PDA

Tüm Versiyonu Göster : Eski Mısır..


PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:41
Konu daha önce açıldı mı bilmiyorum ama arattım çıkmadı..


Mısır'ın Tarihçesi

Mısır,yaklaşık 3000 yıllık bir tarihe sahiptir.Bu kocaman asırları,bölüm bölüm inceleyecek olursak, şöyle parçalayabiliriz;
Tarih öncesi,
Thisler dönemi (I. ve II. sülaleler),
Eski imparatorluk (2780-2380,III.-VI. sülaleler),
Birinci ara dönem ve orta imparatorluk (2260-2065,VII.-XII. sülaleler),
İkinci ara dönem (1785-1580,XIII.-XVII. sülaleler),
Yeni imparatorluk (1580-1085,XIII.-XX. sülaleler),
Üçüncü ara dönem ve aşağı dönem (1085-333,XXI.-XXXI. sülaleler),
Yunan,Roma,Bizans ve Arap dönemleri (M.Ö.333-M.S.395).


Mısır'da Edebiyat

Mısır'da, edebiyat da çok gelişmişti.Edebiyat alanında yapılanlar aşağıdaki gibidir;

Tarih öncesi: Hiyeroglif yazının bulunması.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:43
Eski imparatorluk: Öğretici türün doğuşu:İmhotep'in yazdığı ahlak dersleri;geleneklere ve hiyerarşiye saygıyı amaçlayan Ptahotep'in Bilgeliği.Smith tıp papirüsü.Ölenlerin yaşamlarını parlak bir biçimde sürdürmelerini amçlayan büyü edebiyuatının geliştirilmesi: VI sülale dönemindeki firavunlar için yazılmış piramit metinleri.

Birinci ara dönem ve orta imparatorluk: Kötümser edebiyat:Umutsuzun şiiri. Ahlak dersleri:Kral Merikare için ders;Amenemhat I.'nin oğlu Sesostris için ders.Taş sanduka metinleri:Özel kişilerin tabutları üstüne yazılmış ölümle ilgili sözler.Halk masalları.

İkinci ara dönem yeni imparatorluk: Matematik papirüsleri ve bilimsel öğretilerin geliştirilmesi.Ebers tıp papirüsü.Tarihsel edebiyat:Tutmes III. yıllıkları;Kardeş şiiri.Tanrıların ve kralların onuruna dikme taşlar üzerine yazılmış ilahiler.Ölüler Kitabı:Taş sandukalardaki metinlerden alınmış sözler derlemesi. Re'nin her gün yeniden doğuşundaki gizemi açıklayan kozmografi kitapları.Halk masalları.Harris papirüsü.

Aşağı dönem: Halk masalı:Unamon'un Byblos'daki yolculuğu.Tarihsel edebiyat:Plankhy dikmetaşı.VI. yy.'dan başlayarakdemotikos lehçesiyle yazılmış masallar.Ptolemaios V. döneminde yazılmış Menfis kararnamesi(Daha çok "Reşittaşı" adıyla bilinir.).

Misirlilardan günümüze gelen bazi siir ve sözler vardir. Mesela kral Akhenaton’u bizzat günes için yazdigi kaside, Amarna devrinin bir edebi saheseri olarak anilir. Çünkü bu yazilar sadece dini bir vecdin ifadesi degil, ayni zamanda tabiatin en büyük kudretine karsi duyulan hayranligin bir örnegidir. Mesela günese hitap ederek söylene su sözlerde, ne kadar içten gelen bir duyus vardir:


“Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatin esnasinda yasayan Aton
Sen dogu semasinin ufkundan dogdugun zaman
Bütün memleketi güzelliginle doldurursun...
Uzaklassan da, isiltin dünya üzerindedir.
Ne kadar yüksek olursan ol, Senin adimlarinin izleri gündüzdür.
Sen isiltilarini dagittigin zaman.
Misir’in iki ülkesi birden her gün bayram içindedir.
Hepsi uyanik ve ayaklarinin üzerinde dik durular,
Çünkü sen onlari uyandirmissindir.
Onlar bütün organlarini Sende yikarlar, elbiselerini giyerler
Ve kollarini yukariya kaldirarak Seni safakta selamlarlar.
Sonra tüm dünyada herkes kendi isini yapar.
Hayvanlar otlardan zevk alirlar, tüm agaçlar ve bitkiler çiçeklenirler.
Kuslar, kanatlari sana dogru ibadet edercesine kalkik batakliklarda uçarlar,
Bütün koyunlar ayaklari üzerinde oynarlar,
Bütün kanatli mahluklar uçmaya hazirlanirlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yasarlar.
Gemiler nehirden çikar ve inerler.
Su içindeki baliklar Senin önünde siçrarlar.
Isiltilarin büyük deniz ortasinda kivilcimlar saçar,
Kadinda çocugu Sen yaratirsin.
Ananin karninda çocuga Sen hayat verirsin
Ve aglamamasi için o besiginde sallanir,
Sen ana rahminde bile bir çocugu besleyensin.
Ne zaman civciv kabugu içinde bagirirsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin.
Yumurtayi bütün kuvvetiyle kirarak o hayata çikar,
Ey Tanrim! Senin ne kadar çok eserlerin vardir.
Sen! Ezeliyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen hayatin ta kendisisin ve hayat sende yasar.”

(Atasözleri:
“Eger baskasinin evine girersen, orada hatali olan seylere gözerini dikme. Eger gözlerin onlari görürse, susmasini bil. Disarida kimseye bahsetme, seni isitenler bir hata bir cinayet isleyebilirler.”


“Sirlarini açiga vurmaktan çekin. Üst derecedeki amirlerine öfke ile cevap verme. O, sana aci söyledigi zaman, sen ona güzellikle cevap ver ve onu sakinlestir. Onun öfkesi geçince, sana yeniden dönecektir.”


“Kalbini herhangi bir kimseye dogru yöneltme. Yanlis bir laf dudaklarindan çikinca baskasi bunu tekrarladigi zaman sen düsman kazanirsin. Bir insan dili ile mahvolur. Insan vücudu, her türlü cevaplarin bir deposudur; bunlarin içinden iyisini seç ve söyle, fenasini ise kendi vücudunda sakla.”


“Fazla içme, çünkü eger düser ve organlarindan biri kirilirsa sana hiç kimse elini uzatmaz. Arkadaslarin “Bu sarhosu atin!” derler.”


“Saygili ol. Senden yasli veya üst derecede birisi içeri girdigi zaman ayaga kalk. Fakat her seyden önce ailene saygi göster. Anne ve babanin eline su dök. Annene bol ekmek ver ve onu seni tasidigi gibi tasi. O senin büyük yükünü kaldirmisti ve seni üç sene emzirmistir. O, seni okuyup yazman için okula götürmüs ve sana evden ekmek ve bira getirmistir.”


“Sen de evlendigin zaman, annenin emeklerini düsün. Öyle ki, o seni ayiplamasin ve Tanriya elini kaldirip sikayetini duyurmasin. Fakat sen genç iken evlen ki, karin da sana bir ogul versin.”


“Kalemini baskalarina fenalik yapmak için sakin kullanma.”


“Hiçbir siniri degistirme.”


“Ne ölçülerde ne de tartmada hile yapma.”


“Adil ol, zenginlerin menfaati için fakirlerin hakkini yeme ve onlari iyi giyinmis olmadiklarindan dolayi geri gönderme.”


“Vergi alirken sert davranma.”


“Daimi endise içindeki zenginliktense, kalp huzuru ile elde edilen ekmek daha iyidir.”


“Hayatini o suretle idare etmelisin ki, ölüler diyarinda Tanrinin elinde bahtiyar olabilesin.”


“Ambardaki zenginliktense, Tanrinin elindeki fakirlik daha iyidir.”)

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:50
Mısır'da Sanat

Eski Mısır'da konuşulan dilde tam olarak "sanat" 'ı ya da "sanatçı" 'yı anlatan kelimeler yoktu.Çünkü insanlar,her şeyin bir iş için, işe yaramak için yapıldığını düşünürlerdi.Eski Mısırca'da sadece "zanaatkâr" ve "çalışma" kavramlarından söz edilirdi.

Eski Mısır'da insanlar, yaptıkları sanatı,işledikleri maddeleri, firavun ya da tanrılar için yaparladı ve bunları yaparken de daima doğadan ilham alırlardı.

Mısırlılar genelde sanatlarını,mezar,tapınak,tanrı ve firavunla alakalı süslemeler için konuştururlardı. Mısır'da,taşların üzerine kazınan yazılar ve yapılan kabartmalar en çok yapılan sanatlardandı.Bu tür işlemeler genelde duvar ve tavanları süslemek için yapılırdı.

Heykelcilik: Firavunlar dönemi Mısır'ı için bir heykel, hareketli bir varlık kadar canlıdır.İlahi bir varlık,bir kralın,bir kralın veya daha başka bir kişinin görüntüsü biçiminde yontulan heykel fazla değer taşırdı.Heyke,temsil ettiği kişinin canlı bir varlığıydı.Bu yüzden kimin heykeli olduğunu ve o kişinin özelliklerini heykel üzerine yazmak önemliydi.Hiyeroglifle yazılmış açıklamalardan yoksun anonim bir heykel gücünü yitirirdi.Canlılığını kaybeder,madde boyutuna indirgenirdi.Çünkü,dünyadaki herhangi bir heykelde veya tapınakta bir kişinin ismi yazılı olursa, tanrıların o ismi görüp,ismin sahibini unutmayacağına inanılırdı.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:51
Mısır'da Bilim

Misir'da okullar yalnizca varlikli ailelerin erkek çocuklari içindi.Çogu çocuk okula gitmezdi.Bunun yerine ,erkek çocuklara babalari bir meslek ögretir,kizlarsa evde annelerine yardim ederlerdi.Misirdaki okullar tapinaklara bagliydi.Erkek çocuklar yedi yaslarina geldiklerinde okula baslarlardi.Okuma-yazmayi ögrenir ve zamanlarinin çogunu metinleri kopyalayarak geçirirlerdi. Papirüs çok pahali bir bitki oldugundan çocuklar,kirik çömlek parçalarina yaziyorlar. Ögretmenleri de yazicilar oluyordu. 9 yada 10 yaslarinda bir erkek çocuk baska bir okula devam edebilirdi.Burada, mektup ve yasal belgelerin nasil yazilacagini ögrenirdi.Ayni zamanda,aralarinda tarih, edebiyat, cografya,din,diller,muhasebe ,matematik,ve tip konularinin da oldugu bir dizi alanda egitim alabilirlerdi. Tip Okulu: Misir da büyük olasilikla ,uzman tip okullari vardi;çünkü misirli doktorlar ustaliklariyla ünlüydüler.Kimi yabanci kralliklarda egitim vermek üzere diger ülkelere giderlerdi. Misirli doktorlar bedenin isleyisinden oldukça iyi anlarlardi.Sinir sistemi ve biraz da beyinle ilgili bilgileri vardi.Ayni zamanda kalbinde bir pompa gibi çalistigini biliyorlardi.Dininde tipta önemli bir yeri vardi.Insanlar sikça,bir tanridan sifa dilemeye tapinaklara giderlerdi. Takvimler: Misirlilar,yildiz ve gezegenlerle ilgilenmislerdir.Bu konudaki bilgileriyle çok ayrintili takvimler hazirlamislardir.Bir takvim "Sopdet" adli bir yildiza göre olusturulmustu. Sopdet'in ufuk çizgisinde her yil ayni zamanda kayboldugunu ve bundan 70 gün sonra tam gün dogumundan hemen önce yeniden ortaya çiktigini fark etmislerdi. Bu da Nil sularinin yükseldigi yillik su baskinlarinin basladigi sirada gerçeklesmisti. Bu tarihi, yilbasi kabul ettiler.Bir baska takvimse, ay dönümüne göre olusturulmustu. Romalilar, Misir'i isgal ettiklerinde bundan o kadar çok etkilenmislerdi ki hemen benimsemislerdi. Bu takvim Avrupa'nin her yaninda 16.yy a kadar kullanilmistir. Su saatleri: Misirlilar da bir günü 24 saate bölmüslerdi. Zamani su saatleri kullanarak anlarlardi. Su saatleri iç yanlarina saatlerin isaretlenmis oldugu kaplardi. Içleri suyla doluydu ve dip taraflarinda açilmis ufak bir oluk vardi. Su disari akip bosaldikça ortaya çikan, saatleri gösteren numaralar zamani bildirirdi. Ölçüler: Ölçüler yetiskin bir insanin bedenine göre belirlenmisti. Dirsekten parmak uçlarina kadar olan uzunluga bir 'Kübit' denirdi.Bir kübit, her biri 4 parmak genisliginde 7 ele bölünmüstü.

Mısır'da Ordu

Yeni Krallik dönemi baslamasiyla beraber,akinlar yapma ve bir imparatorluga sahip olma istegi ordunun yeniden düzenlenmesi gerekliligini ortaya çikardi. Atlar ve at arabalari orduya katildi. Gönüllü askerler toplanip egitildi ve ordu genisletildi.Ordu her biri 4000 piyade ve 1000 at arabali askerden olusan tümenlere ayrilmisti.Her tümene bir tanri adi verilmisti.Tümenlerde ayrica her biri 200 piyadeden olusan 20 bölüge ayrilmisti. Bölüklerse,ayni kislayi paylasan 10'ar kisilik birliklere ayrilmisti.Her bir bölüge 25 tane çift kisilik at arabasi bagliydi .At arabali askerler gerek donanimlari, gerekse sahip olduklari yetenek ve egitimlerinden dolayi ordunun en seçkin topluluguydular.Savasta onlar hep on saflarda çarpisirlardi. Eski ve Orta Krallik dönemlerinde Misir ordusu kralin korumalari ve parali askerlerden kurulu ufak bir güçten olusuyordu .Insanlar acil durumlarda orduya çagrilirlardi. Fakat çogunun askeri egitimi yoktu. Bu yüzden pek bir ise yaramazlardi. Silahlar ve Egitim: Misir askerleri savas baltasi,gürz,mizrak,kiliç,hançer, yay ve ok gibi bir çok silah türüyle savasabilir durumda olmaliydi. Bununla beraber her birlik belli bir silahin kullaniminda uzmanlasmaya yönelebilirdi.Genç askerlere, uzun yürüyüslerin de yapildigi zorlu bir egitim verilirdi. Imparatorlugun Kurulusu: Yeni Krallik ordulari bir imparatorluk kurma amaciyla olusturulmustu. Dis seferleri cogunlukla firavun yönetirdi. Misir Imparatorlugu'nun en parlak döneminde,Suriye'den Nil'in dördüncü çaglayanina kadar yayilmisti. Misirlilar, imparatorlugun yayildigi genis ticaret sinirlari içinde ticaret yaparak ve sömürgelerinden topladiklari vergilerle zenginlesmislerdi.

