İşin gerçeği, yüzyıllardan beri sürdürmekte oldukları yöntemleri sadece daha yoğun bir şekilde uygulama fırsatı buldular. Uzun uğraşlardan sonra (Rus İmparatorluğunun koruyucu şemsiyesi altında) ciddi bir gelişme gösterdiler ve tarihin ilk Ermeni devleti olan Ermenistan Cumhuriyetini kurmayı başardılar. İşte bu Ermenistan devletinin kuruluş aşamasında, komşulardan mümkün olduğu kadar fazla toprak ele geçirebilmek için (Antanta devletlerinin ve özellikle de Rusların kışkırtmasıyla) Azerbaycan ve Anadolu topraklarında geniş çaplı saldırılar başlattılar; bu bölgelerde Türk halka karşı acımasız ve planlı bir katliam hareketine giriştiler. Sadece Anadolu’da değil, Azerbaycan ve Orta Asya’da gerçekleştirdikleri kanlı kıyımlar konusunda uzun yıllar kimse fazla bir şey yazamadı. Zira Sovyet yönetimi, bu konuda kendi maşası ve suç ortağı durumunda olan Ermenileri kollamakta olup, ilgili kaynakları, arşiv belgelerini ve alan araştırmalarını yasaklamıştı. Fakat gerçeklerin sonsuza dek saklanması imkansızdır. Yasakların yavaş yavaş kaldırılmasıyla ortaya inanılması zor bir manzara çıktı; Ermeniler (esasen 1880-1918 yılları arasında) sadece Anadolu’da değil, tüm Türk Dünyası çapında komitacılık faaliyetleri yapmış, tüm önemli yerleşim bölgelerinde Türk kıyımı gerçekleştirmişlerdi.
Bunun çarpıcı örneklerinden birisi de 1905 yılında Bakü’da yapılan kıyım hareketidir. Bu tür faaliyetleri organize eden Ermeni Fidai örgütünün faaliyetlerini engellemek amacıyla Azerbaycan Türklerinin önderlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun da önemli katkılarıyla kurulan Difai örgütü söz konusu kıyım hareketlerini bir ölçüde durdurabilmişti.
Yıl 1918… Türk düşmanlığı konusunda ortaklaşa hareket eden Ermeni kilisesi, Taşnak partisi ve Şahumyan önderliğindeki Bakü bolşevik örgütünün ortak planları doğrultusunda harekete geçen Ermeni çeteleri Nahçıvan, Şamahı, Karabağ, Gence vs. bölgelerde Türklere karşı organize bir saldırı harekatı başlatarak on binlerce masum insanı katlettiler. Sadece 31 Mart 1918’de bir tek Bakü ve mücavir köylerde 20.000 üzerinde Türk katledildi. Ve bu hareketlerini de (1905 olaylarında olduğu gibi) yıllardan beri “nefsi müdafaa” olarak yutturmaya çalıştılar. Oysa yapılanlar Azerbaycan Cumhuriyetinin kurulmasını önlemek veya bu devleti daha dar bir bölgeye hapsederek; bir Türk şehri değil sadece özel statülü “herkese açık bir sanayi şehri” olmasını önerdikleri Bakü’de (büyük güçlerin de desteğini alarak) kendi egemenliklerini kurmaktı. Gerçek amacın bu olduğu, daha o yıllarda bile ister milliyetçi isterse de komünist tüm Azerbaycan önderleri tarafından ifade edilmiştir.
Rusya Bolşevik Partisi bölge şefi Şahumyan’ın direktifi ile gerçekleştirilen bu katliam kurbanlarının büyük kısmı Bakü şehitliğinde defnedilmişti. Fakat Sovyet egemenliğinin daha ilk yıllarında Sovyet rejimi, kendi naiplerinden olan bu adamın ve de maşa olarak kullandığı Ermenilerin emellerini gelecek kuşaklardan saklayabilmek için (belki de şehit ruhlarını bir daha rahatsız etme fırsatına dayanamayarak) bu dev mezarlığı yıkarak yerine muazzam gezi ve eğlence parkı yaptı… Parka başka bir katil olan S. Kirov’un adı verildi. Sovyetlerin can çekiştiği son yıl içerisinde bu park tekrar şehitliğe dönüştü… Rus tanklarının Bakü’de ve Ermeni çetelerin Karabağ’da katlettiği binlerce Türk evladının yattığı şehitliğe…
Bakü katliamından az önce (Şubat 1918’de) ise Ermeniler başka bir katliamı Anadolu’dan çok uzaklarda bulunan bir Türk ülkesinde –Özbekistan’ın Fergana eyaletinde– düzenlemişlerdi. O tarihlerde (ve şimdi de) buralarda kiminse “rahatsız” edebileceği bir Ermeni topluluğu bulunmuyordu… Kimse Ermenileri “mağdur” etmemişti… Ama Ermeniler yüzyıllardan beri bir türlü kurtulamadıkları anlaşılmaz dürtülere kapılarak on binlerce Türkü katlettiler. Eskiden beri uzmanlarca bilinen, son yıllarda ise artık kamuoyuna mal olan yerli ve yabancı kaynaklar bu katliamı ayrıntılarıyla anlatmaktadır.
