ozgurcee
24-08-06, 14:41
<TABLE cellSpacing=5 cellPadding=5 width=685><TBODY><TR vAlign=top><TD colSpan=5>Düşüncenin Onuru</TD></TR><TR vAlign=top><TD colSpan=5>
Önder Torun
</TD></TR><TR vAlign=top><TD>
Sınıflı toplumların ortaya çıkması ile egemen güçler kendilerine karşı gelebilecek her türlü düşünceyi şiddetle bastırmaya çalışmışlardır. Bunu başaramadığı noktada da düşüncenin sahibini ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.
Oysa insanlık tarihi, düşüncenin onurunu koruduğu (koruyabildiği kadar) için bu günlere gelebilmiştir.
Düşünceler de, insandan insana, toplumdan topluma aktarılarak kendini korur. Düşünce, insansız hiçbir şey ifade etmez. Onu sahiplenen insan varsa düşünce anlamını bulur ve süreklilik kazanır.
Şeyh Bedreddin'i, Pir Sultan'ı sahiplenen kimse olmasaydı, bugün ne düşünceleri söz konusu olurdu ne de isimleri duyulurdu.
Yüzyıllardan bu yana bir çok düşünce ortaya çıkmış, kimisi bilimin de yardımıyla, hayatın içinde kanıtlanmış ve geçerliliğini korumuş, kimisi de tarih içinde "tarih" olarak kalmıştır.
Egemenler kendi çıkarlarına uygun olan düşünceleri (her şey de olduğu gibi) kendilerinden sonraki yıllara taşımışlardır. Halk için yararlı olabilecek düşünceleri ise yok saymışlar, ya da kendilerince yoketmeye çalışmışlardır. Ama her ne kadar baskı görse de bu düşünceleri de halk içinde sahiplenen kesimler çıkmış geleceğe taşımıştır. Bugün bir çok düşünce günümüze kadar gelebilmişse bundan dolayıdır.
Neden egemenler hep düşünceyi bastırmak için zora başvurmuştur? Öyle ki bazen balığı yakalamak için denizi kurutma yoluna gitmiştir. Gerektiğinde bunun için ormanları yakmış, gerektiğinde çoluk-çocuk demeden katliam yapmıştır. Yeter ki kendi tahtlarına halel gelmesin! Günümüzde pek kimsenin onaylamadığı Hitler, Mussolini de insanlık tarihinin bir döneminde yer almıştır. Peki bugün kimsenin onaylamadığı bu isimler o gün nasıl varolabilmiştir? Bir avuç egemenin geleceği için değil mi?
Diyeceğimiz odur ki düşünceler de sonuç olarak iki kesime hizmet eder. Ya ezendir ya ezilen... Ve ezen yani egemen kesim halka rağmen hep kendini dayatmıştır. Önce düşünceleri çarpıtmaya, içini boşaltmaya çalışmış bunun yetmediği yerde de hiç çekinmeden ve de acımadan zora ve katliama başvurmuştur. Çünkü kendi çıkarları hep halkın çıkarlarından önde gelmiştir.
Düşünce düşünceyle bastırılamadığı takdirde çatışma kaçınılmazdır. Düşünün bir arkadaşınızla tartışıyorsunuz ama bir türlü ikna edemiyorsunuz. Tartışma kaçınılmazdır. Kaldı ki bizim bahsettiğimiz iki arkadaşın tartışmasının çok daha ötesi bir şeydir. Ezen, ezileni ikna etmek zorundadır ama nasıl? Mesela yoksulluk kadermiş gibi gösterilmeye çalışılır. Oysa yaşanılan hiç de öyle olmadığı için ve bu da bir şekilde hayatın içinde kanıtlandığı için ezilenler hep bir şekilde seslerini yükseltme çalışmışlardır. Tabii ezen de (adı üzerinde) bu 'iş güzarlığı' ezmeye çalışmıştır!
Tarihte düşünceleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olarak bilinen Sokrates'e, "Gençleri baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyor. Devletin tanrılarını tanımıyor, bunların yerine yenilerini koyuyor."derler ama düşüncelerini çürütemezler. Öldürülmesi istenen Sokrates, devleti ata, kendini ise, devleti rahatsız eden bir at sineğine benzeterek, "Beni vurup öldürürseniz, Tanrı, yeni bir at sineği gönderene kadar uykuda kalırsınız." der. Ve salt düşüncenin onurunu korumak, inandığı düşünceden vazgeçmemek uğruna ölüm cezasını kendisi seçer. Her türlü kaçma olasılığı varken, kendi eliyle baldıran zehirini içer. Çünkü diğer olasılıklarda Sokrates artık Sokrates olmayacaktır.