Tarihte Mısır Kadını

Efsane bu ya! Günümüzden binlerce yil önce Misir’da, Nil deltasinda, Osiris adinda iyimi iyi, dürüst mü dürüst, iri-yari bir kral yasarmis. Halkinin iyiligi için çalisir, hakliyla haksizligi ayir eder, hiç kimseye kötülük gelmesini istemezmis. Herkes çok severmis Osiris’i... Onu sevmeyen tek kisi, Yukari Misir’a hükmeden kardesi Seth’mis. Seth, Osiris’i kiskanir, O’nu ortadan kaldirmak için firsat kollarmis. Ir gün Osiris’in topraklarina hükmetmek en büyük emeliymis. Seth bir gün kardesi Osiris’i muhtesem bir ziyafete seref misafiri olarak davet etmis. Salonun etrafi, çepeçevre davetlilerle doluymus. Tam ortada da koca bir tabut duruyormus.
Yemekler yenip içkiler içildikten sonra Seth kurnazca gülümseyerek davetlilere söyle demis:
“Ben bu tabutu bir dev için yaptirttim. Simdi hepinizin sirayla bu tabuta girmesini istiyorum. Tabutu kim tam olarak dolduracak, çok merak ediyorum?”
Herkes sirayla tabuta girmis. Ama öylesine büyük bir tabutmus ki bu, en iri-yarilari bile girdigi zaman tabutun içinde yine de bos yer kaliyormus. Derken sira son olarak iyi kalpli Kral Osiris’e gelmis. Osiris kalkmis, tabuta yürümüs, kapagini açip içine girmis. Girmesiyle de kapak bir daha açilmamak üzere üzerine kapanivermis...
Bu oyunun kötü kalpli kral Seth’in, kardesine kurdugu bir tuzak oldugunu tahmin edebiliyoruz. Nitekim tabut, içindeki Kralla birlikte ziyafet sofrasindan alinip, Nil’in bulanik sularina terk edilmis. Kimseye de Osiris’in akibeti hakkinda bilgi verilmemis...
Ne var ki Osiris’in dul karisi Isis, sevgili esinin cansiz vücudunu bulmadan ölmemeye ant içmis. Aramis, taramis ve günün birinde tabutu bulmus. Bulmus ama haberi duyan kötü kalpli Kral Seth bu sefer de kardesinin cesedini parça parça ettirip Misir’in her tarafina dagitmis. Bedbaht esi Isis yine durmamis, dinlenmemis. Ve ünlü tarihçi Herodot’a göre kocasinin vücudunun bir parçasi hariç, hepsini bulup yapistirmis. Osiris de canlanarak Isis’e Horus adinda bir erkek evladi vermis.
Horus büyümüs, amcasi Seth’i bularak babasinin intikamini almis.
Efsane burada sona eriyor.
Osiris, yüzyillar boyunca Misirlilar için iyilik timsali bir tanrilar tanrisi olmustu.
Firavunlarin Haremi Firavunlarin çok zengin haremi olurdu. III. Amenhotep’in hareminde 300’den fazla seçme genç kiz bulundugu bilinmektedir. Bu arda bazi zenginler de harem kurarlardi. Ama halkin arasinda erkeklerden çogunun tek esi vardi. Bosanmaya ender rastlanirdi. Eger bosanmaya sebep, kadinin bir baska erkekle iliski kurmasiysa, koca, karisini bosar ve hiçbir sey vermezdi. Ama bir baska sebeple onu terk ediyorsa servetinin bir kismini bosadigi esine birakirdi.
Makyaj, Bugünkü Makyaj
Eski Misir’in gündelik hayatinda kadinin büyük önemi ve o nispette de degeri vardi. Son bulunan firavun mezarlarindaki resimlerde Eski Misirli kadinlarin siyah saçli, uzun boylu, düz burunlu olduklari görülüyor. Çocuklarin dogduklari zaman ciltleri beyaz oluyordu. Ama çok geçmeden Misir’in kavurucu günesinin etkisiyle renkleri koyulasiyordu. Kadinlarin en güzel taraflari iri siyah gözleri, son derece biçimli yüzleri ve bir Avrupalininkine nazaran hayli yukarida olan dik gögüsleriydi. Kadinlar, bu güzelliklerini mücevherat ve makyajla tamamlamakta pek hünerliydiler. Ehram duvarlarini süsleyen resimlerde, Eski Misirli kadinin yaptigi makyajin pek az farkla günümüzdeki makyaja benzedigi hayretle görülmektedir.
Misirli kadin yanaklarini, dudaklarini, tirnaklarini boyar, saçlarina kokulu yaglar sürerdi. Heykellerde bile kadinlarin gözlerini boyali oldugu fark edilmektedir. Böylesine incelmis bir makyaj için, elbette ki makyaj malzemelerinin e son derce gelismis olmasina sasmamak gerekir.

4.000 Yillik Peruk ve Ruj
Misirli kadin daha da güzellesmek için siyah kalemle gözlerini ve kaslarini çeker, bir anlamda far sürer, peruk kullanir, mücevher takardi. Hem de ne mücevherler! Altin basta olmak üzere degisik madenlerden yapilan gerdanliklar usta sanatçilarin elinden çikmis, güzellik, incelik ve zevk ürünü eserlerdi. O gerdanliklar bugün bile tereddütsüz kullanilabilecek bir gösterise sahiptir. Kadinlar, özellikle zengin çevrenin kadinlari vakitlerinin büyük kismini süslenmeye ve güzellesme yolundaki çabalar ayirirdi. Bu is için kadin köleler onlara yarim ederlerdi. Hele kadin kocasiyla bulusmak için hazirlaniyorsa, süsüne daha da genis vakit ayirirdi. Beyaz mermerden oyma siselerin içinde dogu ülkelerinden getirtilmis sihirli kokular saklanir, bunu dudaklara sürülecek kirmizi, gözlere çekilecek siyah boyalar tamamlardi.
Kadinlarin baslarina taktiklari peruklar bugünküler gibi saçtan degil, bitki liflerindendi. Unlarinda büyük bir ihtimalle Papirüs liflerinden oldugu sanilmaktadir.
Kadinlar baslarina peruk takmadan önce, hos kokulu macun kivaminda bir merhem sürerlerdi. Bunun görevi, sicagin etkisiyle eriyerek etrafa hos kokular salmasiydi. Eski Misir’da kadinin en çok sevdigi renk sariydi. Belden asagisini örten kumaslar da genellikle sari renkte olurdu. Kadinlar, açikta biraktiklari gögüslerini çesitli mücevherlerle süsler, kollarina da altin, gümüs, tunç ve fildisi bilezikler takarlardi. Ayak bileklerine bilezik takmak da zaman zaman moda olurdu. Mücevherlerin çogu “Lacivert Tasi” denilen bir tastan, kantasindan, spat tasindan ya da Misir’da pek bulunan mercan rengindeki bir baska tastan olurdu.
Eski Misirlilarin, giyimleri bugünkü anlayisimiza pek uymamaktaydi. Buna da sebep yilin her zamaninda havanin çok sicak olmasidir. Üstelik kumas da kolay dokunulamadigindan zor bulunan bir nesneydi. Hele iyi cins kumaslari ancak zenginler alabiliyordu.
Misirli çocuklar kiz olsun, erkek olsun çiplak dolasirlardi. Ta ki büyüyüp ergenlik çagina gelinceye kadar. Bu, yalniz fakirler için degil, zenginler için de böyleydi. Zengin çocuklari küpe, gerdanlik takarlardi. Çocuklarin bahçelerde, sokaklarda anadan dogma kosup oynamamalari onlara gayet tabii gelirdi.
Hizmetçiler, basit halk tabakasi ve köylüler, sadece kisa bir etek kusanirlardi. Eski Krallik devrinde kadinlar da erkekler gibi bellerine kadar çiplak gezerlerdi.bunlarin ütün giyimi göbeklerinden dizlerinin hemen asagisina kadar uzanan beyaz bir eteklikten ibaretti. Bu giyimi ne erkekler yadirgayip rahatsiz olurlar, ne de kadinlar bu sekilde dolasmaktan utanirlardi.
Servet artip kumas bollasinca birinci etek üzerine ikinci bir etek örtülürdü. Gögsün örtülmesine ancak çok sonralari imparatorluk zamaninda baslandi.
O çagda kadinlar da erkeklerle birlikte gezer, yer, içerdi. Yine Ehram duvarlarinda bulunan resimlerde tek basina diledigi yere giden, serbestçe alisveris yapan kadinlara rastlanmaktadir.
Doguda bugün de oldugu gibi, Eski Misir’da da genç evlenilirdi. 15 yasina gelmeden erkekler de, kizlar da evlenip yuva kurarlardi. Erkeklerin ayrica nikahsiz esleri de olabilirdi. Ama kanun nazarinda bütün haklar, nikahli esine aitti.
Misir’da bulunan 3.400 yillik mezarlar arasinda Teb sehri valisi Senefer’inki özel bir yer tutar. Senefer esi Merit’i o kadar sevmisti ki, mezar odasinin duvarlarina tam 21 degisik pozda resmini yaptirmistir. Iki nikahsiz esinin resimleriyle de bitisik odalarin duvarlarini süslemistir. Mezarinin duvarlari ve tavanlari, üzerinden nefis üzümler sarkan asma resimleriyle kaplidir. Eski Misirlilar üzüm yetistirir, sarap yaparlardi. Öte yanda bira yapmasini da biliyorlardi.
Sarap, Bira
Eski Misirlilar, günümüzden 3.000 yil kadar önce bile bugün kullandigimiz balta, makas, keser gibi basit araç ve gereçlerin pek çogunu biliyor ve kullaniyorlardi. Sarabi ve birayi fiçilarda sakliyor, tipki bugün Kizil Çin’de hala kullanildigi gibi ayak körügüyle atesi canlandirarak demircilik yapiyorlar, duvarlari tugladan örüyorlardi.


Mısır'da Moda

Misirlilarin çogu yoksuldu ve sicaktan dolayi da görünüslerine pek aldiris etmezlerdi. Oysa varlikli insanlar için görünüsü kurtarmak ve iyi görünmek önemliydi. Yine de bugünkünün tersine moda, yaklasik bin yil kadar ayni kaldi. Çocuklarin basi uzun bir örgü arkada kalacak sekilde tras edilirdi. Bir kadinin baslica giyecegi,iki askili keten bir giysiydi.Erkekler ise keten etek giyerlerdi. Yasli erkekler ise daha uzun etek giyerlerdi. Kimi erkekler ise baslarini tras edip peruk takarlardi. Ayakkabilar ve eldivenler:Sandalet ve eldivenler çok özel durumlarda giyilirdi. Takilar:Misirda herkes taki takardi. Varliklilar, yari degerli tas ve cam kakmali, altin ve gümüsten yapilmis parçalar takardi.Daha yoksul kisiler bakir ve çini (bir çesit cilalanmis seramik) kullanirlardi. Kozmetik:Çogu erkek ve kadinlar yüzlerini boyarlardi. Dudak ve göz boyalari,ögütülerek toz haline getirilmis madensel tuzlardan yapilirdi. Bu toz kaplara doldurulup yag ve ya suyla karistirilirdi.

Savasi Sevmeyen Millet
Misirlilarin çogu kendi hallerinde köylüler ve evde oturup zevk sürmekten hoslanan devlet adamlari olduklari için savasmaktan pek hoslanmazlardi.Ama kendilerinden daha az gelismis Nubyalilar ve Libyalilarla komsuluk ettikleri için muntazam bir ordu kurmak mecburiyetindeydiler. Bu orduyla Afrikali komsulariyla kolayca basa çikarlardi. Ama Asyalilar karsisinda bozguna ugramamak için parali asker tutarak ülke bütünlüklerini saglayabilirlerdi.
Eski Misirlilarin uygarlik alanindaki basarilari, hele Misir kadininin yasadigi hayat, 20. yy insanini bile imrendirecek seviyededir.

Özel Hayat

Yüksek memur olsun, kökeni belirsiz bir amele olsun, görevli olarak evinden uzaklasmak zorunda kalan her Misirli ülkesine ve kentine oldugu kadar yuvasina da bagliydi. Zaten aile, toplum ve is çevrelerinin birbirlerinden tamamiyla ayri olduklari da pek söylenemezdi. Is çevresi genellikle baba, çocuklar, kardesler, kayinbiraderler, komsular ve arkadaslardan olusurdu. Kisinin, kendi gibilerinin kaldigi bir tür lojman konutta oturuyor olmasi hiç de az rastlanir bir durum degildi. Kisi eger çiftçiyse ve evini kendi yapmissa, arada kendisiyle birlikte gündelik yasamini paylasan ve neredeyse ailesinin bireyleri durumuna gelmis olan bütün personeli de kalirdi. Çesitli toplumsal kesimlerin özel yasamlarini anlatan bir çok kaynak bulunmustur.
AILE KAVRAMI: Atalari ve çocuklariyla genis anlamda aile misirli için bir güvence olustururdu. Mezarlarda ve dini yapilarda aile gururla resimlenmistir. Ne var ki bu kavrami ifade etmek için “evdekiler” den baska terim kullanildigi bilinmemektedir. Baba ile ogul arasindaki bag ne kadar güçlü olursa olsun, babanin görevleri arasinda çocuklarini genç yasta yuva kurmaya, yani kendisin bir ev yapmaya, eger bir ise girmis ve kendisine bir ev verilmisse o evi yenilemeye ve bir kadin almaya yönlendirmek vardi. Toplum büyük ailelerden, çekirdek ailelere dogru ancak böyle ilerleyebilirdi. Çekirdek aile, kari-koca, çocuklar ve bakima muhtaç yakinlardan olusurdu. Bunlar dul anne, öksüz kalip henüz evlenme yasina gelmemis kiz kardes vb. olabilirdi. Bu, çekirdek ailenin kapisi kimsesiz akrabalara, özellikle de yalniz ve dul kadinlara açikti demek oluyor. Aile büyüklerinin rahatini saglamak, çocuklar için ahlaksal bir görev olmakla birlikte, isin içinde günümüzde oldugu gibi bazi miras beklentileri bulunabilirdi. Bir çok hak sahibini mirastan mahrum eden bir vasiyetname günümüze kadar gelmistir. Bazi dönemlerde mezarlar, ailenin son bir kez ve bu sefer sonsuza kadar bir araya geldikleri yerler halini almisti.
Ramsesler dönemine ait mezarlarda 20 mumyanin bir arada bulunduklari dahi görülmüstür. Fakat günümüzde l sürülmemis mezar bulmak son derece güç oldugundan arkeologlarin arastirmalarindan herhangi bir bilgi edinmek henüz mümkün degildir. Yine de baska bazi dönemlerde mezarlarin sadece kari-kocaya ait olduklarini, çok genç yastaki çocuklarin bile baska yerlere gömüldükleri bulunmustur.
Firavunlar Misiri’nda , evliligin resmi ya da dinsel herhangi bir islemle belgelenmis oldugu sanilmamaktadir. Asagi dönem öncesinden günümüze kadar hiçbir evlilik akdi gelmemistir. Bosanma ise eslerin mal varliklarinin bölüsülmesini içerdiginden bir tutanak gerektiriyordu. Herkes evlenirken getirdigini geri alir, evlilik süresince edinilen ortak mallarin ise üçte ikisi erkege, üçte biri kadina verilirdi. Evlilik için ise herhangi bir tören yapilmadigi saniliyor. Ancak damat adayi, kiz tarafinin onayini alabilmek için Misir’da hala bugünde yapildigi gibi bir baslik parasi ödemek zorundaydi. Eslerin evliligi beraber yasamaya baslamakla somutlasirdi. Hükümdar ailesinde, firavunsal gücün yasal olarak aktarilabilmesi için çokesliligin ve aile içi evliliklerin sik sik uygulanmalarina karsin, bu gelenekler halkin ne yoksul kesimlerince, ne de zengin tabakalarinca benimsenmisti. Tecavüz ve zina suç olarak kabul edilir ve cezalandirilirdi. Ayriliklar ise özellikle yerli halk tabaklarinda siklikla görülürdü. Bosanma y da dul kalma sonrasinda yeniden evlenmek çok dogal karsilanirdi. Hatta bekarlik, toplumdisi bir durum olarak görülürdü. Escinsellik sadece mitolojik çerçevede ele alinmis oldugundan toplumun bu olguyu nasil karsiladigi henüz saptanamamistir. Yine de bu escinselligin kurumlasacak ölçüde kabul görmüs olamamakla birlikte herhangi bir sahte utangaçlikla itilmemis oldugunu öne sürebiliriz. Ask Sarkilari, Ilahilerin Ilahileri veya Arap siirlerinde görülen ince cinselligin öncüsü gibidirler.
“[...] Kalbim sana adandi
Senin için o ne isterse yaparim
Kollarinin arasina yattigim zaman
Onu yapmak için içimdeki arzu
Gözlerimin pariltisidir [...]”
Erotik olarak adlandirdigimiz resimlerde, heykellerde ve bir papirüste aslinda saf bir müstehcenlik vardi.
Ikonografya kari koca iliskilerini ilgi ve sefkat agirlikli olarak resimlemistir. Ressam ve heykeltiraslar bu geleneksel tutumdan oldukça ender ayrilmislardir. Amarna’lar ve Ramses’ler döneminde Kral ailesinin özel yasamlarina ait bazi sahneler ise sasirtici bir dogallikla islenmistir.
Edebiyat sefkat ve tutkudan çok, kiskançlik ve zina ile ,ilgilenmisti. Hukuk metinleri ve resmi tutanaklar ise her türlü rekabetin ve entrikanin kol gezdigi kraliyet haremine varincaya kadar, dönemin her ailesinde görülebilen çekisme, tartisma ve kavgalarin raporlarini kapsamaktadir. Daha uyumlu ve ask dolu iliskilerden söz eden yazilar da vardir. Örnek olarak bir katibin ölmüs olan karisina yazdigi su mektubu gösterebiliriz:
“Ey Osiris’in saygi deger tabutu; içinde yatan Amon sarkicisi Akhtay’dir! Beni dinle ve bu mesajimi ilet: Onun yaninda olduguna göre ona sor: ’Nasilsin? Nerdesin?’ Ona de ki: ‘ Akhtay’in artik hayatta olmamasi ne aci.’ Kardesin, yoldasin sana öyle sesleniyor. Ne büyük bir aci. Sen, o denli güzel ve essiz... sende çirkin bir sey yoktu. Seni hep çagiriyorum. Seni çagirana cevap ver.”
Misirli aileler geleneksel olarak çok çocuk yaparlardi, fakat evde ender olarak iki çocuktan fazlasi yasardi. Çünkü hem çocuk ölüm orani yüksekti hem de çocuklar çok küçük yaslardan itibaren ya okula ya da çirakliga gönderilirdi. Bosanma tutanaklari çocuklarin kime verildigi konusunda geleneklere herhangi bir çiraklik getirmemis olmakla birlikte, velayeti hep babanin almis oldugu sanilmaktadir. En azindan içinde bu konuda bilgi bulabilecegimiz belgelerden bu anlasiliyor. Süt çocuklarinin hiç olmazsa birkaç yil annelerine birakilmis olmalari da mümkündür. Her ne ise, konudan hiçbir yerde söz edilmemis olmasi, konunun hemen hemen hiç bir zaman sorun yaratmamis oldugu izlenimini vermektedir. Kisirlik ise, kaderin bu darbesini yemis çiftler için önemli bir dert kaynagiydi. Dualar, adaklar, büyücülerin ve sihirbazlarin çabalari sonuç vermeyince tek çare, çocuk sevgisini bir baskasini yavrusuna yöneltmek oluyordu. Bu tür islemlerin yasal açidan velayetle mi sinirli kaldiklari, yoksa gerçekten evlat edinmeye kadar mi g,ittikleri henüz anlasilamamistir.