1918 Şubat ayında bir kaç gün içerisinde Kokant’ta erkek-kadın gözetmeksizin, çocuk ve yaşlı demeden 10 binden fazla insan öldürülmüş ve şehir bomboş harabeye çevrilmişti. Bu katliam Fergana'nın diğer bölgelerinde de sürdürülmüştü. Ermeni asıllı bir Sovyet tarihçisi olan G. Safarov bu konuda şu bilgileri vermektedir: “6 Şubatı 7 Şubata bağlayan gece (yeni takvimle; 19/20 Şubat) Kokand bir ateş denizine dönmüştü. Şubatın 7 (20)’de yağmalar ve hırsızlık korkunç boyutlara varmıştı. Hırsızlıkta en çalışkan olanlar da Ermenilerdi. Eski Şehir bölgesinde bütün iş yerleri, mağazalar, ticarethaneler, bankalar ve evler yağmalanmıştı”.
Başka bir Sovyet tarihçisi: "Sonra Sovyet Birliklerinin sancağı altında dokuz gün boyunca şehri yağmalamışlardı. Şehrin on bölgesinde insanları, kelimenin tam manasıyla, doğramışlardı. Cellatlar kurbanlarına hayvan gibi muamelede bulunuyorlardı; erkeklerin kollarını ve bacaklarını, kadınların göğüslerini kesiyorlardı. Çocuklar ise satırlarla parçacıklar haline getiriliyorlardı. Taşnaklar; Suzak, Kokand, Kislak, Bazar-korgan köylülerini kökünden kazımışlardı. Bunlara ilaveten Fergana Vadisinde 180 köy tahrip edilmişti... Taşnak haydutları 1918 yılında ve 1919’un ilk çeyreğinde, yerli halktan Margilan'da 7.000, Andican'da 6.000, Namangan'da 2.000 (burada Eski Şehir tamamen ateşe verilmiştir) ve Bazar-korgan ile Hokand- Kışlak arasındaki köylerde takriben 4.500 insan öldürmüşler"'.
Araştırmacı B. Hayit ise resmi bilgilere ek olarak bazı özel gözlemlerini ve bölge halkının konuyla ilgili hatıralarını da aktarmaktadır: “Kızıl Ordu içindeki Ermeni Taşnak Birlikleri, özellikle Namangan kentinde, vahşetlerini sergilemişlerdir. Gençlik yıllarımda sohbet evlerinde ve kendi ailemde sıkça bu insanların Müslüman halka karşı davranışlarını dinlemişimdir. Ermeni askerleri her yaştan kadına ve kıza tecavüz ediyorlardı. Cinsel tatminlerinden sonra kurbanlarının başlarını kesiyorlardı. İçlerinden bazıları da 4 yaşından 15 yasına kadar olan erkek çocuklara tecavüz eden eşcinsellerdi. Evli kadınlara kocalarının yanlarında tecavüz ediliyordu. İzzeti nefis sahibi silahsız erkekler Ermenilere karsı elleriyle saldırdıklarında derhal öldürülüyorlardı. Nihayet evli kadınları, uysallaştırmak için bilinçlerini kaybedinceye kadar dövüyorlardı. Memedeki bebeklerin basları kılıçla kesiliyordu. Kesilmiş çocuk baslarını kılıçların başlarına takıyorlar ve caddelere fırlatıyorlardı.”
Günümüz Özbek aydınlarından Maksud Bekcan, Fergana’da gerçekleştirilen bu Ermeni mezalimi ile ilgili şaşkınlığını şöyle dile getirmiştir:
“Bu husumet ve vahşetin her hangi bir makul açıklaması yoktur. Zira Orta Asya’da, Çar Rusya’nın memurları olarak gelip oralara yerleşmiş çok sınırlı sayıda Ermeni ailesinden başka Ermeni yoktur. Yani Ermenileri mazur gösterecek (!) bir Müslüman kini için sebep oluşmamıştır. Anlaşılıyor ki bu kavim, nerede Türkçe konuşan bir halk görse bilinçaltı düşmanlık duyguları harekete geçmektedir.”
Tarihin ne kadar derinlerine inersek inelim, Ermenilerin Türklere karşı tutumlarını haklı çıkarabilecek olan ciddi bir kanıt bulabilmemiz imkansızdır. Ayrıca Ermeniler Türklerle meselelerini hiçbir zaman yüz yüze, diyalog (veya doğrudan savaş) yoluyla çözmeyi denememiş, hep üçüncü güçleri devreye sokmuşlar. Ve bu üçüncü güçler her defasında Türkler tarafından perişan edildiği (veya Türklerle anlaşabildiği) zaman da Ermeniler sıkıntıya girmişler. Daha güçlü birisini kendi lehinde kullanmak isterken hep kullanılmış ve aşağılanmıştır. Ve her defasında da suçu kendilerinde değil, başkalarında aramışlar. Örneğin Çar Rusya’nın Türklerle baş edemediğini fark edince, Bakü ve diğer Kafkas bölgelerinde İngiliz işgal kuvvetleriyle işbirliği yaptılar. Daha sonra komünistlere yanaşarak Çar aleyhine mücadeleye katıldılar ve komünist partisini Kafkas, Orta Asya ve Anadolu sahalarında kendi çıkarları doğrultusunda ve Türkler aleyhinde kullanmaya kalktılar. Kısmen başarılı olsalar da, Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşması üzerine bu oyunları bozuldu. Fakat tüm süreçlerde kendilerini değil, “Müslüman Doğuda hırsitiyanlığın son kalesi olan Ermenileri satan”, “Hıristiyan ülküsüne ihanet eden” Batıyı, Çar Rusya’yı, komünistleri vs. suçlamakta, bunun da ötesinde şantaj yapmaktadırlar. Son 70-80 yıl boyunca Ermenilerin “mağduriyet” edebiyatının temellerinden birini de bu suçlayıcı tavır oluşturmaktadır. “Biz Batı için, Avrupa kültürü ve Hıristiyan dini adına...”; “biz Çar için ve Rusya İmparatorluğu uğruna...”; “biz komünist idealler, Sovyet egemenliği ve dünya devrimi yolunda” vs. şeklinde başlayan şikayetler; “kendimizi feda ediyoruz ama ortaklarımız güvenilmezdir, haindir, bizi ortada bıraktılar” vs. şekillerde devam ettirilerek bir yaygara koparılmaktadır. Tabii bu arada “ortak” kavramının gerçeği pek yansıtmadığını, kendilerinin bu güçlere ortak değil, doğru dürüst maşa bile olamayacaklarının farkına varamadılar.
Konuyla ilgili tarihsel gelişmeler üzerinde fazla durmadan bir hususun altını çizmek isterim; sadece yakın tarihin değil, uzak tarihi dönemlerin de incelenmesi, keza etnokültürel, dinsel ve siyasal süreçlerin de bir bütün olarak ele alınması hem gerçeklerin daha iyi anlaşılabilmesine, hem de günümüzde şartlara uygun ve doğru ekonomik, politik ve stratejik tercihlerin yapılabilmesine yardım edecektir. “Ermeni soykırımı” konusunun son dönemlerde gündemde tutulması ve değişik ülkelerin parlamentolarında görüşülmesi meselesine gelince; burada hiç kuşkusuz söz konusu ülkelerin belli başlı iç ve dış çıkarları önemli rol oynamaktadır. Hedef ise şimdilik sadece Türkiye (ve kısmen Azerbaycan) olarak görünse de, gerçekte tüm Türk Dünyasıdır.
Ermeniler açısından ise, “soykırım” savı hayati bir önem arz etmektedir. Bunun bir çok sebebi vardır. Etnik, dini (mezhepsel) ve coğrafi planlarda parçalı bir görüntü sergileyen Ermenilerin derme çatma Ermenistan devleti ekonomik çöküş yaşamakta olup, siyasal istikrardan yoksun ve önemli komşularıyla kavgalıdır. Ayrıca Rusya ve bazı Avrupalı “dostlarıyla” doğrudan sınırı olmayan, ekonomik faaliyetler için elverişsiz bir ülkeye sahiptir. Dış dünya ile ulaşım ve iletişim konusunda aşılması imkansız görülen problemlerle karşı karşıyadır. Bilinçsizce başlatmış olduğu Karabağ savaşının da sonu görünmemektedir; halihazırda görünürde avantajlı bir konumda (galip taraf pozunda) bulunduğunu sanmasına rağmen, bu konumunu muhafaza etmesi esasen Rus ordusunun tavrına bağlı olmakla beraber, Azerbaycan da hazırlıklarını yapmakta olup, Ermenilerde gelecekle ilgili ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Bin türlü zorlukla karşılaşan Ermeni halkı ülkeyi akın akın terk etmektedir. Bir zamanlar 3,5 milyon nüfusu olan Ermenistan Cumhuriyeti’nde en iyimser hesaplamalara göre 1,5 milyon civarında nüfus kalmış, halk başta Rusya olmak üzere, başka ülkelere dağılmıştır. Bazı tahminlere göre 100.000 civarında Ermensitan vatandaşı da varlığını Türkiye’de (birçoğu kaçak olarak fakat gayet iyi şartlarda) sürdürmektedir. Bu şartlarda bağımsız Ermenistan’ın ayakta kalabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi sadece dış yardımlara bağlıdır. İşte bu dış yardımların devamını sağlayabilmek için ilgili ülkeleri “hıristiyan kardeşlere yardım etmeme, ilgisiz davranma” gibi bir komplekse sokmak, Türkiye’yi ise engel olarak gösterebilmek için sürekli şantaj yapılması gerekmektedir. Sürdürülen kampanya ve yapılan şantajlar sonucunda kendisini komplekse kaptıran batılı devletler, söz konusu “soykırım” tasarılarını kabul etmekle bir ölçüde bu kompleksten kurtulmaya çalışmakta, aynı zamanda da Türkiye’yi sürekli baskı altında tutarak kendi özel çıkarlarını temin etmeğe çalışmaktadırlar. Ermeni liderler ise, kendi halkını bir ülkü etrafında birleştirmek, halkın dağılmasını ve dejenere olmasını kendi akıllarınca engelleyebilmek için son çare olarak “soykırım” tezini işlemektedir. Dolayısı ile “soykırım” tezi, Ermeniler için milli birliği sağlayabilmek, keza Batının siyasal ve ekonomik desteğini alabilmek yolunda tutunabilecekleri tek dal haline getirilmiştir. Ermeni halkına, etrafında birleşebilmek için, başka her hangi bir değer, bir seçenek bırakılmamıştır. Günümüz Ermeni milli bilinci “soykırıma” endekslidir. “Soykırım” tezi Ermeni milli kimliğinin temel taşı haline getirilmiş ve bu taşın yerinden oynaması ne Ermeni liderlerin, ne de Türk ve Türkiye karşıtı güçlerin işine gelmektedir. “Soykırım” tezinin gündemden düşmesi, Ermenilerin komşularına karşı husumet ve işgal politikalarının sonu demektir. Zira Ermenilerin yayılmacı eğilimleri (Türkiye’den toprak ve tazminat talepleri, Karabağ’ın işgali, Gürcistan’a karşı toprak talepleri vs.), bölgede özel bir konumda bulunmaları gerektiğine dair hayalleri bir tek bu “soykırım” tezine dayandırılmaktadır. Kısacası, bütün jeopolitik ve stratejik pozisyonlarda zaten şanssız olan Ermeniler, propaganda ve ajitasyona dayalı bir milli birlik ve dış politika çizgisi tutturabilmek peşindeler. Ve kendileri açısından hayati önem taşıdığını sandıkları bu iddialardan vazgeçmek durumunda değiller.