Konut Kavramı

Genel olarak iki ana grup vardi. Içinde çekirdek aile ile birlikte hizmetlilerinde yasadigi büyük malikaneler ve sadece ailenin oturdugu mütevazi, barinaklar....
Orta çapta bir tarim isletmesinin planini, isçi ve hizmetlilerin efendilerine göre yasam kosullari, yemek yeme gelenekleri, ve tüm bu kisilerin birbirleri ile olan iliskilerini bilmedigimiz için ilk grup hakkinda fikir verebilmek için tek çaremiz II. Sesostris’in piramit kentindeki konut planlarina, IV. Amenofis’in baskentindeki üst düzey memurlarin konut planlarina ve Yeni Imparatorluk mezarlarindaki muhabbet sahnelerine basvurmaktir.

Büyücülük

Eski Misir'da son derece dogal olarak bilinen bir olguydu büyüler. Ancak yine de herkes buyu yapamazdi. Bu konuda özel yetenekleri olan tanrilarla iletisim kurabilen kisiler büyü yapabiliyordu. Büyülerin kimi kötü yani kara büyü niteligindeydi kimisi koruma büyüsü kimisi ise buyu bozmaya yarayan büyülerdi.
Kara büyülerde genellikle büyü yapilmak istenen kisinin kendisine ait bir sey ele geçirilir ve bunun yardimiyla balmumundan yapilmis insan figürüne bakir sisler saplanirdi. Insan figürü büyü yapilan kisiyi simgelerdi. Balmumu eriyince kisi ölürdü.
Bu oldukça sevimsiz olaya karsin bundan korunmaya yarayan büyüler de vardi. Büyü yapilan kisi hastalandigi zaman tip konusunda oldukça ilerlemis olan Misirlilar bunun büyü olduguna karar verirlerdi ve bu çogunlukla dogru çikardi. En iyi rahipler ve büyücüler araciligiyla bir nevi ayinle kisi kurtarilmaya çalisilirdi. Bu her zaman istenildigi gibi sonuçlanmazdi. Hatta tarihte birçok firavunun çocuklarinin ve eslerinin büyü nedeniyle öldügünden bahsedilir.
Büyünün ilk örnegi Tanrilar arasinda yasanan savasta görülmüstür. Kizil saçli Seth kardesi Osiris'i 14 parçaya bölünce Osiris'in esi Isis onu tekrar hayata getirmek için Amon'un gizli adini kullanarak bir büyü yapmistir. Osiris'in 13 parçasi Misir'in birçok yerinde bulunmus ancak sadece cinsel organi bulunamamisti. (bunu ise Timsah Tanri Sobek'in yedigi düsünülmektedir.) 13 Parça olmasina ragmen Isis, Osiris'i hayata döndürmüstür.
Büyücü kimi zaman Tanriyla bir olurdu. Tanri'ya kendi kabul ettirir ve eger tanri kabul ederse ona istedigini yaptirirdi. Bunun olmasi çok zor olmasina ragmen kimi büyücüler basarabilmistir.
Misir tarihinin her yönünde oldugu gibi bu da su anda bize oldukça ilginç ve garip ancak Misirlilar için nefes almak kadar dogal bir seydi...

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:53
Eski Misirda Din

Eski çaglarda olusan bütün dinlerin çogunda su dört madde, prensip olarak bulunmustur:
1-Tanri Kavrami
2-Mitoloji ve Efsaneler
3-Dini Inanislar “dogmes”
4-Dini Ayinler

Bu temel prensiplere göre, eski çagda Misir’in dini hayatini incelemek için iki çesit belgeye sahibiz.
1-Hiyerogliflerle olan her türlü dini metinler, mabet ve mezar duvarlarindaki dini inanislar ve ayinlerin tasviri. Klasik bazi tarihçilerin; Herodot, Sicilyali Diodor ve Strabon gibi, Misir’in eski dini hakkindaki gözlem ve rahiplerden duyduklarini yazmalaridir.
2-Mabetlerde, mezarlarda her çesit ilahlarin heykelleri, heykelcikleri veya çizilmis, boyanmis resimleri. Eski Misir medeniyetine ait mabet harabelerinde, mezarlarda bu çesit ilah heykel ve resimlerine rastlanmaktadir. Bunlar bazalt ve granitten olan heykellerden baska, bronz ve altindan heykelcikler, çesitli hayvan baslariyla temsil edilen ilah ve ilaheleri göstermektedir.
Misir’in din hayatinin eksik yönü, iman ve inanma kismidir. Bir de çogu dinlerde esas olan mukaddes kitabin, burada bulunmayisidir.
Misir’in tarih önceki devirlerindeki din düsünceleri, totem esasina dayanir. Birer siyasi ve idari bölme olan eski Misir’in “Nom”lari, totem olan hayvan isimlerini tasirdi. Mesela çakal, köpek, yilan, sahin normlari gibi.
Klan halinde yasayan insan gruplari bir yere yerlesip siteler, (Nom) olusturduktan sonra sembolleri olan totemler, o yerin ilahi ve mabudu olmustur. Eski din inanislari bunlara dayanmaktadir.
Eski devirlerdeki bir halkin dini, oturdugu memlekete ve sürdügü hayat tarzina göre degisir. Iste buna göre Misir dini de ilhamini muhitinden almistir.

Misirlilar bir çok ilahlara sahiptiler. Eski Misirlilarda bu Tanrilar önemli bir yer isgal etmislerdir. Eski Misir dini, bir çok ve çesitli ilahlari mukaddes saymistir. Onlarin heykellerini, resimlerini yaparak sekillendirmislerdir. Misirlilar genellikle çok ilahli Tanri kavramina inanirlar. Ancak 4. Amenofis devrinde tek ilahli bir düsünce reformu, devamsiz bir hareket olarak kaydedilmistir.
Misir ilahlari konularini gökten, topraktan, sudan, bitkilerden, hayvanlardan ve insanlardan alirlar. Misirlilara göre her seyin basi gök tanrisindadir ve bütün eski tarih boyunca, Gök ve Nil ilahlari daima en önemli Tanrilar olarak kalmislardir.
Gök Ilahinin ismi ve sekli degismekle berber, gökyüzündeki yildizlar, günes ve ay en eski ve devamli ilahlar arasindadir. Sonra yeryüzü ilahlari gelir ki, toprak, su ve agaçlar bunlarin sembolüdür.
Hayvanlar alemi ise Misir ilahlari arasinda en kalabalik yeri isgal ederler. Bu mukaddes sayilan hayvanlar, bazen bizzat kendileri veya bir özel isaret ile, bazen de sadece baslari ile insan vücudu üzerinde temsil edilmislerdir. Mesela Osiris ölüler ilahidir.
Misirlilarin ilah kavrami hakkindaki bilgileri sadece metinlerden ögrenebiliyoruz. Mesela, piramit metinlerinde, bir firavun öldügü zaman nasil ve ne suretle ilah mertebesine yükseliyor? Bu metin de az da olsa bilgi verilmektedir.

Rahipler - Ayinler - Mabetler:
Misir dininin tatbikatini rahipler yapar ve onlar bu teolojiyi düzenlerlerdi. Rahipler krallar tarafindan çok zengin bir hale getirilmislerdir. Rahipler, halk tarafindan ilahlara kesilen kurbanlar ve verilen hediyelerle bol bol geçiniyorlar ve mabetlerde genis yerlerde oturabiliyorlardi. Ayni zamanda da devlete vergi vermekten muaftilar. Angarya islerde çalistirilmadiklari gibi, askeri görevde görmüyorlardi. Böylece halk içinde bir otoriteye sahiptiler.

Mabetler, Misir sehrinde en önemli yeri isgal ettigi gibi, abide bakimindan da en büyük binalardir. Mabet tanrilarin evi, heykel ve sembollerin saklandigi mukaddes ter, ayni zamanda da totem sayilan hayvanlarin serbestçe girebildikleri bir bina idi.
Ayinler, büyük dini törenlerden baska, her gün mabetlerde gerçek formüllü dualarla ilah heykellerin önünde yapilir ve bunlari ya bizzat kral veya rahipler idare ederlerdi. Mabedin içine güzel kokular yakilir ve rahibeler tarafindan müzik çalinarak dans edilirdi. Ayinler her gün ve her mabette ayni sekilde icra edilirdi.

Buna göre ilahlarin da krallar gibi, iki esasi vardir:
1- Vücut “Zet”ki yeryüzünde ilahi temsil eder.
2- Ruh “Ka” ise ilahi ve semavi olan elmandir.
Ilk temsil edilen ilahlar MÖ 4000 ortalarinda baslamistir. Misir’in dini fikirleri belirten ilk belgelerden biri MÖ 2625 yilinda Saqqara piramitlerindeki, Kral Unas’in mezarinda olan yazidir. Heliyopolis’te yer tutan ve Günes temeline dayanarak “Ra” adini tasiyan mabut bulunur.

Misir’da bir de ayni kavrami ifade eden ilahlar, baska baska isimlerde de anilmislardir. Mesela Hor, Ra, Aton isimleri hep Günes’i temsil eden ilahlardir. Bunun sebebi siyasi merkezlerin degismesidir.

Misir ilahlarini iki büyük grupta toplayabiliriz: Yerel Totemler “gök” ve Yer Ilahlari.
Yerel totemler, göçebe kabilelerin yerlestikleri sitelerde, mukaddes saydiklari hayvan ve putlari insan vücudu ile de birlestirerek temsil ettikleri ilahlardir. Bu suretle kabile ilahlari, yerel tanrilar olmuslar ve “sitenin hakimi” sayilmislardir.
Ilahlar ilk zamanlarda erkek olsun kadin olsun yalniz yasar ve hakimiyetini korumada çok kiskanç davranirdi. Fakat Misirli buna bir aile olusturmakta gecikmemis, evli düsünülen ilah çocugu ile beraber bir üçlü sisteme geçmistir.
Bunda bas hakim olan baba degildir. Bazen de kadin ilahe tamamiyla hakim durumdadir. Mesela Dendara’daki Hathor gibi.
Ilah ailesiyle beraber kendi sarayi sayilan mabette oturur, bazen de yanina baska ilahlarin girmesine izin verebilirdi. Yeryüzünde yasayan ve Tanrinin sembolü temsil edilen Firavun da her vakit ilahin karsisina çikabilirdi.
Fakat kral her mabette ayni zamanda bulunamayacagi gibi, kendisine vekil olarak rahipleri birakir ve onlar ilaha, mabede ve onun arazisine bakarlardi.

Bazi yerel ilahlarin hakimiyet sahalari, zamanla da genislemistir. Bunun en tipik örnegi Deltada Busiris eyaletinde bir agaçla temsil edilen bitki ve ölüler ilahi Osiris’in ta Güney Misir’a kadar gidisidir. Buradan önce Memfis’e giderek, yerel ölü ilahi olan Anubis’in yerine geçmis, sonra da Yukari Misir’da Abidos’ta köpek sekline girerek ölüleri korumustur. Sonraki devirlerde ise bütün Misir’da Osiris ölüler ilahi olarak yer almistir.
Bu yerel ilahlarin esas ilk merkezleri kesin olarak pek tespit edilmemekle birlikte, bir çoklari daima malum olmustur. Mesela Asagi Misir’da Horus, Busiris’te Osiris, Memfis’te Ptah, Dendara’da Hathor gibi.

Eski fikirden kalmis olarak tarihi devirlerde de tapilan canli hayvanlar olmustur. Bunlarin en baslicasi ve söhret sahibi olan , Memfis’te takdis edilen Apis Öküzü’dür. Beyaz lekeleri olan siyah renkli bu öküzün, basinda üçgen seklinde beyaz bir alametin olmasi lazimdi. Memfis’te beslenerek korunmustur. Bu hayvan Ptah’in bir canli numunesi sayilir ve onun bu hayvanda yasadigini rahipler anlayabilir sanilirdi. Alnindaki siyah üçgenden baska sirtinda akbabaya benzeyen bir sekil, sag yaninda bir hilal, dili üzerinde ise hamam böcegine benzeyen bir isareti bulunmasi gerekti. Ayni zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu sartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karsisina yapilmis bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakilir ve beslenirdi. Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çikarilan mukaddes öküzün her hareketinde rahipler bir anlam çikarirdi. Bu hayvan ölünce Misirlilar tarafindan büyük bir matem oldu. Ama yenisinin meydana çikisi büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapilir ve Saqqara’da bulunan yer alti galerilerindeki lahitlere konulurdu. Isis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapilirdi. Ölünce yerine yeni bulunan Apis geçer ve totem hayvan yasamis olurdu.
Ilahlara bir takim kuvvetler de atfedilmistir:

1- Osiris : Ölüler Tanrisi.
2- Ptah: Artistlerin ve Madencilerin Tanrisi.
3- Hathor : Ask ve Nese Tanriçasi.
4- Maat: Adalet ve Hukuk Tanrisi.
5- Sobek: Sular Tanrisi
6- Seshet: Yazi Tanriçasi.
7- Sekhmet: Savas Tanriçasi.
8- Min: Çöllerdeki Seyyahlarin koruyucusu ve Hasat Tanrisi.
9- Tot: Ay ve Ilim Tanrisi.
10- Geb: Toprak Tanrisi.
11- Set: Kuraklik ve Kötülük Tanrisi
12- Isis: Analik ve Bereket Tanriçasi.