Fakat “soykırım” tezinin yaygın olarak kabul edilmesi durumunda bile Ermenilerin bir şey kazanabilecekleri gayet tartışmalıdır. Bu durumda bölgede yeni bir gerilim faktörü oluşacak, zaten kargaşa ortamında bulunan Kafkas, Orta Asya ve Ortadoğu coğrafyasının bu gerilimi kaldırabilmesi zorlaşacaktır. Zira Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve bazı diğer ülkelerin tepkileri kesinlikle müspet olmayacaktır. Gerçi Ermeniler ortamın iyice karışmasını isteyebilirler; zira bu ortamda, bölgede çıkarları olan devletleri kullanarak, bir şeyler kazanabileceklerini umuyorlar. Fakat tarihî tecrübelerden görüldüğü üzere bir şey kazanmaları imkansız olduğu gibi, yeni kayıplar vermeleri de kaçınılmaz olacaktır.
Ve bugün Ermeni halkı şapkasını önüne koyup yeni baştan bir değerlendirme yapmak zorundadır: “biz kimiz? Ne istiyoruz? Ne yapabiliriz ve ne yapmalıyız?” Günümüzde Ermenilerin takip etmeleri gereken tek bir yol var; hiçbir macera peşinde koşmaksızın “soykırım” tezini rafa kaldırmak (bunun ötesinde tarihe gömmek ve milli bilinçaltından bile dışlamak), Karabağ sevdasından vazgeçmek, Gürcistan ve Türkiye’den toprak kapmayı unutmak, Rusya’yı veya herhangi bir yabancı gücü bölgeye taşımamak, böylece komşularla diyalog ve uygar iş ilişkileri kurarak, Ermeni halkının bekası ve refahı için çalışmak. Aksi takdirde, bu halkın başına yeni belalar sarılması ve artık halkını kaybetmekte olan Ermenistan devletinin siyasal varlığının da sıkıntıya girmesi kaçınılmaz olacaktır.
------------ -----------------
- Dr. Baymirza Hayit. Basmacılar: Türkistan Milli Mücadele Tarihi (1917-1934). Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1997.
- Georgiy Safarov. Kolonialnaya revolyutsiya: Opıt Turkestana. Petersburg, 1921. (Sömürge Devrmi: Türkistan Deneyimi)
- Şahmuhtar Şamagdiyev. Oçerki istorii grajdanskoy voynı v ferganskoy doline. / Materialı k İstorii Sovetskogo Uzbekistana. Taşkent, 1957, s.5-57. (Fergana vadisinde iç savaş tarihi / Sovyet Özbekistan Tarihine Dair Materyaller)
Yıllardır bir Ermeni soykırımı kampanyasıdır sürdürülüyor. Bu kampanya dün veya bugün ve sadece Türkiye’ye yönelik olarak başlatılmadı. Bütün Türk Dünyasına karşı dünya çapında yüzyıllardan beri yapılmaktadır…
İslamiyet öncesinde Azerbaycan topraklarında, kaynaklarda Aran veya Ağvan olarak geçen güçlü bir devlet vardı. 26 boydan oluşan halkının kahir ekseriyeti Türk’tü. Eski kaynaklara vakıf olanlar biliyor, İslamiyet’in Güney Kafkasya’ya yayılmaya başladığı ilk yıllarında Ermeniler, Hilafet nezdinde kendi konumlarını pekiştirmek ve Arap kıyımlarından kendilerine pay çıkarmak için, Güney Kafkas halklarının ortaklaşa direnişini sıfırlayan bir entrika başlattılar. Bilindiği üzere Araplar işgal ettikleri bölgelerde “ehli-kitap” olan halkları, yani Hıristiyan ve Musevileri zorla İslamlaştırmıyorlardı. Hıristiyanlığı kabul eden ilk halklardan olan ve Gürcülerle aynı mezhebi paylaşan Ağvan halkı da bu durumdan yararlanmaktaydı. Fakat Ermeniler, Gürcülere ve Türklere karşı aralıksız sürdürdükleri mücadelede yeni ve güçlü bir müttefik kazanabileceklerini fark edince harekete geçtiler ve Arap yardakçılığına soyundular. Kendilerinin gerçek Hıristiyan olduklarını, Ağvan Türklerinin ise Rafızi ve Batınî, aslında ise Şamanist olduklarını ve tevhidi kabul etmediklerini Ermeni kilisesi aracılığıyla Araplara ileterek onları ikna ettiler. Dönemle ilgili kaynaklar, özellikle de Ermeni kaynakları, Türklere karşı Araplar ve Ermeni kilisesi tarafından gerçekleştiren kıyımlara geniş yer vermektedir. Zaten yeterince acımasız olan Arap orduları ve papazların yönlendirdiği Ermeni derebeylerinin emrindeki çeteler Ağvan halkını yok etmek ve geriye kalanlarını da sindirmekle yetinmemiş, tapınakları yıkılmasını, kutsal bilinen ağaçların kesilmesini ve “pir” adlandırılan yatırların da tahrip edilmesini sağlamıştır. Bu durumda kıskaca alınmış olan Ağvanlıların, kendi soydaşlarına yüz tutarak Hazar İmparatorluğu ile işbirliğine girmesi bir tesadüf eseri değildir. Birkaç yüzyıl sonra Ermeniler yeni bir süper gücün –Türk-Moğol İmparatorluğunun– yükseldiğini fark