Gök ilahini çok büyük bir inek seklinde düsünen Misirlilar, ona “Hathor” adini vermislerdir. Arz Onun ayaklari altinda durdugu farz edilir ve karninda ise yildizlar parlardi. Diger taraftan bu Gök Ilahi’na bazi eyaletlerde “Sibu” adi verilmistir.
Ay ilahina “Tot” adi verilmistir. Fakat bunlarin içinde en büyük olarak Günes Ilahi “Amon-Ra, Horus” basta sayilir. Misirlilarin “Yaradilis Destani” bu günes fikrinden dogar. Onlar günesin dünyada ilk dogdugu günü “Yaratan” kabul ediyorlardi. Bu ilah, bitkileri, hayvanlari ve insanlari yaratmistir. Ilk yaratilan insanlar “Ra”nin dogrudan dogruya çocuklaridir.
Bundan baska toprak ilahi da yer almaktadir. Toprak Ilahi “Geb”dir. Bazen de bu tanri “Isis” kabul edilirdi.
Misir dini Natürizm dinidir. Misir itikadinda en önemli olay günes kavramidir. Misir’in günes ilahlarindan en meshuru Horus’dur. Digerleri, Atun, Set, Ra’dir. Bazi Misir ilahlari sunlardir:

Horus- Nur ilahidir ve günesi temsil eder. Gökyüzünün burçlari üzerinde görünür ve bir atmaca seklinde göklerde uçar. Atmaca da Hor adini tasimaktadir. Günesle ay ilahin iki gözü sayilir. Hor iki kuvvetli kanatla gösterilir. Bu kanatlar semada uçtugunu gösterir. Bu kanatlarda iki müthis yilan vardir ki agizlarindan ates püskürür. Bu da günesin yakici, çarpici ve öldürücü kudretinin alametidir.
Kainati aydinlatan ve canlandiran Horus kardesi zulüm ve tahrip ilahi olan Set ile devamli mücadelededir. Hep Horus kazanir ama Set yok olmaz. Bazen de Set geçici yenilgiler kazanir ve Horus’un bir gözünü çikarir ki günesle ay tutulmasi bundandir. Bu durum yer ilahi Geb’in araciligi ile halledilir. Güney Misir Set’e ve Kuzey Misir Horus’a verilir.
Set- Garip bir tarihe sahiptir. Misir; milli birligini oturtmadan evvel Horus kuzey Kraliyetinin ilahiydi. Bu krallar kendilerine Hor unvanini almislardi. Zaten her yerde krallar, gökten ve günesten unvan aldilar. Set kuzeylilerce sahranin kavurucu, kisir ve buna benzer felaketlerin ilahi saymislardir. Kuzeyliler basarili olunca Horus Misir’in kendi ilahi ve Hor unvanini tasiyan krallar Misir’in kendi hükümdari olunca yavas yavas Set sahra ilahi fikrinden, yabanci ilah (sahra yabanci sayilirdi) fikrine geçerek Suriye’nin Sotek ve Bal ilahina benzetilmistir. Daha sonra Horus nuru hayatin ve Set zulmet ve tahribin ilahi olmustur.
Ra- Günesi ifade den tanrilardan biridir. Ra insanlar arasinda oturmaz, râkip oldugu kayigi ile ebedi bir tarzda semada yüzer durur. Zulmetle devamli mücadele ederdi.
Maat- Misirlilar indinde ay ile önemli ilahlardan biriydi. Maat Uygurca ay anlamina gelmektedir.
Tot- Aya ait bir ilahtir. Aydan hariç bölünmüs zamana da hakimdi. Diger taraftan ilahlarin müsavir ve katibi idi. Hor’la Set arasindaki anlasmazlikta, Geb ile hakemlik yapmistir.
Ptah- Misir’daki büyük ilahlardan biridir. Ptah’i tavsiye ederken dokuz ilah manzumesinin kalbi ve dili gibi tarif edilmistir. Ptah yaratma kelimesini Atun diliyle telaffuz etmis ve bundan sonra bütün olusum, ilahlar,sehirler ve kainatta iyi, kötü ne varsa her sey olusmustur. Ptah Türkçe “put” demektir. Mavi yani gök demektir. Misir dilinde Pt =Gök demektir.
Osiris- Misirda önemli bir kült halinde olan bu ilahin gerçekleri Misir rahiplerince son derece özenle saklanan bir sir halindedir.
Horus’tan daha kidemli olan Osiris Misir’in bir kahramani, Misirin birligini kuran, medeniyeti ögreten, yaziyi icat eden akil ve hayirli bir hükümdardi. Resimlerinde bir elinde çoban degnegi diger elinde öküz kamçisi vardir. Bu daHor gibi Asagi Misir hükümdaridir. Zulmet ve tahrip ilahi olan Setle devamli rekabettedir. Set unvanini güney hükümdari ile mücadeleye girismistir. Set bir ara itaat eder gibi görünerek, Osiris’in güvenini kazandiktan sonra beraberindeki 72 kisiyle Osiris’i pusuya düsürmüs ve bir tabut içine kapatarak denize atmistir.

Dalgalar Osiris içinde bulundugu tabutu sürükleyerek Finike’de Biblos sahillerine atar. Bu sirada Osirisin karisi ve kiz kardesi olan Isis aramaya çikar. Biblos sahillerinde tabutu bulur ve Set’ten gizler. Fakat Set bir zaman sonra isi kesfeder ve Osiris’in naasini tanir. Ve bu naasi parça parça ederek her parçasini bir tarafa dagitir. Isis bu parçalari toplamak için hazirlanir. Anubi ve Hor’un iyilikleriyle parçalari bulur ve birlestirir. Osiris böylece yeniden hayata gelir. Oglu Hor pederinin intikamini alir. Fakat Set hiçbir sekilde maglup olmaz. Nihayet yer ilahi Geb hakem olur. Bu da Misiri Hor ile Set arasinda bölüstürmek suretiyle ihtilafi halleder.
Osiris’in bir diger safhasi daha sonuca varmistir, o da bitkilere ilah olmasidir. Ölen, dirile, tekrar hayata gelen ilah hasatçilarin oraklar ile biçilen ve baharda tekrar canlanan ruhu bitkidir. Anadolu ve Suriye’de bitki ilahi olan Atis ile Adonis de ölen ve dirilen bir ilahtir. Bunu temsil için yapilan putlarda bir agaç gövdesi üzerine ellerinde çoban degnegi ile öküz kamçisi tasiyan bir insan basi görülür. Bu agaç gövdesi bitki aleminin alametidir.


Mabetler

Eski Kralligin hükümdarlari Misir’in hemen her yerine mabetler insa ettirmislerdir.
En orijinal örneklerden biri Günes tanrisi “Ra”ya özel olarak yapilan mabettir. Büyüklügü ve sekli hakkinda bir fikir edinmek için, bunlardan Abusir’de meydana çikarilan 5.sülale zamaninda insa edilmis olani hakkindaki bilgiler daha nettir. 100 metreden fazla uzunlukta, 80 metre genislikte, sur ile çevrilmis bir saha içinde, 38 metre yanlari ve 20 metre yüksekliginde bir kare mezar üzerinde kalin dikli bir tas bulunmaktadir.bu anit bütün mabede hakimdir. Asil Günes Tanrisini temsil eden sembol budur. Kaidenin önünde kurban kesmeye mahsus mezbaha bulunuyor. Sur disinda, çölün ortasinda 28 metre uzunlugunda pismis topraktan kayik, günesin gece yolculugu için hazirlanmis durumdadir.

5. sülalenin hemen hemen bütün hükümdarlari, bu türlü Günes mabetlerini ehramlarin yani basina yaptirmislardir. Bunlardan bes tanesinin adi bilinmektedir. Harabe kalintilarindan en iyi belli olani, Abusir mabedidir.
Heliopolis’te 3. sülale zamanina ait bir mabet yapisi örnegi, baska yerde görülmeyen bir tarzdadir. Bu 300 metre genisliginde yuvarlak ve 40 metre kalin duvarlarla çevrilmis, iç tarafinda direklerle tutturulmus, uzunluguna, bes hücreden ibaret binadir.
Orta Krallik dönemindeki mabetler tam olarak korunamamistir. Bazilari Hiksoslar devrinde (MÖ.1788-1580) harap edilmis, diger bir çogu da 18. sülale krallari tarafindan ele alinarak büyütülmüs ve sekilleri degistirilmistir.
Orta Krallik devrinde 11.sülaleden Mentuhotep’lerden birinin yaptirdigi mabet sonradan tadilata ugramayan mabetlerden biridir. Deir-el-Bahri mevkiinde bir dag yamacinda insa edilmis olan bu bina, ölen insanlar için yapilan ayinlerde kullanilan mabettir. Prensesler için yapilmis yeri de mevcuttur. Mabedin dip tarafinda uzun bir dehlizden kayaliklar içine girilerek küçük bir odada son bulmaktadir. Burada ihtimal ki kralin heykeli konulmustu.

12. sülale krallari da bir takim abideler meydana getirmisler. Mabet olarak yapilanlar ve sonradan tadilata ugrayanlardan bazilari sunlardir:

Memfiste Ptah mabedi genisletilmis, Karnak’ta Amon, Dendera’da Hathor, Heliyepolis’te Atum, Abidos’ta Osiris.
Yeni Krallik devri mabetleri üç kisimdan ibarettir. Dörtgen seklinde olan mabetlerin uzunlugu genisliginin iki katidir. Ön kisim, iki yüksek pilon arasindan açilan büyük merkezi bir kapidir. Iç avlu sütunlarla çevrilidir. Bunun gerisinde ayin yapilan salonlar ve daha ileri de ise bir koridorla ayrilmis ilah heykellerinin kondugu mukaddes yer ve hazinelerin saklandigi odalar, magazalar bulunmaktadir. Ilah heykeli ya bir hücreye kapatilmis veyahut da bir kayik üzerine oturtulmustur.
Mabedin çogu yerine büyüklü küçüklü heykeller konmustur. Duvarlarina kabartma yazilar ve süsler yapilmistir. Kralin icraatina ait olanlari halkin girebilecegi yerlerde, rahiplerin girmesine mahsus yerlerde ise tapinma ve dini ayinleri gösteren sahneler yapilmistir.
Mabetler genelde iki temel fikre göre yapilmistir. Biri büyük ve bas ilahlar için, digerleri ise ölüler kültünün yapilacagi mezar mabetleridir. Bu mezar mabetlerini her kral kendine özel yaptirmistir. Mezarlardan ayri yapilan bu çesit mabetlerin gerek planlari, gerekse yer ve büyüklükleri itibariyle önemli degisiklikler olmustur. Bunlardan Kraliçe Haçepsut’un Der-el-Bahri ‘deki mabedi anlatilir. Çünkü bu bina Misir abidelerinin en orijinallerinden biri sayilmaktadir. Bu kadin hükümdarin yaptirdigi mabet, bir dag eteginde kayaligin yamaçlarina uygun bir sekilde yerlestirilmis sütunlarla tutturulmus teraslar halinde yukariya dogru yükselmektedir. En üst terasta asil mabet ve onun arkasinda kaylar içine oyulmus bir çok ibadet yerleri yapilmistir. Bu mabedin duvarlarinda, kraliçenin soyuna ve yaptigi hükümet islerine dair sahneler kabartma olarak resmedilmistir. Bu açiklik ve inceliginden dolayi bu mabet Misir’in en güzel abidelerinden biri sayilmaktadir.

Ramses’in “Ramseseum”u da bu çesit mabetlerdendir. Amon tanrisi için yapilan büyük Karnak ve Luxor mabetleri Misir’in en büyük ve en muhtesem abideleri sayilirlar.
Mabet tipi planlarda birbirinden farkli üç kisim görülür.
Yeni Krallik devri mabetlerine uzunluklari hepsinde ayni olmayan bir yoldan girilir. Bu yol boyunca tanrinin mukaddes hayvaninin sembolü olan, sfenksler konmustur. Mesela Karnak’ta, Tanrinin koç sembolü birer sfenks heykeli olarak siralanmistir. Buna “Ilah Yolu” denmektedir. Yolun sonunda mabet kapisinin iki tarafinda yükselen, kaideleri genis yukariya gittikçe daralan ve tamamiyla Misir üslubuna has “pilon” denilen duvarlar vardir. Genelde bunlarin önüne hangi kral yaptirdiysa, onun büyük mikyasta bir kaç heykeli konur. Mesela Luxor ‘da bu heykeller 6 adettir. Mabet kapisinin iki yaninda yükselen pilonlar üzerinde ise, hangi kral yaptirmis ise onun zaferlerine ait kabartmalar konmaktadir. Luxor mabedinin bu duvarlarina 2.Ramses ‘in Kades savaslarini anlatan sahneleri yapilmistir.
Pilon duvarlarin ortasindaki kapidan girince üç tarafi bir veya iki sirali sütunlarin bulundugu bir avlu vardir. Burasi halkin girmesine mahsus olan yerdir. Sütunlari çevreleyen duvarlarda da yine kabartmalar bulunmaktadir.bunlar ya dini sahneler ya da yine ender olarak savas tasvirleridir. Luxor mabedinde bu sütunlar arasina kralin büyük mikyasta heykelleri yerlestirilmistir.
Bu açik avluda, birkaç basamak merdivenle asil mabedin en önemli kismi olan bir “hipostil” salona girilmektedir. Burasi da sütunlarla tutturulmus ve tavanindan yari aydinlik alan, duvarlarinda çesitli ilah ve ilahelere ait kabartma ve oymalar yapildigi gibi tavanlarinda da yine, burada icra edilecek törenlerin önemine göre resimler yapilmistir. Bu salon yari isikli ve dekorlu hali ile çesitli törenlerde yüksek sahsiyetlerin rahiplerin ve nihayet kralin bulunacagi bir yerdir.
Ayni zamanda eger kralin bir varisi olmazsa, bu hipostil salonda, Amon’un mucizesi ile yeni kral ilah tarafindan isaret edilerek seçilmek için törenler yapilmistir. Bu hipostil salonlardan birisi hakkinda bir fikir vermek için, I. Setos tarafindan baslatilip da, II. Ramses’in bitirebildigi Karnak mabedinin ölçüleri söyledir: Genisligi:103 sütunla, derinligi 50 sütunla, tavani ise 130 sütunla tutturulmustur.
Böylece sfenksle siralanmis ilah yolundan sonra ortasi tamamen açik bir avlu, yari aydinlik olan sütunlu hipostil bir salon ve daha sonra da ilahin mukaddes sayilan mevcudiyetine ve hazinesine yaklastikça mistik bir karanlik içine gömülen bir mabet plani ortaya çikmistir.

Ayrica Eski Misir mimarisinde mabetleri su esaslara göre de ayirmak mümkündür:
1- Klasik Mabetler
2- Kayaliklar Içine Oyulan Mabetler
3- Günes Ilahina Özel Mabetler
4- Krallarin Küçük Mabetleri
5- Ölülerin Ayinleri için Yapilan Mabetler


Krallar Vadisi - Ölüler Sehri

Teb’in batisinda 3-4 kilometrelik arazi geçildikten sonra 400 metre kadar yükseklikte sivri tepeli Libya kayaliklarina varilir. Bu kayaliklarda merdiven seklinde dizilmis kat kat teraslar vardir. Bu teraslar “necropole” merkezidirler. Eskiden daglardan inen kumlu sel yataklarindan buralara girilir. Bu teraslar ölüler sehrini olustururlar. Burasi Deir-el-Bahri’dir. Krallar vadisine gelince burasi Deir-el-Bahri’ye hakim olan sivri tepelerin arkasina gizlenmis bir yerdir. Burasi kirmizi bir kaya ile kenari çevrilmistir.
Bu yerde 18.,19., 20. Teb hanedanlari kendi mumyalarinin mezarlarini kazdirmislardir. Burasi gayet sarp olup agir tabutlar ile onlarin kirilabilecek nazik esyasini tasimak için araba çikmasina müsait olmadigindan kayalari kirmak suretiyle bir araba yolu açtirildi. Iste buraya KRALLAR VADISI denir.
18-19-20. hanedan krallari, esleri, ogullari ve kizlarindan bir çogu burada gömüldüler. Yeni saraylarinda güvenli bir hayat geçirmek için hazirlanan bu mezarlarda Teb Firavunlari rahat uyuyamazlardi, mezarligin çalisani, muhafiz ve rahiplerin katilimiyla her Firavunla beraber gömülen servetleri yagma ederlerdi. 10. yy’in ortalarinda büyük Amon rahipleri mezarlardan firavunlarin mumyalarini çikardilar. Bunlari Deir-el-Bahri’nin çok yakininda hazirladiklari bir kuyuya gömdüler. Bu kuyu o kadar gizli tutuldu ki 1881’e kadar burasi kimse tarafindan bilinmiyordu.
Böylece bos kalan kral mezarlari harabeye yüz tutmus, birçoklarinin antreleri kayalarin yikilmasiyla kapanmisti. Bir kismi da içine girilebilir bir halde bulunuyor ve gezilebiliyordu.
MÖ. 60 yilinda burayi ziyaret eden Diodor, Ptolèmèe Lagid zamaninda rahiplerin orada 47 mezar (Hypogè) oldugunu söyledikleri ve kendisi bunlardan yalniz 17 tanesini gördügünü ve birçoklari harap oldugunu anlatir. MÖ. 25 sene önce Teb’i ziyaret eden Strabon “Insaat noktasindan birer harika olarak görülmeye deger 40 mezar vardir” der.
1886 yilinda “Teb’deki Kral Mezarlari” adli ünlü eser ile yeniden bu olay canlandirildi. Mezarlarin mumya ve mobilya gibi içerigine gelince, bunlardan bir kismi 1881’de Maspero Misir Asari Atika Idaresi’nde meydana çikarilmislardi. Gizli arayicilara karsi yapilan bu inceleme Deir-el-Bahri kayasinin eteginde bir kuyunun kesfine neden oldu. Burada ise 21. hanedan firavunlari kendinden önceki firavunlarin mumyalarini hirsizlardan korumak için karma karisik yigmislardi. Ahmes I, Amenophis I, Thutmose I, Thutmose II, Thutmose III, Ramses I, Seti I, Ramses II, Ramses III’ün cesetleri bulundu. Önemli bir ölü mobilyasi ve 4000 adet çesitli esya karmakarisik olarak tabutlar arasindaydi.
10 yil sonra krallar mumyalarinin gizli muhabiri Grèbaut’ya yeni bir gizli yer ihbar eder. 4 Subat 1891’de Daressy 153 tabut elde eder. Bunlarin 101 ‘i çifttir. Bunlardan 77 Osiris heykeli ve birtakim papirüsler bulur. Bunlar da birbiri üzerine yigilmis bir haldeydiler. Buna Deir-el-Bahri’nin ikinci kesfi denir.
Bu tabutlar 22. ve ondan sonraki hanedan zamanindaki Amon rahipleri ile ailelerin tabutlaridir. 1898 yilinda Loret orada II.Amenofis’in mezarini buldu. Bu ilk olarak tabutunda bulunan bir Firavun mumyasidir. Yaninda Thutmose III, Amenophis III, Mernneptah, Siphtah, Setnekht, Ramses IV ve Ramses V’in cesetleri vardi. Burada krallarin serisi mükemmel ve tamamdi. 1900’den sonra Davis, mezarlari açti. Bos olan kraliçe Hatshepsut’un, kraliçe Tiy’in akrabalarinin mezarlarini ve sonunda Tiy’in kendi mezarini açti. Burada zengin mobilya bulundu ise de Kraliçe’ nin mumyasi bulunamayip onun yerine baska mumya çikti. Uzun tetkiklerden sonra mumyanin Ikhunaton’un mumyasi teshisi konuldu. Horemhep ve Siphtah’in mezarlari açildi. Birkaç firavunun mumylari daha kalmistir. Krallar vadisi çok geçmeden sakladigi baska sir ve esrarlari açiga çikaracaktir.
Mastabalarda oldugu gibi, bu mezarlarda (hypogèe) üç kisimdir:
1-Çok kere hypoèe’nin haricinde bulunan bir mabet vardir. Burasi ailenin ve halkin girebilecegi bir yerdir. Bundan maksat, kurbanlar için bir depo ve yasayanlarla ölen arasinda ruhani bir iliskinin tesisidir.
2-Sütunlu salonlara götüren derin yeralti yolari ve sonunda heykelin bulundugu son mabet salonu. Burada ölünün çok kere karisinin ve çocuklarinin statüleri ile çevrilmis heykeli durur. Mezarin bu kismi daha özel ir tabakaya aittir ve heykele ibadet için tahsis olunmustur.
3-Ölüler mahzenine inen kuyu. Bu mahzen heykel salonunun birkaç metre altindadir. Burada mumya bulunur ve cenaze merasiminden sonra buraya kimse giremez. Cenaze merasiminden sonra burasi duvarla örtülür ve kuyu da toprak ile doldurulur.
Krallarla büyük adamlar cenaze esyalarini önceden hazirlatirlardi. Bunlar özel isçiler veya kral artistleri tarafindan tasavvur olunmayacak bir ihtisamla hazirlanirdi.
Bir kralin mezari söyle yapilirdi:
Sert kayalarin içinde oyulan dar fakat 100’den 250 metreye kadar uzanan ve tatli bir meyil ile daima asagi dogru inen tünel gibi bir koridor. Bu koridor noktada birer kapi ile ayrilmistir. Birinci kapidan girince kapi genisler ve bir daha açilir. Adeta bir mescit sekline girer. Orada Amon-Ra’nin, Osiris’in, adalet ilahesi Maat’in, Hathor’un vs. statüleri bulunur ki kral cenazesini iyi karsilamak için hazirlanmislardir. Duvarlarinda bu ilahlara hitabi uygun olan dualar kazilmistir. Bundan sonra birkaç basamakli merdiven ile ikinci koridora inilir, bu da ayni meyil ile asagiya dogru devam eder. Ikinci kapiya gelinir. Burada da mevki yine genisler. Burada kralin silahlari, bastonlari, tahti, taci, sarap ve yag vazolari, elbise mücevherleri, süsleri, kutulari bulunur. Duvarlarinda Ra ilahinin yer alti alemini kayikla nasil gezdigi hakkinda krala malumat verirler. Sonra koridor gene devam eder. Sonunda üçüncü kapiya gelinir ki, burasi kralin statüsünün bulundugu salonudur. Cenaze kuyusu bu salonun altindadir.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:54
Mısır'da Tıp Bilimi

Misir’da tip ilmini ortaya çikaranlar gene rahiplerdir. Çünkü ilahlardan çare uman hastalar, mabetlerde rahiplerin tedavisine muhtaç olmuslardir. Bunu meslek edinenler de olmus ve bunlar sarayda önemli yer isgal etmislerdir. Misirlilar çok mükemmel doktorlar yetistirmislerdir. Doktorlar devlet memuru olduklarindan hastalari ücretsiz muayene ederlerdi.
Doktor yetismesi için okullar oldugu bilinmektedir. Sais ve Heliyopolis’te bulunan bu türden okullar bulunmustur. Sais okulunun direktörüne ait belgeye 4. sülale zamanindan itibaren rastlanir ve bu kisi “Doktorlarin En Büyügü” unvanini tasimaktadir. Heliyopolis’teki Osiris okuluna bagli olan bir sanatoryum direktörüne ise “Büyük Peygamber” denilmektedir. Bu meshur doktorlarin mezarlari arasinda “Hwy” adli doktorun unvani “En Büyük Peygamberlerden” olarak kaydedilmistir. Ebers Papirüsü’nde ise, ayni doktorun göz hastaliklari için bir ilacin mucidi oldugu yazilmistir.

Tip ilmini 3 temel üzerinde incelemek mümkündür:
1- Insan vücudu ve fonksiyonlari üzerinde bilinenler.
2- Hastaliklarin çesitleri ve tedavileri.
3- Hastaliklardan korunma çareleri.

Bu temelleri inceleyebilmek için elde 5 tip belgesi vardir ve hepsi de MÖ 2000. yila aittir.
Ayrica MÖ 28. yy ’da bir ölüm olayi dolayisiyla bulunan bir metinde doktorluga ait yazilar bulundugu gibi,bir bashekimin varligi da haber verilmektedir. Olay söyledir:
“ Kral Neferkere, Thebes yapilmakta olan insaati gezmeye gitmis, bu esnada bas mimar Veshptah birdenbire cansiz olarak yere düsmüstür. Hükümdar derhal kütüphaneden tibbi yazilari ve ayni zamanda bashekimleri getirtmistir. Onlar bas mimarin ölmüs oldugunu bildirmislerdir.”
Bundan anlasildigina göre MÖ 3000 baslarinda tibbi metinler kütüphanelerde saklanmaktadir. Bunlardan hiçbiri günümüze kadar gelmemistir.

1- Insan vücudu ve fonksiyonlari üzerinde bilinenler:
Mumyaciligin ilerlemis oldugu bu devirde insan vücudu hakkindaki bilgiler konusunda pek ileri gidilmedigi anlasiliyor.
Çünkü mumyacilikla ugrasanlar, doktorluktan ayri olan bir sinif olusturuyorlardi. Kadavra ile dogrudan dogruya temas halinde olan bu insanlarin olusturdugu sinif asagi sayiliyordu. Onun için insan vücudu içinde olan organlarla doktorlar pek az ilgilenmislerdir. Diger taraftan insan cesedi üzerinde incelemeler yapmak, din bakimindan men edilmisti. Bu yüzden doktorlar anatomiden ziyade, yasayan insanlari baz almislardir. Kalp ve bagirsaklari zekanin merkezleri farz ederlerdi. Buna mukabil iskeletteki kemiklerin baslicalarini, hemen hemen aslina uygun tarzda tasvir etmislerdir.
Ebers papirüsüne göre doktor, hangi organini tutarsa orada kalbin hareketini ve varligini hissederdi. Kan damarlari temiz hava ile siserek düzenli çalistigi kabul edilirdi. Bununla birlikte kirli hava, bu damarlari katilastirir, tikar ve isitirdi. Iste böyle anlarda doktor ilaçlarla bu durumu yatistirir, onlara canlilik ve elastikiyet verirdi.
Ölüm aninda ise, bu hayat verici ruh, canla beraber çekilir, kan hava almaktan mahrum olunca pihtilasir ve damarlar böylece bosalarak nefesten kesilen canli mahluk yok olurdu.

2- Hastaliklarin çesitleri; Yaralar ve Tedavileri
Eski Misir halkinin hastaliklariyla, simdi Misir’da yasayan insanlarin hastaliklariyla hemen hemen benzemektedir.
Papirüslerdeki yazilara ve mumyalarin incelenmesinden çikan neticelere göre; göz hastaliklari, kemik veremi, çocuk felci, anemi, çiçek, romatizma, apandisit, mide, karin ve mesane hastaliklari, bacaklarda varis, ülser ve çibanlar, Nil çibani ve sara nöbetleri, dis çürümeleri ve daha bir çok hastaliklara Eski Misirlilar maruz kaliyorlardi.
Dis hastaliklari, en eski mumyalar üzerinde tespit edilmektedir. Ancak daha sonraki devirlere ait olanlarinda tedavinin daha çok tatbik edildigi görülmektedir. Bu da tibbin ilerledigini gösterir.
Bütün bu saydigimiz hastaliklar ve yaralar, tibbi metinler olan papirüslerde yazilmistir. Mesela Smith Papirüsü’nde bir hastalik için söyle bir metot kullanilmaktadir:
Ilkönce, teshise göre hastaligin genel adi ve bu hastalik için yapilacak isler. Ikinci olarak, tibbi inceleme. Burada daima ayni formülle baslanmaktadir.”Eger söyle bir hastaligi olan adami tetkik edersen....” bu kisimda hastaligin gösterdigi bütün arizalar siralanmaktadir. Üçüncüde, teshis hastaligin adi “Bir hasta ki su çesit hastaliktan rahatsizdir”. Dördüncü olarak, Pronostik. Burada doktor tarafindan üç formül kullanilmaktadir: “Tedavi edebilecegim hastalik. Mücadele edebilecegim hastalik. Iyi edilemeyecek hastalik”. Besinci olarak, tedavi meselesine gelmekte ve bir takim açiklamalar ve tavsiyeler siralanmaktadir.
Bu gibi durumlardan dolayi Misir doktorlari pek çok ilaçlar veriyorlardi. Ebers Papirüsü, bir çok hastalik durumu için 700 ilaç tavsiye etmektedir. 11. sülaleden bir kraliçenin mezarinda bir ilaç kutusu içinde küçük ilaç kasiklari, kurumus ilaçlar ve çesitli bitki kökleri bulunmustur. Ramses’in Hattusil’e yazdigi mektupta, bir doktorla beraber sifali otlar gönderdigini bildirmektedir.
Ilaç yapilan maddeler sunlardir:
1- Her türlü bitkiler ve agaçlar. Bunlar en basit otlardan en büyük agaçlara kadar sayilabilmektedir.
2- Madeni cinsten olanlar, deniz tuzundan her türlü maden ve taslar. Mesela metinlerde Memfis tasinin bazi özellikleri oldugu yazilmis ve vücutta hasta bir kisma konuldugu zaman agri hissettirmeden cerrahi bir ameliyatin kolaylikla yapildigi kaydedilmistir.
3- Hayvanlarin bazi organlari, çig et halinde veya taze kurutulmus kanlari da ilaç olarak kullanilmistir. Mesela kertenkele kani, domuzun disleri ve kulaklari, kaplumbaga beyni, logusa kadinin sütü en ilginç olanlaridir.