edince (bu defa dinsel ve ekonomik motifleri kullanarak) onlara yamandılar ve Harezmşah orduları ile Selçuklulara karşı mücadelede vaziyet aldılar. Az önce ise Bizans saflarında bulunuyorlardı… İşte tarihte hiçbir zaman kendi devletini kuramayan, kendi tarihsel ülkesi –anayurdu– hep tartışılan, kendi meselelerini başkalarını kullanarak çözümlemeye çalışan ama sonuçta hep kullanılan bir topluluk… Etnik bir bütün arz ettiği de söylenemez. Köken itibariyle çok eski çağlardan beri değişik etnik gruplardan oluştuğu fazla itiraz kaldırmayan bir görüştür. Ayrıca ta Ortaçağ başlarından itibaren bölgedeki birçok Hıristiyan cemaati kendi bünyesine almaya başlamıştır. Değişik sebeplerden dolayı, Ermeni topluluğu içinde barınmayı tercih eden ve buna zorlanan (zaman içinde de Ermenileşen) bu cemaatler arasında ciddi bir Türk Hıristiyan çoğunluğun da bulunduğu bir gerçektir. Yeni Çağda Rusya İmparatorluğunun güçlenmesi ve zaman içerisinde bölgede hakim konuma gelmesiyle Ermenilerin Ruslarla uzun vadeli ve sıkı bir işbirliği dönemi başlamıştır. Bu defa dindaşları olan Rusları kullanarak, Kafkaslar ve Ortadoğu’da ön plana geçmeği tasarladılar. Rusların Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu politikalarında beşinci kol, ajan provokatör, tüccar, misyoner, velhasıl yedek güç olarak rol aldılar. En önemlisi 1905 yılında Bakü’de olmak üzere, 19. yüzyıl sonlarından itibaren bölge Türklerine karşı birçok saldırı ve katliam düzenlediler. İşin gerçeği, yüzyıllardan beri sürdürmekte oldukları yöntemleri sadece daha yoğun bir şekilde uygulama fırsatı buldular. Uzun uğraşlardan sonra (Rus İmparatorluğunun koruyucu şemsiyesi altında) ciddi bir gelişme gösterdiler ve tarihin ilk Ermeni devleti olan Ermenistan Cumhuriyetini kurmayı başardılar. İşte bu Ermenistan devletinin kuruluş aşamasında, komşulardan mümkün olduğu kadar fazla toprak ele geçirebilmek için (Antanta devletlerinin ve özellikle de Rusların kışkırtmasıyla) Azerbaycan ve Anadolu topraklarında geniş çaplı saldırılar başlattılar; bu bölgelerde Türk halka karşı acımasız ve planlı bir katliam hareketine giriştiler. Sadece Anadolu’da değil, Azerbaycan ve Orta Asya’da gerçekleştirdikleri kanlı kıyımlar konusunda uzun yıllar kimse fazla bir şey yazamadı. Zira Sovyet yönetimi, bu konuda kendi maşası ve suç ortağı durumunda olan Ermenileri kollamakta olup, ilgili kaynakları, arşiv belgelerini ve alan araştırmalarını yasaklamıştı. Fakat gerçeklerin sonsuza dek saklanması imkansızdır. Yasakların yavaş yavaş kaldırılmasıyla ortaya inanılması zor bir manzara çıktı; Ermeniler (esasen 1880-1918 yılları arasında) sadece Anadolu’da değil, tüm Türk Dünyası çapında komitacılık faaliyetleri yapmış, tüm önemli yerleşim bölgelerinde Türk kıyımı gerçekleştirmişlerdi.
Bunun çarpıcı örneklerinden birisi de 1905 yılında Bakü’da yapılan kıyım hareketidir. Bu tür faaliyetleri organize eden Ermeni Fidai örgütünün faaliyetlerini engellemek amacıyla Azerbaycan Türklerinin önderlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun da önemli katkılarıyla kurulan Difai örgütü söz konusu kıyım hareketlerini bir ölçüde durdurabilmişti.
Yıl 1918… Türk düşmanlığı konusunda ortaklaşa hareket eden Ermeni kilisesi, Taşnak partisi ve Şahumyan önderliğindeki Bakü bolşevik örgütünün ortak planları doğrultusunda harekete geçen Ermeni çeteleri Nahçıvan, Şamahı, Karabağ, Gence vs. bölgelerde Türklere karşı organize bir saldırı harekatı başlatarak on binlerce masum insanı katlettiler. Sadece 31 Mart 1918’de bir tek Bakü ve mücavir köylerde 20.000 üzerinde Türk katledildi. Ve bu hareketlerini de (1905 olaylarında olduğu gibi) yıllardan beri “nefsi müdafaa” olarak yutturmaya çalıştılar. Oysa yapılanlar Azerbaycan Cumhuriyetinin kurulmasını önlemek veya bu devleti daha dar bir bölgeye hapsederek; bir Türk şehri değil sadece özel statülü “herkese açık bir sanayi şehri” olmasını önerdikleri Bakü’de (büyük güçlerin de desteğini alarak) kendi egemenliklerini kurmaktı. Gerçek amacın bu olduğu, daha o yıllarda bile ister milliyetçi isterse de komünist tüm Azerbaycan önderleri tarafından ifade edilmiştir.