3-Hastaliklardan Korunma Çareleri
Misirlilar çesitli tedbirler almislardir. Mesela kanalizasyon yapmislardir, böylece halki bir çok hastaliktan korumuslardir. Halkin sik sik yikanmalarini temin edecek surette tedbirler alinmistir. Dini inanislara göre Misirlilarin oturduklari yerin, yedikleri seyin temiz olmasi sartti. Temizlige çok önem verenlerden biri de rahiplerdi. Saçlarini her üç günde bir kesen rahipler, iki defa gündüz ve iki defa da gece yikanmaya mecbur tutulmuslardir. Beyaz elbise giyen bu insanlar, temiz olmadigi sayilan domuz eti ve fasulyeyi yememeleri gerekiyordu. Suyu ise ya kaynatilmis ya da filtre edilmis olarak içerlerdi.
Bazi yazarlarin (W.Durant 1937 s.236-237) verdigi bilgilere göre, sagliklarini korumak için devamli vücutlarini yikarlar, oruç tutarlar veya her gün bazen de her 3-4 günde bir midelerini ve bagirsaklarini bosaltirlardi. Çünkü vücuda yaramayan fazla gidalarin hastaliga yol açacaklarina inaniyorlardi. Herodot’a göre Misirlilar Lidyalilardan sonra en iyi saglik kurallarina uyan insanlardir.
Tibbi papirüslerde kadin hastalilari ve dogumu ilgilendiren metinler de bulunmustur. Fakat çogu sihir formülleriyle doludur.
Misir mitolojisinde sagligi koruyan ilahlar da vardir. “Tot” bunlarin basinda gelir. Ilahe “Seshet”: Kadin Hastaliklarini, “Seth”: Beyin Hastaliklarininin koruyucusudur. Bunlarin basinda “Imhotep” tip ilminin baslica temsilcisi sayilmaktadir.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 11:59
I) Erken Hanedanlık Dönemi (3000-2650)


1.Hanedan(3000-2800)
Aha (=Menes ?)
Iti (=Neithhotep?)
Djer Merneith (?)
Djet
Den
Anedjib (veya Adjib)
Semerkhet
Qa-a
2.Hanedan (2800-2650)
Hotepsekhemwi
Reneb
Ninetjer
Sekhemib (=Peribsen)
Khasekhemwi (=Khasekhem)


II) Eski Krallık Dönemi (2650-2140) - Muhtesem piramitler çagi


3.Hanedan (2950-2575)
Nebka 2650 - 2630
Netjerikhet Djoser 2630 - 2611
Sekhemkhet 2611 - 2605
Khaba 2605 - 2599
Huni 2599 - 2575
Zanakht ?
Qa-Hedjet ?
4.Hanedan(2575-2465)
Snofru 2575 - 2551
Kheops 2551 - 2528
Djedefre 2528 - 2520
Khefren 2520 - 2494
Bakare 2494 - 2490
Mykerinos 2490 - 2472
Shepseskaf 2472 - 2468
Thamphthis 2468 - 2465
5.Hanedan (2465-2323)
Userkaf 2465 - 2458
Sahure 2458 - 2446
Neferirkare 2446 - 2426
Shepseskare 2426 - 2419
Neferefre 2419 - 2416
Niuserre 2416 - 2392
Menkauhor 2396 - 2388
Djedkare 2388 - 2356
Unas 2456 - 2323
6.Hanedan (2323-2150)
Teti 2323 - 2291
Userkare 2291 - 2289
Pepi I 2289 - 2255
Nemtimsaf I 2255 - 2246
Pepi II 2246 - 2152
Nemtimsaf II
Nitocris
7./8.Hanedan (2150-2130)
Netrikare
Menkare
Neferkare II
Neferkare III
Djedkare II
Neferkare IV
Merenhor
Menkamin I
Nikare
Neferkare V
Neferkahor
Neferkare VI
Neferkamin II
Ibi I
Neferkaure
Neferkauhor
Neferirkare
II -Hakkinda isminden baska birsey bilinmeyen firavunlar:
Wadjkare
Sekhemkare
Iti
Imhotep
Isu
Iytenu


III) Birinci Ara Dönem (2140-2040)


9./10.Hanedan (2134 - 2040) - Herakleopolis Hanedanlari
Neferkare
Meri-Hathor (?)
Merikare
11.Hanedan (2134 - 1991) - Teb Prensleri
Antef I 2134 - 2118
Antef II 2118 - 2069
Antef III 2069 - 2061
Mentuhotep Nebhepetre 2061 - 2010


IV) Orta Krallık (2040-1640)


11.Hanedan(devam) (2134-1991)
Mentuhotep
Antef I 2134 - 2118
Antef II 2118 - 2069
Antef III 2069 - 2061
Mentuhotep Nebhepetre 2061 - 2010
Mentuhotep Sankhkare 2010 - 1998
Mentuhotep Nebtawire 1998 - 1991
12.Hanedan (1991-1783)
Amenemhat I 1991 - 1962
Sesostris I 1971 - 1926
Amenemhat II 1929 - 1892
Sesostris II 1897 - 1878
Sesostris III 1878 - 1841
Amenemhat III 1844 - 1797
Amenemhat IV 1799 - 1787
Nefrusobek 1787 - 1783
13.Hanedan (1783-1640)
Wegaf 1783 - 1779
Amenemhat-senebef
Sekhemre-khutawi
Amenemhat V
Sehetepibre I
Iufni
Amenemhat VI
Semenkare
Sehetepibre II
Sewadjkare
Nedjemibre
Sobekhotep I ca. 1750
Reniseneb
Hor I
Amenemhat VII
Sobekhotep II
Khendjer
Imira-mesha
Antef IV
Seth
Sobekhotep III
Neferhotep I ca. 1741 - 1730
Sihathor
Sobekhotep IV ca. 1730 - 1720
Sobekhotep V ca. 1720 - 1715
Ia-ib
Ay ca. 1704 - 1690
Ini I
Sewadjtu
Ined
Hori
Sobekhotep VI
Dedumes I
Ibi II
Hor II
Senebmiu
Sekhanre I
Merkheperre
Merikare


V) Ikinci Ara Dönem (1640-1540)


14.Hanedan
Nehesi
Khatire
Nebfaure
Sehabre
Meridjefare
Sewadjkare
Heribre
Sankhibre
Kanefertemre
Neferibre
Ankhkare, ...
15.Hanedan - Hyksos Krallari
Salitis
Sheshi
Khian
Apopis 1585 - 1542
Khamudi
16.Hanedan
Anat-Her
User-anat
Semqen
Zaket
Wasa
Qar
Pepi III
Bebankh
Nebmaatre
Nikare II
Aahotepre
Aaneterire
Nubankhre
Nubuserre
Khauserre
Khamure
Jacob-Baal
Yakbam
Yoam
Amu, ...
17.Hanedan ( ? - 1540) - Teb Prensleri
Antef V ca. 1630
Rahotep 1625
Sobekemzaf I
Djehuti
Mentuhotep VII
Nebirau I
Nebirau II
Semenenre
Suserenre
Sobekemzaf II
Antef VI
Antef VII
Taa I (Senakhetenre)
Taa II (Seqenenre)
Kamose 1545 - 1540


VI) Yeni Krallık (1540-1070)


18.Hanedan (1540-1307)
Ahmose I 1540 - 1515
Amenhotep I 1515 - 1494
Thutmosis I 1494 - 1482
Thutmosis II 1482 - 1479
Thutmosis III 1479 - 1425
Hatshepsut 1473 - 1458
Amenhotep II 1427 - 1401
Thutmosis IV 1401 - 1391
Amenhotep III 1391 - 1353
Amenhotep IV/Akhenaten 1353 - 1335
Meritaton ? 1335 - 1334
Semenekhkare 1335/4 - 1333
Tutankhamun 1333 - 1323
Ay 1323 - 1319
Horemheb 1319 - 1307
19.Hanedan (1307-1196) ·
Ramses I 1307 - 1306
Seti I 1306 - 1290
Ramses II 1290 - 1224
Merneptah 1224 - 1214
Amenmes
Seti II 1214 - 1204
Siptah 1204 - 1198
Taweseret 1198 - 1196
20.Hanedan (1196-1070)
Sethnakht 1196 - 1194
Ramses III 1194 - 1163
Ramses IV 1163 - 1156
Ramses V 1156 - 1151
Ramses VI 1151 - 1143
Ramses VII 1143 - 1136
Ramses VIII 1136 - 1131
Ramses IX 1131 - 1112
Ramses X 1112 - 1100
Ramses XI 1100 - 1070


VII) Gec Hanedanlik Donemi (1070-332)


21.Hanedan (1070-945)
Smendes I 1070 - 1044
Amenemnesoe 1044 - 1040
Psusennes I 1040 - 992
Amenemope 993 - 984
Osorkon I 984 - 978
Siamun 978 - 959
Psusennes II 959 - 945
Teb Rahipleri:
Herihor 1080 - 1074
Piankh 1074 - 1070
Pinodjem I 1070 - 1032
Masaherta 1054 - 1046
Menkheperre 1045 - 992
Smendes II 992 - 990
Pinodjem II 990 - 969
Psusennes II 969 - 945
22.Hanedan (945-712)
Shoshenq I 945 - 924
Osorkon II 924 - 889
Shoshenq II ca. 890
Takelot I 889 - 874
Osorkon III 874 - 850
Takelot II 850 - 825
Shoshenq III 825 - 773
Pami 773 - 767
Shoshenq V 767 - 730
Osorkon V 730 - 712
23.Hanedan (ca. 828-712)
Petubastis 828 - 803
Iuput I
Shoshenq IV 803 - 797
Osorkon III 797 - 769
Takelot III 774 - 767
Rudamun 767 - 764
Iuput II 764 - 715
24.Hanedan (724-712)
Tefnakht 727 - 720
Bakare 720 - 715
25.Hanedan (770-657) - Nubye Hanedani
Kashta 770 - 750
Piji 750 - 712
Shabaka 712 - 698
Shebitku 698 - 690
Taharqa 690 - 664
Tanutamun 664 - 657
26.Hanedan (664-525)
Nekau I 672 - 664
Psamtek I 664 - 610
Nekau II 610 - 595
Psamtek II 595 - 589
Apriës 589 - 570
Ahmose II 570 - 526
Psamtek III 526 - 525
27.Hanedan (525-404) - Ilk Pers Hanedani
Cambyses II 525 - 522
Darius I 521 - 486
Xerxes 585 - 546
Artaxerxes I 465 - 424
Darius II 423 - 405
Artaxerxes II 405 - 359
28.Hanedan (404-399)
Amyrtaios 404 - 399
29.Hanedan (399-380)
Nepherites I 399 - 393
Hakoris 393 - 380
30.Hanedan (380-343)
Nectanebo I 380 - 362
Djedher 362 - 360
Nectanebo II 360 - 343
31.Hanedan(343 - 332) - Ikinci Pers Hanedani
Artaxerxes III 343 - 338
Arses 338 - 336
Darius III 336 - 332

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:03
Allah'ın elçileri aracılığıyla insanlara yaptığı ilahi tebliğ, insanın yaratılışından beri bizlere ulaştırılmaktadır. Kimi toplumlar bu tebliği kabul etmişler, kimileri inkar etmişlerdir. Bazen in,karcı bir toplumun içinden küçük bir azınlık çıkmakta ve sadece bunlar elçiye uymaktadırlar.

Ancak kendisine tebliğ gelen kavimlerin çok büyük bir kısmı bunu kabul etmemişlerdir. Sadece Allah'ın elçisinin kendilerine getirdiği tebliği dinlememekle kalmamış, aynı zamanda elçiye ve ona uyanlara da zarar vermeye çalışmışlardır. Elçiler, birçok kez "yalancılık, büyücülük, delilik, şımarıklık" gibi nitelendirmelerle suçlanmış, hatta birçok kez kavmin önde gelenleri onları öldürmeye teşebbüs etmişlerdir.

Oysa ki, her peygamber, kavminden yalnızca Allah'a itaat etmesini istemiştir. Bunun karşılığında para ya da başka bir dünyevi çıkar talep etmemişlerdir. Kavimlerinin üzerine bir zorlayıcı da olmamışlardır. Tek yaptıkları gönderildikleri toplumu gerçek dine davet etmek ve kendilerine uyanlarla birlikte o toplumdan farklı bir hayat tarzı yaşamaya başlamaktır.

Bu konuyla ilgili olarak Kuran'da dikkat çekilen noktalardan biri, helak edilmiş olan kavimlerin çoğu kez yüksek bir medeniyet kurmuş olmalarıdır. Kuran'da, helak olmuş kavimlerin bu özelliği vurgulanırken şöyle denir:

Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı? (Kaf Suresi, 36)

Ayette, helak edilmiş toplumların iki özelliğine dikkat çekiliyor. Birincisi, "zorbaca yakalamak bakımından üstün" olmalarıdır. Bu, helak olmuş kavimlerin disiplinli ve güçlü askeri-bürokratik sistemler kurdukları ve kaba kuvvet yoluyla yaşadıkları coğrafyada iktidarı ele geçirdikleri anlamına gelir. Vurgulanan ikinci nokta ise, sözkonusu toplumların, mimari özellikleriyle dikkat çeken büyük şehirler kurduklarıdır.

Dikkat edilirse, bu iki özellik de, tam tamına, bugün teknoloji ve bilim yoluyla süslü bir dünya meydana getirmiş, merkezi devletler, büyük şehirler kurmuş olan ancak tüm bunların Allah'ın verdiği güçle olduğunu unutarak Allah'ı inkar ya da gözardı eden medeniyetlerin özelliğidir. Ancak ayette bildirildiği gibi, oluşturdukları medeniyet, helak olmuş kavimleri kurtaramamıştır; çünkü medeniyetleri Allah'ı inkar ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayanıyordu. İnkar ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayandığı sürece, bugünkü medeniyetlerin sonu da farklı olmayacaktır.

İşte bazıları Kuran'da bildirilen bu helak olaylarının önemli bir bölümü, modern çağda yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkarılmıştır. Kuran'da sözü edilen olayların delilleri olan bu bulgular, Kuran kıssalarının "ibret olma" özelliğini daha da açık bir biçimde gösteriyor. Çünkü Allah, Kuran'da "yeryüzünde gezip dolaşılması" ve "öncekilerin uğradıkları sonun anlaşılması" gerektiğini bildiriyor.

Eski Mısır da , dünya tarihinin bilinen en eski uygarlıklarından biridir ve üstün medeniyetlerinin örneği olarak , firavunlar ve kraliçeler için mezar olarak piramitler inşa etmişlerdir. Bu piramitlerden bir kısmının ulaştığımız teknolojiye rağmen bugün için bile inşa edilmesi olanaksızdır. Bu durum eski Mısırlıların ulaştığı uygarlık seviyesini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Ancak Allah'a iman etmeyen ve kendi sapkın dinlerini yaşamak isteyen Mısırlılar sonunda yok olmuşlar. İnşa ettikleri yapılar ise “ibret” olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Firavunlar Eski Krallık başında ve Orta Krallık sonlarında değişik ebat ve şekillerdeki bu piramitlere gömülürlerdi. Piramitler firavunun mumyasını, hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini ve kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklamak ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır. Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en ihtişamlısı olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak kazanmıştır.

Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser Mısır'daki Keops Piramididir. Keops, Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.

Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Büyük Piramit olarak da adlandırılan Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır.

İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve o öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir.Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.Piramitler kat kat kurulurlardı. Devasa taş bloklar, kat kat yükseldikçe, rampa yükseltilir, genişletilir ve uzatılırdı.Bir piramidin inşaatı binlerce işçiyle yirmi seneden uzun sürerdi.

Yapılan incelemelerde bugün teknolojik olarak çok ilerlemiş Japonya bile Keops piramidinin aynısını yapamamaktadir. Ziyaretçileri pek Keops piramidine sokmadıkları bunun nedeninin de piramidin koridorlarının çok dar ve dik olmasından dolayı olduğu söylenmektedir.

Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi vermektedir. (149.504.000 km) Piramidin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam 2 eşit parçaya bölüyor. Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını vermektedir. Piramidin içinde dünyanın ağırlıgı yazıyor. Piramidin tam olarak dünyanın merkezinde bulunmaktadır. Piramidin çalışkan işçileri olağanüstü bir çabayla günde 10 parça üst üste koyduklarını kabul edersek, piramitteki 2.5 milyon taşın 250.000 gün, yanı 664 yılda ancak oluşmuş olması gerekiyor. Oysa piramit 20-30 yılda tamamlanmıştır .