Rusya Bolşevik Partisi bölge şefi Şahumyan’ın direktifi ile gerçekleştirilen bu katliam kurbanlarının büyük kısmı Bakü şehitliğinde defnedilmişti. Fakat Sovyet egemenliğinin daha ilk yıllarında Sovyet rejimi, kendi naiplerinden olan bu adamın ve de maşa olarak kullandığı Ermenilerin emellerini gelecek kuşaklardan saklayabilmek için (belki de şehit ruhlarını bir daha rahatsız etme fırsatına dayanamayarak) bu dev mezarlığı yıkarak yerine muazzam gezi ve eğlence parkı yaptı… Parka başka bir katil olan S. Kirov’un adı verildi. Sovyetlerin can çekiştiği son yıl içerisinde bu park tekrar şehitliğe dönüştü… Rus tanklarının Bakü’de ve Ermeni çetelerin Karabağ’da katlettiği binlerce Türk evladının yattığı şehitliğe…
Bakü katliamından az önce (Şubat 1918’de) ise Ermeniler başka bir katliamı Anadolu’dan çok uzaklarda bulunan bir Türk ülkesinde –Özbekistan’ın Fergana eyaletinde– düzenlemişlerdi. O tarihlerde (ve şimdi de) buralarda kiminse “rahatsız” edebileceği bir Ermeni topluluğu bulunmuyordu… Kimse Ermenileri “mağdur” etmemişti… Ama Ermeniler yüzyıllardan beri bir türlü kurtulamadıkları anlaşılmaz dürtülere kapılarak on binlerce Türkü katlettiler. Eskiden beri uzmanlarca bilinen, son yıllarda ise artık kamuoyuna mal olan yerli ve yabancı kaynaklar bu katliamı ayrıntılarıyla anlatmaktadır.
1918 Şubat ayında bir kaç gün içerisinde Kokant’ta erkek-kadın gözetmeksizin, çocuk ve yaşlı demeden 10 binden fazla insan öldürülmüş ve şehir bomboş harabeye çevrilmişti. Bu katliam Fergana'nın diğer bölgelerinde de sürdürülmüştü. Ermeni asıllı bir Sovyet tarihçisi olan G. Safarov bu konuda şu bilgileri vermektedir: “6 Şubatı 7 Şubata bağlayan gece (yeni takvimle; 19/20 Şubat) Kokand bir ateş denizine dönmüştü. Şubatın 7 (20)’de yağmalar ve hırsızlık korkunç boyutlara varmıştı. Hırsızlıkta en çalışkan olanlar da Ermenilerdi. Eski Şehir bölgesinde bütün iş yerleri, mağazalar, ticarethaneler, bankalar ve evler yağmalanmıştı”.
Başka bir Sovyet tarihçisi: "Sonra Sovyet Birliklerinin sancağı altında dokuz gün boyunca şehri yağmalamışlardı. Şehrin on bölgesinde insanları, kelimenin tam manasıyla, doğramışlardı. Cellatlar kurbanlarına hayvan gibi muamelede bulunuyorlardı; erkeklerin kollarını ve bacaklarını, kadınların göğüslerini kesiyorlardı. Çocuklar ise satırlarla parçacıklar haline getiriliyorlardı. Taşnaklar; Suzak, Kokand, Kislak, Bazar-korgan köylülerini kökünden kazımışlardı. Bunlara ilaveten Fergana Vadisinde 180 köy tahrip edilmişti... Taşnak haydutları 1918 yılında ve 1919’un ilk çeyreğinde, yerli halktan Margilan'da 7.000, Andican'da 6.000, Namangan'da 2.000 (burada Eski Şehir tamamen ateşe verilmiştir) ve Bazar-korgan ile Hokand- Kışlak arasındaki köylerde takriben 4.500 insan öldürmüşler"'.
Araştırmacı B. Hayit ise resmi bilgilere ek olarak bazı özel gözlemlerini ve bölge halkının konuyla ilgili hatıralarını da aktarmaktadır: “Kızıl Ordu içindeki Ermeni Taşnak Birlikleri, özellikle Namangan kentinde, vahşetlerini sergilemişlerdir. Gençlik yıllarımda sohbet evlerinde ve kendi ailemde sıkça bu insanların Müslüman halka karşı davranışlarını dinlemişimdir. Ermeni askerleri her yaştan kadına ve kıza tecavüz ediyorlardı. Cinsel tatminlerinden sonra kurbanlarının başlarını kesiyorlardı. İçlerinden bazıları da 4 yaşından 15 yasına kadar olan erkek çocuklara tecavüz eden eşcinsellerdi. Evli kadınlara kocalarının yanlarında tecavüz ediliyordu. İzzeti nefis sahibi silahsız erkekler Ermenilere karsı elleriyle saldırdıklarında derhal öldürülüyorlardı. Nihayet evli kadınları, uysallaştırmak için bilinçlerini kaybedinceye kadar dövüyorlardı. Memedeki bebeklerin basları kılıçla kesiliyordu. Kesilmiş çocuk baslarını kılıçların başlarına takıyorlar ve caddelere fırlatıyorlardı.”