Giza Piramitleri

Tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilen Giza piramitleri; Keops, Kefren, Mikerinos. İsimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır. Bu üç piramit dünyadaki en büyük piramitlerdir. Giza'de sadece bu piramitler bulunmaz. Sırf Mısır'da yüzlerce irili ufaklı piramitler mevcuttur ama bu Giza piramitlerini öbürlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamasıdır. Piramitler yalnızca Mısır'a özgü de değildir. Güney Amerika kökenli Maya ve Aztekler de piramitler yapmışlardır. Piramitlerin gökyüzünü incelemek amaçlı yapıldığı da zannedilmektedir.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:05
Mısırlılar, tarihte medeni bir kavim olarak bilinmişlerdir. Mısır hükümdarlarının yazıtlarında "onarma", "vakfetme", "inşa etme" gibi kelimeler ağırlıktadır. Bu kavmin en önemli eserlerinden olan Piramitler ve sfenskler , ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir.

Ancak Hayat şartlarının ve ortamın çok olumlu olduğu ülkede Mısır Halkına düşen,Kuran'daki Hz. Musa kıssalarında söylendiği gibi "Rablerinin rızkından yemek ve O'na şükretmek"ti. Ama öyle yapmadılar. Başta Firavun ve önde gelenler olmak üzere, içinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek yerine kibirlenmeyi seçtiler. Allah'tan, ayetin ifadesiyle, "yüz çevirdiler"... Bu nedenle de Firavun ve güçlü ordusu suda boğuldu. Övündükleri yüksek mimari yapıları ise artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş,yıllarca çöl kumları altında kaldıktan sonra, ancak yüce Allah'ın dilemesi ile ortaya çıkarılabilmiştir. Konu ile ilgili bir ayet şöyledir:

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiç bir şey sağlayamadı. (Mü'min Suresi, 82)

Sfensk'in Günışığına Çıkan Sırları:

Mısır'da, Giza'deki üç büyük piramidin biraz doğusunda, bilinmez bir zamandan beri bu vadiyi bekleyen, gözlerini doğuya dikmiş yarı insan, yarı aslan bir heykel var: Sfenks.

Ejiptologlar, Khafre piramidini Vadi Tapınağı'na bağlayan yolun bitiminde yer alan bu Gizemli yapının, İ.Ö 2500 dolaylarında firavun Khafre tarafından yaptırıldığını düşünüyorlar. Oysa ne Giza'deki herhangi bir anıtta bunu destekler bir ifade var, ne de Mısır'ın herhangi bir yerinde. Sfenks'in yapıldığı tarih, bilinmiyor. 1991 yılında Amerikalı araştırmacı John Anthony West ve jeolog Dr Robert Schoch, bu görkemli anıt üzerinde bir dizi araştırma yaptılar.

Vardıkları sonuçlar, oldukça şaşırtıcıydı: Heykelin üzerindeki aşınma izleri, arkeologların inandığı gibi rüzgar ve kumdan değil, uzun ve etkili yağmurlardan ileri geliyordu ve bunlar "su aşınması"ydılar!

Mısır'ın bu bölgesi, bundan 5000 yıl önce de çöldü ve yağmur düşmüyordu. Söz konusu aşınmayı yapacak düzeyde bir yağmurun en son düştüğü tarih ise, en az İ.Ö 5000 yılına, hatta çok daha eskilere dayanıyordu. Araştırmayı yapan ekipte sismik ölçümler yapan cihazlarla çalışan uzmanlar da bulunuyordu. Bu ekip, daha şaşırtıcı bir bulguya da ulaştı: Araçlar, Sfenks'in pençelerinin yaklaşık 8-9 metre altında büyük bir "oda"nın ve ona açılan dehlizlerin varolduğunu gösteriyordu. Mısırlı yetkililer, başta Eski Eserler Müfettişi Dr.Zahi Hawass, bu bulgulara erişildiği günlerde West ve ekibinin iznini iptal ettiler ve Sfenks üzerinde araştırma yapılmasını yasakladılar. Ama haber basına çoktan yansımış, West ve Schoch da elde ettikleri bulguları aynı anda filme aldıklarından, NBC'de yayımlanan bir belgeselle ortalığı iyice karıştırmışlardı.

Bütün bunlara "Orion Gizemi"nin yazarı Robert Bauval ile "Tanrıların Parmak İzleri"nin yazarı Graham Hancock'un astronomi temelli bir tezleri de tuz biber ekti: Sfenks, tam doğuya bakıyordu, yani ekinoks (23 mart ya da 21 eylül) anındaki gün doğumu noktasına.
Mısırlıların yıldız kültürlerinde, güneş doğmak üzereyken, ufuk henüz tam aydınlanmamışken son olarak görülen yıldız ya da takımyıldızın ayrı bir önemi vardır. Bu durumdaki yıldıza "heliak yükselişte" denir ve bu, Mısır'ın hem takvimini hem de çarpık dinini etkileyen bir olgudur.

Örneğin, Mısır kültüründe Tanrıça İsis'i simgeleyen Sirius yıldızı, yaz gündönümünde (21 haziran) şafak öncesi görünmeye başlar ve bu tarih aynı zamanda Nil'in yıllık taşma dönemlerinin de başlangıcıdır. Bu nedenle Mısırlılar, yaz gündönümünü "yılbaşı" kabul ederlerdi. Bu yaklaşım, ejiptologlarca Sfenks'in yapılmış olduğu tarih olarak varsayılan İ.Ö 2500'de, ilkbahar ekinoksunda "heliak yükselişe" başlayan takımyıldızın incelenmesini ilginç hale getiriyor. Bauval ve Hancock, bilgisayar simülasyonuyla o tarihte Boğa takımyıldızının yükselişte olduğunu gördüler. Oysa Mısırlılar şekil ve simgelere çok önem verirlerdi ve yaptıkları anıtlarda buna çok dikkat ederlerdi. Yani, bu durumda Sfenks'in aslan değil de boğa biçiminde yapılmış olması gerekmez miydi? İki araştırmacı, bu kez ilkbahar ekinoksunda aslan burcunun heliak yükselişe geçtiği tarihi araştırdılar ve karşılarına "Orion Gizemi"ndeki o garip yıl çıktı yine: İ.Ö 10.500. Bütün bulguları, her ne kadar ejiptologlar ve ortodoks akademisyenler bunları dikkate almak istemeseler de, aynı "başlangıç tarihi"ne yönlendiriyor araştıranları. Mısır uygarlığının İ.Ö 3100 yılında başladığı yolundaki yaygın görüş dikkate alındığında, eski Mısırlıların bir "şifre" gibi bıraktıkları "anıt bilmecesi" acaba bilinenden en az 7000 yıl daha eskiye dayanan helak edilmiş bir yitik uygarlığın izleri mi sorusunu akla getiriyor

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:08
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" (Yasin Suresi, 78)

Mumyalama tekniklerinin amacı, ölen kişinin hayattayken sahip olduğu görünüşünü korumasını sağlamaktı.Bu yapılırken önce vücut iç organlarından ve suyundan arındırılır, üzerine güzel kokular dökülür, çürümeyi engellemek için hoş kokulu ve şifalı bitkilerle doldurulurdu. Daha sonra şeritler kullanılarak özenle sarılan mumya, koruyucu muskalarla kaplanırdı. Ölü yıkandıktan sonra burnundan sokulan aletlerle beyin boşaltılırdı.

Göz ve ağız boşukları, yağlı keten tamponlarla doldurulup göz kapakları kapatılırdı.

Rahip, habeş denilen keskin bir opsidyenle vücüdun sol tarafını açarak, içindekileri tamamen boşaltır ve bunları "kanopik" denilen çömlek ve vazoların içine koyardı.Boşalan karın kısmı ve kadınların göğüs içleri, hurma şarabı ve kokulu bitkilerle temizlendikten sonra, reçine, tarçın, soğan ve kokulu mir ile karıştırılmış ağaç talaşı yerleştirilirdi.

Açılan yerler dikildikten sonra Mısırlılar'ın "Net-jeryt" denilen ve Kahire yakınlarındaki bir vadide bulunan "Natron" tozu sodyum karbonat ve ya Sodyum Klorit (tuz) ile karıştırılan madde içinde 40 ve ya 70 gün (soylular için 272gün) bekletilirdi. Böylece vücuttaki nem emilir,organik yapı antiseptik korumaya alınırdı. Bir çeşit insan salamurası olan bu işlemin sonunda eller göğüste veya karın üzerinde birleştirilerek vücüt yatar durumuna getirilir ve kurutulurdu.

İç içe konulan bir çok tabuta yerleştirilen mumya son olarak bir lahitin içine yerleştirilirdi. Her lahitin üzerine ölen kişinin tasviri yontulurdu. Bunların amacı ise başka bir batıl inanca yönelikti. İç organlarının konulduğu kanoposlar, ölünün hizmetçiliğini yaptığına inanılan küçük heykeller, cenazeye göz kulak olurlardı.

Tüm bu eşyaların üzerinde yazılar veya sembollerle dolu etiketler bulunurdu. Tüm bu batıl ritüellerin Hak Din'den etkilenen yönleri de vardı. Bu inanca göre ölünün cennete gitmesi için Tanrı Osiris'in mahkemesinden geçmesi gerekirdi. Bu yüzden sorulan sorulardaki tuzaklara ölünün düşmemesi için tabuta bir de ölüler kitabı konulurdu. Mumyalama, zaman içinde olgunlaşmış, birçok inançtan izler taşıyan karmaşık bir ritüeldir.

Mumyalama işlemi ölüyü öbür dünyadaki yaşamına hazırlamak için yapılan bir dizi törenden sadece başlangıç olanıdır. Bu işlem insanların yanı sıra boğa, timsah, kedi gibi hayvanlar için de yapılmaktaydı. Arapça ve Farsça'da "mumiya", doğada bulunan katran ve bunun karışımlarına denilir, ilaç olarak da kullanılırdı.Gerçekte ölünün bedenini konserve edercesine korumak için yapılan "tahnit" işleminde katranın kullanılması, onu mumya ile eş anlamlı yapmıştır.

Firavun'un Cesedinin Korunması

Firavun kendini ilah olarak kabul etmesi ve Hz. Musa'nın Allah'a iman etmesi için yaptığı davetlere karşı iftira ve tehditle karşılık vermesine neden olmuştur. Firavun bu kibirli tavrını ancak, ölüm tehlikesi ile karşılaşıp suların altında kalacağını anlayana dek sürdürmüştür. Kuran'da Firavun'un, Allah'ın azabıyla karşılaştığında, hemen imana yöneldiği şu ayetle bildirilir:

Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. (Yunus Suresi, 90)

Ancak Allah Firavun'un böyle bir anda iman etmesini kabul etmemiştir. Allah Firavun'un bu samimiyetsiz tavrını Kuran'da şu ayetlerle bildirir:

Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi, 91-92)

Bu ayetlerde Firavun'a ait cesedin gelecek nesillere ibret olacağının bildirilmesi, cesedin "bozulmamış" olacağına bir işaret olarak kabul edilebilir. Kuran'da 1400 sene evvelden haber verildiği gibi, halen tarihsel bir belge olarak bulunan bir ceset Kahire'deki Mısır Müzesi'nin Kraliyet Mumyaları Odasında sergilenmektedir. Büyük bir ihtimalle, sular üstüne kapanıp boğulduktan sonra, Firavun'un cesedi kıyıya vurmuş ve Mısırlılar tarafından bulunarak önceden yapılmış olan mezarına götürülmüştür.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:10
Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi." (Enfal Suresi, 54)

Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya'da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlılar'ın sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu.

Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.

Mısırlıların sahip oldukları medeniyet, yaşadıkları olaylar hakkındaki bilgileri eski Mısır yazısı olan hiyerogliflerden öğrenmek mümkündür.

18. yüzyıla dek Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürmüştü. Fakat MS 2. ve MS 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu; yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek…

Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen, MÖ 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu.

Hiyeroglif Yazısındaki Üstün Teknik

"Gizemli, bilinmeyenli çizgiler, resimler, taslaklar, işaretler, şifreler, insanlar, hayvanlar, masal yaratıkları, bitkiler, meyveler, araçlar, elbise parçaları, örgüler, silahlar, geometrik şekiller, dalgalı çizgiler ve alevler. Bunlar tahtalar, taşlar ve sayısız papirüsler üzerinde bulunurlar. Tapınak duvarlarında, mezar odalarında, anı levhalarında, tabutların, çekmecelerin üzerinde bulunurlar. Mısırlılar eski ulusların yazmayı en çok sevenlerindendir.

Hiyeroglif Nasıl Yazılıp Okunurdu?

Mısır yazısı, çoğu nesnelerin resimleri olduğundan, rahatlıkla ayırt edilebilen 700'den fazla işaretten oluşmuştu. Her bir işaret ,özel bir nesneyi, belli bir sesi temsil ediyordu. Hiyeroglif yazısı soldan sağa ya da aşağıdan yukarıya yazılabilirdi. Hayvanların ya da insanların yüzleri sola dönükse soldan sağa,sağa dönükse sağdan sola okunurdu.

Ne İle Yazılırdı?

Yazıcılar ,mürekkep ve fırça kullanarak papirus denen sazlardan yapılmış özel bir çeşit kağıda yazı yazarlardı. Ayrıca ostraka olarak bilinen kırık çömlek parçalarının üzerine de yazarlardı.
Mısır hiyeroglif yazısı son derece karmaşıktı.Yazıcı adı verilen kimseler,okumak ve yazmak için özel olarak eğitilmişlerdi.Bu becerileri onlara güç ve saygınlık kazandırıyordu. Yazıcılar tapınaklarda ya da devlet yönetiminde iyi işlere girebiliyorlardı. Çoğunluk vergi de ödemiyordu.
Daha sonraları Mısırlılar,hiyeroglif yazısının daha kolay bir uyarlaması olan 2 türlü steno yazı geliştirmişlerdir. Hiyeroglif yazısı ise, tapınaklardaki ve kamusal yapılardaki kayıtlarda kalmıştı. Mısırlılar,bir yazı biçimi bulan en eski uluslardan biridir. Onların "alfabeleri" bizim bugün kullandığımız gibi harflerden değil, resim ve işaretlerden oluşmuştu. Mısır yazısına "kutsal yazı" anlamına gelen hiyoroglif adı verilirdi.Bu isim Mısırlıların, yazı yazma yetilerinin onlara ilim Tanrısı Tot tarafından verildiğine inanıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Firavun adları kartuş adı verilen oval bir çerçevenin içine yazılırdı.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:13
Afrika deyince ilk akla gelen akarsu Nil nehridir. Nil nehri değişen karma rejimli akarsulardandır. Arapça adı “Bahr-el Nil” olan nehir, Afrika'nın doğusunda güney-kuzey doğrultusunda akar. Kollarından kagera ile birlikte 6.600 km. uzunluğundadır. Missisipi-Missouri'den sonra (6.730 km.) dünyanın en uzun nehridir. Aynı zamanda dünyanın havzası en geniş akarsularından birisi olup 2.800.000 km 2 havzası vardır. Bu bakımdan 7.000.000 km 2' lik havzaya sahip olan Amazon'dan sonra 3. büyük havzaya sahiptir. Nil nehri geçtiği ülkelere hayat verir. Nil tarımsal alanları oluşturduğu gibi arkeoloji, yerleşme ve turizm açısından da ilgi çekicidir. Şehir, mezar ve tapınaklar nehir çevresinde yapılmıştır.Şehir ve tapınaklar güneşin doğduğu yer olan nehrin sağ kıyısına, mezarlar güneşin battığı yer olan sol kıyısında yer alır.

Mısır uygarlığının temelinde de Nil nehrinin bereketi vardır. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi. Tarihçi Ernst H. Gombrich, bu konuda şunları söyler:

"Afrika sıcaktır. Aylarca yağmur yağmaz. Bundan dolayı bu büyük kıtanın pekçok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte Mısır'ın sağı ve solu da bu durumdadır. Mısır'da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider."

Mısır için Nil hayat demekti. Nil sayesinde tarım yapılabiliyordu. Ondan alınan suyla ekinler sulanıyor, hayvanlar ihtiyaçlarını sağlıyor, insanlar su içebiliyorlardı. İşte Firavun'a ve çevresindeki önde gelenlere göre tüm bu suyun ve toprakların tek sahibi Firavun'du. Firavun'un bu gücünü herkes kabullenmiş ve ona tabi olmuştu. Böylesine büyük önemi olan Nil nehrini kontrolü altında tutan, aynı zamanda Mısır'ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol edebilmekteydi. Firavunlar da işte bu yolla Mısır üzerinde büyük hakimiyet kurmuşlardı .

Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin fazlaca genişlemesine olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu faktör de firavunların halk üzerindeki hakimiyetini perçinledi.Nitekim Mısır'ın tüm topraklarının ve Nil nehrinin sahibinin yalnızca Firavun olduğunu zannediyorlardı:

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51)


Firavun gücünü daha iyi kullanabilmek ve insanları daha kolay boyunduruğu altına almak için onları kendi aralarında bölümlere ayırmıştı. Böylece kendine yakın olarak seçtikleriyle zayıflattığı bölümleri rahatça yönetebiliyordu. Bir ayette bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:

Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)



Hz. Musa Ve Nil Nehri

Hz. Musa'nın doğduğu dönemde Firavun tüm yeni doğan erkek çocukları öldürüyordu. kız çocukları ise kölelik yapması için sağ bırakıyordu. İşte, böyle bir tehlike içinde kölelerin arasında öldürülme tehdidiyle yaşamaya başladı. Hz. Musa'nın annesi de Allah'tan aldığı vahiy ile Hz. Musa'yı bir sandığa koydu ve akmakta olan Nil'in sularına bıraktı. Akıntının onu nasıl ve nereye götüreceğini bilmiyordu. Fakat Rabbimizin ilhamı ile, sonunda tekrar kendisine geri döneceğini ve peygamber olacağını biliyordu. Herşeyi yaratan ve onlara nizam veren Allah, onu ve Hz. Musa'yı da yaratmış, kaderlerinin nasıl olduğunu da ona bildirmişti. Allah daha sonra doğumuyla ilgili bu gerçeği Hz. Musa'ya şöyle hatırlatacaktı:

"Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)" "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır..." (Taha Suresi, 38-39)


Burada üzerinde durulması gereken önemli bir konu, kaderdir. Ayette Allah Hz. Musa'nın annesine oğlunu suya bırakmasını söylemiş ve sonunda onu Firavun'un alacağını ve onun kendisine geri dönüp elçilerden olacağını bildirmişti. Yani Hz. Musa doğduğunda onun bir sandık içinde suya bırakılacağı, Firavun'un onu bulacağı, sonunda ise Hz. Musa'nın bir peygamber olacağı belliydi. Çünkü Allah onun kaderini öyle belirlemişti. Allah bunu Hz. Musa'nın annesine bildirdi.

Burada Hz. Musa'nın hayatındaki tüm detayların en ince ayrıntısına kadar Allah katında kaderde takdir edildiğine ve aynen takdir edildiği gibi gerçekleştiğine dikkat etmek gerekir. Allah'ın Hz. Musa'nın annesine ilettiği vahyin gerçekleşmesi, sayısız şartın tam kaderde tespit edildiği şekilde meydana gelmesi ile olmuştur.

Hz. Musa'nın Firavun'un adamlarından kurtularak, suda boğulmadan Firavun'un sarayına kadar gitmesi için:

1- Bebek yaştaki Hz. Musa'nın bindirildiği sandık su almamalıdır. Bunun için sandık ustasının sandığı suda yüzebilecek uygun ölçülerde yapmış olması gereklidir. Öte yandan sandığın şekli de yüzme hızı açısından önemlidir. Ne çok daha hızlı yüzüp Firavun'un olduğu yeri geçecek ne de yavaş olup geri kalacak şekilde olmalıdır. Tam olması gereken hızda hareket edecek şekilde yapılmış olmalıdır. Bunların hepsi de sandığı yapan ustanın kaderinde tespit edilmiş detaylardır. O da bu sandığı tam yapması gereken şekilde yapmıştır.

2- Sandığı sürükleyen akıntı ne daha hızlı ne de daha yavaş olmalı, nehrin suları tam gerekli hızda ilerlemelidir. Yani Nil'in debisini oluşturan yağışlar da tam bu şekilde Allah'ın yarattığı kader ölçüsünde belirli bir hesap ile olmuştur.

3- Esen rüzgarlar da sandığı yine tam gerektiği şekilde etkilemelidir. Yani rüzgar da bir kader doğrultusunda esmektedir. Ne çok esip sürüklemeli, ne ters esip yönünü değiştirmeli ne de yavaş esip hızını azaltmalıdır.

4- Nil boyunca başka kimse bu sandığı bulmamalıdır. Yani sakıncalı hiç kimse oradan geçmemeli, oradan geçmekte olan hiç kimse de ona rastlamamalıdır. Dolayısıyla Nil çevresinde yaşayan herkes bir kader doğrultusunda oradan geçmeyecek veya sandığı görmeyecektir. Nitekim bu şart da Allah'ın tespit ettiği kadere göre gerçekleşmiştir.

5- Hz. Musa'nın hayatı gibi Firavun ve ailesinin hayatı da bir kader doğrultusundadır. Onlar da tam olmaları gereken saatte ve olmaları gereken yerde olmalı ve Hz. Musa'yı bulmalıdırlar. Belki Firavun ailesi Nil kenarına daha erken gelmeyi planlamış olabilir. Onların gecikmesine sebep olan da kaderlerindeki işi yaparak olması gerekeni sağlamıştır.

Bunların hepsi Firavun'un Hz. Musa'yı bulmasını sağlayan sebeplerden birkaçıdır. Hepsi de Allah'ın Hz. Musa'nın annesine daha önceden vahyettiği söze uygun olarak tam gerektiği şekilde gerçekleşmiştir. Gerçekte Allah'ın Hz. Musa'nın annesine verdiği söz de ve gerçekleşen tüm diğer olaylar da, Allah'ın ezelde tespit ettiği kadere göre olup bitmiştir.

Hz. Musa'nın kaderinde olan olaylar sadece buraya kadar anlattığımız gibi hadiseler değildir. Hayatının her anı belli bir kader çizgisiyle örülmüştür. O ne doğduğu yeri, ne doğduğu yılı, ne kendi kavmini ne de anne ve babasını seçmiştir. Bunların tümünü Allah takdir etmiş ve yaratmıştır.

Daha ince ve detaylı olarak düşündüğümüzde kaderin hayatın her anına nasıl mutlak şekilde hakim olduğunu daha yakından hissedebiliriz. Bu kıssa da bunu çokça hatırlatarak üzerinde düşünülmesini sağlar. Allah, Hz. Musa kıssasındaki tüm bu detaylarla, aslında Kendisinin, tüm insanların ve tüm kainatın kaderini de önceden takdir ettiğini bizlere hatırlatmaktadır.

Nasıl Hz. Musa Nil'de kaderin sevkiyle hareket ediyorsa Firavun ve ailesi de onunla karşılaşacakları yere kaderleri doğrultusunda gitmişlerdir. Ayetlerde Firavun ailesinin, aynen Allah'ın daha önce Hz. Musa'nın annesine vahyettiği gibi davrandıkları, yani onu bilmeden himaye altına aldıkları şöyle anlatılır:

Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. (Kasas Suresi, 8-9)


Böylece Firavun ve ailesi, kaderlerinin nereye gittiğini bilmeden ancak o kadere tabi bir şekilde Hz. Musa'yı buldular ve onu evlatlıkları olarak yanlarına aldılar. Hatta Hz. Musa'yı kendileri için bir fayda getirir umuduyla yanlarında tuttular.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:16
Mısır'da firavun döneminden kalma tapınak ortaya çıkarıldı.


İtalyan arkeologlar, Mısır'ın batısındaki Siva bölgesinde, firavunlar döneminden kalan bir tapınağı ortaya çıkardı. Torino Üniversitesi'nden İtalyan arkeolog Paolo Gallo, ülkenin batısında ortaya çıkarılan tapınak sayesinde, M.Ö. 4. yüzyılda vahalar çevresindeki yaşamın nasıl geliştiğine dair bilgi edinebileceklerini söyledi. Arkeolog Paolo Gallo, çölün ortasındaki, yıkılmış ve kumla kaplı bu tapınağın 20 metre yüksekliğinde olduğunu belirtti.

Tapınağın iç duvarlarında Mısır tanrılarının resimlerinin bulunduğunu söyleyen Gallo, bu duvarların "kurtarılması" için ekibin yoğun çaba sarf ettiğini kaydetti. Arkeologların, 1920'den beri Siva bölgesinde arkeolojik yapıların bulunduğunu bildiklerini belirten Gallo, ancak bu tapınağın varlığının bugüne kadar bilinmediğini söyledi.


Mısır'da bir firavunun eşine ait olduğu sanılan 4500 yıllık piramidin temeli bulundu.

4500 yıllık temel, Kahire'nin 20 kilometre güneybatısındaki Ebu Ravaş bölgesinde bulundu. Mısır Eski Yapıtlar Yüksek Konseyi, piramidin, Mısır'ın başkenti Kahire'nin 20 kilometre güneybatısındaki Ebu Ravaş bölgesinde bulunduğunu bildirdi. Konsey Başkanı Zahi Havas, piramidin, IV. Firavun hanedanından, 4500 yıl önce üvey kardeşini öldürerek tahta geçen ve 8 yıl tahtta kalan Djedefre'nin eşlerinden birine ait olduğunun sanıldığını belirtti. Havas, arkeologların piramidin temelinde Keops'u simgeleyen hiyeroglifler bulduğunu da kaydetti.
- Mısır'da İsviçreli arkeologlar kazı çalışmaları sırasında bir piramit daha buldu.

4 bin 500 yıllık olduğu belirtilen piramit, 4. hanedandan Firavun Redjedef'e ait. Yeni piramit, başkent Kahire yakınlarındaki başka bir piramit üzerinde yapılan kazılar sırasında tesadüfen keşfedildi. FİRAVUN Keops'un yaptırdığı dev Giza piramidinin yakınında bulunan yeni piramidin, Keops'un gelinine ya da kızına ait olduğu tahmin ediliyor. İÖ. 2680 - 2560 yılları arasında inşa edilen yeni piramitte, mumyalanan ölülerin organların saklandığı mermer bir kavanoz ve kireçtaşından lahit bulundu.

- Çin'in kuzeyinde, Moğolistan özerk bölgesinde 3 basamaklı , en az 5000 yıllık bir piramit bulundu.

Piramit, uzaktan tepeyi andıran yapı , Aohan bölgesinde, Sijiazi kentine 1 kilometre mesafede bulunuyor. Kazı çalışmalarında bulunan arkeologlarlardan biri olan Guo Dasun'un söylediğine göre, bu pirtamit Hongshan Kültüründen kalan en eski ve sağlam olarak ayakta kalmış yapı durumunda. Piramit'in tepesinde 7 mezar ve bir mabet bulunuyor. Ayrıca arkeloglar, buldukları çanak-çömlek parçaları üzerinde ve iç duvarlarda Asterisk (yıldız) karakterleri buldular. Asterisk karakterinin çok eski uygarlıkların astroloji bilgisiyle bir bağlantı olarak kabul ediliyor.


Yedi mezarda yapılan zamanın kültürüne ait araştırmada, mezarlardan birinde kemikten yapılma bir flüt, taş bir yüzük ve bir diğer mezarda da tam boy yer tanrıçası heykeli çıkarıldı.
İlginç olan ise, Meksika, Güney Amerika, Mısır, Sümer (Irak) , Japonya, Çin ve daha bir kaç yerde daha piramit ismi verdiğimiz yapılara rastlanıyor olması. Ya tüm bu uygarlıklar birbirlerini gayet iyi tanıyor ve akrabalıkları vardı veya tüm bu piramit ve diğer ortak yapı tarzları bize ortak bir medeniyeti işaret ediyor.

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:20
Bir Mısır tapınağı genel ibadetin bir yeri değildir.Eski Misir Tapinagi doğal, metafizikseldi. Bu da evren, toprak ve insanin yararı incelendi. Akademisyenler ve turistler incelediği bir sanat galerisi olarak planlanmadi. Yıllık festivalde Eski Misir halkina sadece bir kısmı açıldı.

Bu yüzden her Eski Mısır tapınağı güzel bir yerdir. Diğerlerinden daha ilginçtir ve daha önemli tapınak yoktur. Hepsi eşit önemdedir.

Tapinaklarin duvarlarindaki yazitlarda amacını ve anlamlari bilmiyoruz. Bu gibi tapinaklar yillar sonra halka açıldı.

Ptolemic tapinaklar, genellikle orijinal Misir stilinden farkli bir stile sahiptirler. Ptolemic tapinaklarin bazi özellikleri şunlardır:

Bu tip tapınaklarda güzel yontulmuş heykeller vardır fakat fazla ilham vermez.

Kadin çok güzel görünümlü ama kaba bir yolda zarif Misir kadin stilinden farklidir.


Tapınağın Planı

Bir tapınağın alışılmamış dizaynı ve yerinin seçimi,ekonomik durumunun öncelerin üzerine dayanmamistir.Tapinaklar ardarda gelen krallar tarafindan uzun yillarca insa edilirler.

Genelde, Misir Tapinagi çamur taşli ağır bir duvarla çevrilmistir. Tapinaktaki bu duvarin etrafi, sembolik olarak kaosun şahinlerinin kurdugu sekilde izole edildi. Tuğla duvar kendisini akan dalgalara set yapti, sembolik olarak ilkel sular yaratmanin ilk asamasi temsil edilir.

Tapinagin duvarlari disinda papazlarin konutlari, atölyeler, sandik odalari ve diger yardimci yapilar vardir.

Duvarlardaki Sembollerin İfadelerİ:

Biz hayatimizda her seyi sembollerle ifade ederiz. Duvarlardaki yazilar ve işaretler 3000 yıl önce yaşayan insanlarin anlayacağı halde sembolize edilmiştir. Bazi duvarlardaki sembolizmler sunlardir:

Tapinagin dıs duvarlarindaki ve dış avlusundaki duvarlarindaki sahne; ışığın şahinlerle savaşını gösterir. Kral tarafindan temsil edilir. Karanlik şahin yabancı düşmanlari temsil eder.

Önemli Bazi Tapinaklar

KARNAK Tapnağı
KOMOMBO Tapnağı
LUXOR Tapnağı
PHILAE Tapnağı
DENDERA Tapnağı
RAMSES III Tapnağı

PaVeL_NeDVeD
19-09-06, 12:23
Eski Mısır'da esas olarak çok tanrılı bir din vardı ve bu din binlerce yıl hüküm sürmüştü. Halk hükümdarları geçerken "Ey biz canlıların tanrısı, yaşa, varol!" diye tezahürat yapardı. Yani hükümdarlarına (Firavun) ilahlık atfetmek gibi çok yanlış bir inanca sahiplerdi. Firavun, Tanrı'nın oğlu veya doğrudan doğruya yeryüzünde yaşayan bir nevi tanrı gibi kabul ediliyordu.

Firavunların saltanatı 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı.

Tahta çıktıktan 5 sene sonra 41 yaşında iken kendisinde çok büyük bir manevi değişiklik hasıl oldu. Tanrı'nın bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (Aton'un hadimi, yani hizmetkarı) olarak değiştirdi. Mısır'da o asırda halk tam 13 tanrıya inanıyordu.

Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği tanrı, kendi ifadesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın tanrısı idi. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi.
Akheneton, eski inancın baş şehri olan Teb şehrine karşılık yeni bir başkent kurdu ve adına "Aton'un ufku, Aton'un çevresi" anlamına gelen Akhetaton dedi. Ölünceye kadar bu şehirde yaşadı.