Günümüz Özbek aydınlarından Maksud Bekcan, Fergana’da gerçekleştirilen bu Ermeni mezalimi ile ilgili şaşkınlığını şöyle dile getirmiştir:
“Bu husumet ve vahşetin her hangi bir makul açıklaması yoktur. Zira Orta Asya’da, Çar Rusya’nın memurları olarak gelip oralara yerleşmiş çok sınırlı sayıda Ermeni ailesinden başka Ermeni yoktur. Yani Ermenileri mazur gösterecek (!) bir Müslüman kini için sebep oluşmamıştır. Anlaşılıyor ki bu kavim, nerede Türkçe konuşan bir halk görse bilinçaltı düşmanlık duyguları harekete geçmektedir.”
Tarihin ne kadar derinlerine inersek inelim, Ermenilerin Türklere karşı tutumlarını haklı çıkarabilecek olan ciddi bir kanıt bulabilmemiz imkansızdır. Ayrıca Ermeniler Türklerle meselelerini hiçbir zaman yüz yüze, diyalog (veya doğrudan savaş) yoluyla çözmeyi denememiş, hep üçüncü güçleri devreye sokmuşlar. Ve bu üçüncü güçler her defasında Türkler tarafından perişan edildiği (veya Türklerle anlaşabildiği) zaman da Ermeniler sıkıntıya girmişler. Daha güçlü birisini kendi lehinde kullanmak isterken hep kullanılmış ve aşağılanmıştır. Ve her defasında da suçu kendilerinde değil, başkalarında aramışlar. Örneğin Çar Rusya’nın Türklerle baş edemediğini fark edince, Bakü ve diğer Kafkas bölgelerinde İngiliz işgal kuvvetleriyle işbirliği yaptılar. Daha sonra komünistlere yanaşarak Çar aleyhine mücadeleye katıldılar ve komünist partisini Kafkas, Orta Asya ve Anadolu sahalarında kendi çıkarları doğrultusunda ve Türkler aleyhinde kullanmaya kalktılar. Kısmen başarılı olsalar da, Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşması üzerine bu oyunları bozuldu. Fakat tüm süreçlerde kendilerini değil, “Müslüman Doğuda hırsitiyanlığın son kalesi olan Ermenileri satan”, “Hıristiyan ülküsüne ihanet eden” Batıyı, Çar Rusya’yı, komünistleri vs. suçlamakta, bunun da ötesinde şantaj yapmaktadırlar. Son 70-80 yıl boyunca Ermenilerin “mağduriyet” edebiyatının temellerinden birini de bu suçlayıcı tavır oluşturmaktadır. “Biz Batı için, Avrupa kültürü ve Hıristiyan dini adına...”; “biz Çar için ve Rusya İmparatorluğu uğruna...”; “biz komünist idealler, Sovyet egemenliği ve dünya devrimi yolunda” vs. şeklinde başlayan şikayetler; “kendimizi feda ediyoruz ama ortaklarımız güvenilmezdir, haindir, bizi ortada bıraktılar” vs. şekillerde devam ettirilerek bir yaygara koparılmaktadır. Tabii bu arada “ortak” kavramının gerçeği pek yansıtmadığını, kendilerinin bu güçlere ortak değil, doğru dürüst maşa bile olamayacaklarının farkına varamadılar.
Konuyla ilgili tarihsel gelişmeler üzerinde fazla durmadan bir hususun altını çizmek isterim; sadece yakın tarihin değil, uzak tarihi dönemlerin de incelenmesi, keza etnokültürel, dinsel ve siyasal süreçlerin de bir bütün olarak ele alınması hem gerçeklerin daha iyi anlaşılabilmesine, hem de günümüzde şartlara uygun ve doğru ekonomik, politik ve stratejik tercihlerin yapılabilmesine yardım edecektir. “Ermeni soykırımı” konusunun son dönemlerde gündemde tutulması ve değişik ülkelerin parlamentolarında görüşülmesi meselesine gelince; burada hiç kuşkusuz söz konusu ülkelerin belli başlı iç ve dış çıkarları önemli rol oynamaktadır. Hedef ise şimdilik sadece Türkiye (ve kısmen Azerbaycan) olarak görünse de, gerçekte tüm Türk Dünyasıdır.
Ermeniler açısından ise, “soykırım” savı hayati bir önem arz etmektedir. Bunun bir çok sebebi vardır. Etnik, dini (mezhepsel) ve coğrafi planlarda parçalı bir görüntü sergileyen Ermenilerin derme çatma Ermenistan devleti ekonomik çöküş yaşamakta olup, siyasal istikrardan yoksun ve önemli komşularıyla kavgalıdır. Ayrıca Rusya ve bazı Avrupalı “dostlarıyla” doğrudan sınırı olmayan, ekonomik faaliyetler için elverişsiz bir ülkeye sahiptir. Dış dünya ile ulaşım ve iletişim konusunda aşılması imkansız görülen problemlerle karşı karşıyadır. Bilinçsizce başlatmış olduğu Karabağ savaşının da sonu görünmemektedir; halihazırda görünürde avantajlı bir konumda (galip taraf pozunda) bulunduğunu sanmasına rağmen, bu konumunu muhafaza etmesi esasen Rus ordusunun tavrına bağlı olmakla beraber, Azerbaycan da hazırlıklarını yapmakta olup, Ermenilerde gelecekle ilgili ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Bin türlü zorlukla karşılaşan Ermeni halkı ülkeyi akın akın terk etmektedir. Bir zamanlar 3,5 milyon nüfusu olan Ermenistan Cumhuriyeti’nde en iyimser hesaplamalara göre 1,5 milyon civarında nüfus kalmış, halk başta Rusya olmak üzere, başka ülkelere dağılmıştır. Bazı tahminlere göre 100.000 civarında Ermensitan vatandaşı da varlığını Türkiye’de (birçoğu kaçak olarak fakat gayet iyi şartlarda) sürdürmektedir. Bu şartlarda bağımsız Ermenistan’ın ayakta kalabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi sadece dış yardımlara bağlıdır. İşte bu dış yardımların devamını sağlayabilmek için ilgili ülkeleri “hıristiyan kardeşlere yardım etmeme, ilgisiz davranma” gibi bir komplekse sokmak, Türkiye’yi ise engel olarak gösterebilmek için sürekli şantaj yapılması gerekmektedir. Sürdürülen kampanya ve yapılan şantajlar sonucunda kendisini komplekse kaptıran batılı devletler, söz konusu “soykırım” tasarılarını kabul etmekle bir ölçüde bu kompleksten kurtulmaya çalışmakta, aynı zamanda da Türkiye’yi sürekli baskı altında tutarak kendi özel çıkarlarını temin etmeğe çalışmaktadırlar. Ermeni liderler ise, kendi halkını bir ülkü etrafında birleştirmek, halkın dağılmasını ve dejenere olmasını kendi akıllarınca engelleyebilmek için son çare olarak “soykırım” tezini işlemektedir. Dolayısı ile “soykırım” tezi, Ermeniler için milli birliği sağlayabilmek, keza Batının siyasal ve ekonomik desteğini alabilmek yolunda tutunabilecekleri tek dal haline getirilmiştir. Ermeni halkına, etrafında birleşebilmek için, başka her hangi bir değer, bir seçenek bırakılmamıştır. Günümüz Ermeni milli bilinci “soykırıma” endekslidir. “Soykırım” tezi Ermeni milli kimliğinin temel taşı haline getirilmiş ve bu taşın yerinden oynaması ne Ermeni liderlerin, ne de Türk ve Türkiye karşıtı güçlerin işine gelmektedir. “Soykırım” tezinin gündemden düşmesi, Ermenilerin komşularına karşı husumet ve işgal politikalarının sonu demektir. Zira Ermenilerin yayılmacı eğilimleri (Türkiye’den toprak ve tazminat talepleri, Karabağ’ın işgali, Gürcistan’a karşı toprak talepleri vs.), bölgede özel bir konumda bulunmaları gerektiğine dair hayalleri bir tek bu “soykırım” tezine dayandırılmaktadır. Kısacası, bütün jeopolitik ve stratejik pozisyonlarda zaten şanssız olan Ermeniler, propaganda ve ajitasyona dayalı bir milli birlik ve dış politika çizgisi tutturabilmek peşindeler. Ve kendileri açısından hayati önem taşıdığını sandıkları bu iddialardan vazgeçmek durumunda değiller.
Fakat “soykırım” tezinin yaygın olarak kabul edilmesi durumunda bile Ermenilerin bir şey kazanabilecekleri gayet tartışmalıdır. Bu durumda bölgede yeni bir gerilim faktörü oluşacak, zaten kargaşa ortamında bulunan Kafkas, Orta Asya ve Ortadoğu coğrafyasının bu gerilimi kaldırabilmesi zorlaşacaktır. Zira Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve bazı diğer ülkelerin tepkileri kesinlikle müspet olmayacaktır. Gerçi Ermeniler ortamın iyice karışmasını isteyebilirler; zira bu ortamda, bölgede çıkarları olan devletleri kullanarak, bir şeyler kazanabileceklerini umuyorlar. Fakat tarihî tecrübelerden görüldüğü üzere bir şey kazanmaları imkansız olduğu gibi, yeni kayıplar vermeleri de kaçınılmaz olacaktır.
Ve bugün Ermeni halkı şapkasını önüne koyup yeni baştan bir değerlendirme yapmak zorundadır: “biz kimiz? Ne istiyoruz? Ne yapabiliriz ve ne yapmalıyız?” Günümüzde Ermenilerin takip etmeleri gereken tek bir yol var; hiçbir macera peşinde koşmaksızın “soykırım” tezini rafa kaldırmak (bunun ötesinde tarihe gömmek ve milli bilinçaltından bile dışlamak), Karabağ sevdasından vazgeçmek, Gürcistan ve Türkiye’den toprak kapmayı unutmak, Rusya’yı veya herhangi bir yabancı gücü bölgeye taşımamak, böylece komşularla diyalog ve uygar iş ilişkileri kurarak, Ermeni halkının bekası ve refahı için çalışmak. Aksi takdirde, bu halkın başına yeni belalar sarılması ve artık halkını kaybetmekte olan Ermenistan devletinin siyasal varlığının da sıkıntıya girmesi kaçınılmaz olacaktır.
------------ -----------------
- Dr. Baymirza Hayit. Basmacılar: Türkistan Milli Mücadele Tarihi (1917-1934). Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1997.
- Georgiy Safarov. Kolonialnaya revolyutsiya: Opıt Turkestana. Petersburg, 1921. (Sömürge Devrmi: Türkistan Deneyimi)
- Şahmuhtar Şamagdiyev. Oçerki istorii grajdanskoy voynı v ferganskoy doline. / Materialı k İstorii Sovetskogo Uzbekistana. Taşkent, 1957, s.5-57. (Fergana vadisinde iç savaş tarihi / Sovyet Özbekistan Tarihine Dair Materyaller)