Sonra Giordano Bruno...
Kutsal kitabın sırlarının kanıtı Aristo'dur.. Aristo felsefesi bütün kapıların Tanrılara açılmasını kolaylaştırıyordu. Ama Bruno bu kapıları birer birer kapıyordu Tanrıların yüzlerine. Yani otoriteyi sarsıyordu. Bu yüzden engizisyonda dize getirilmek istendi. Sözlerini geri almasını istediler. Bruno; "Doğru bildiğim sözden dönmem." dedi. Ve yargıçlara seslendi; "Hükmünüzü dinlerken benim ürktüğümden daha çok sizler korkuyorsunuz".
Doğru söylüyordu Bruno. Kendisi belki ürküyordu ama doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Yine de onu yargılayanlar daha çok korkuyorlardı. İnsanlık suçu işleyen tüm kişiler, kurumlar gibi... Ve korkularının bir sonucu olarak Bruno'yu yakarak öldürdüler.
Böyle insanların yargılanmasında iki amaç vardır. İlki, adalet olduğu kanısını topluma yaymak. İkincisi, yargılamada küçük düşürerek ve karalayarak halkın gözündeki itibarını sarsmak ki gerektiğinde daha kolay ölüm cezası verilebilsin.
Bir de Gallilei...
Gerçekliğin arkasına sığınmıştır Gallilei: "Nasıl olsa dünya dönüyor, ben vazgeçsem bu düşüncemden yine dönecek." diye zoru görünce vazgeçmiştir savunusundan. Bu durum dünyanın yuvarlaklığını ve dönüşünü değiştirmemiştir elbet. Ama Gallilei'nin durumunu değiştirmiştir. Düşüncesinin arkasında onurlu bir şekilde, inançla ve inatla duramamıştır. Ayrıca düşüncesinin doğruluğuna rağmen bunu savunma yürekliliğini gösteremediği için bir süre insanlık da bunu savunamamış ve insanlık bu düşünceyi araştırıp tekrar kanıtlamak zorunda kalmıştır.
Dünyada olduğu kadar Anadolu'da da düşünceleri nedeniyle yargılanan bir çok düşünür, eylem adamı yer almıştır. Bunlardan birisi vardır ki adına ve düşüncesine şiirler, destanlar, kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmıştır. O hakça, kollektif bir ekonomik düzen kurmak için savaşır. Ve Anadolu'nun bir kesiminde, bir süre de olsa bu düzeni kurmayı başarmıştır. Tarihin o döneminde, Anadolu da devrimci bir hareket başlatarak, istediği ortakça düzeni halkla birlikte savaşarak kurmuştur. O'na göre, eğer dünya Tanrı'nınsa, Tanrı, bu dünyada kimsenin kimseyi sömürmesini istemez; bu nedenle sömüren kimseler Tanrı'ya karşı gelmiş olur. Toplumda herkes eşit ölçüde çalışmalı, kadın-erkek eşitliği sağlanmalı ve birlikte üretilerek birlikte tüketilmelidir. Onun felsefesini Nazım şöyle dile getirir: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sudan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/hep beraber sürebilmek toprağı/balı, incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber diyebilmek için." O Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin'dir. Onun döneminde yaşamış olan Molla Haydar, Bedreddin için "Belki bizden iki, üç, belki de daha çok yüzyıl sonra gelecek bilginlerin bildiklerini bilmektedir." der. Onun ölümüne oy verecek olanlardan Evrenos Gazi bile "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür. Öylesine bir kelle ile oynamaktayız ki, kendimizdekilerden çok ağır, çok güçlü, çok değerli..." der.
Bedreddin'in ölümü için fetva verebilecek kimseyi bulamazlar. Bunun üzerine Bedreddin: "Madem ki fetva bize ait verin ki basak bağrına mührümüzü." diyerek, kendi fetvasıyla kendi ölümünü onaylar.
Bir diğeri de aynı gelenekten gelen, asılarak öldürülen ve asılacağını bile bile "Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan." diyen Pir Sultan Abdal'dır. Onun da af dilemesi istenir. Şart koşarlar "İçinde Şah sözü olmayan şiir oku seni bağışlayalım." diye ama o "Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa / Sizde Şah diyeni öldürürlerse / Bende bu yayladan Şah'a giderim" gibi içinde bolca şah kelimesi olan dörtlükler okur. Bunun sonucunda taşlandıktan sonra asılarak öldürülür. Böylelikle köylüleri kendilerine karşı ayaklandırabilen bir halk önderinden kurtulmuş olduklarını düşünür egemenler. Aynı zamanda da korku salarlar insanların yüreğine! Oysa "Pir Sultanlar ölür dirilir." Pir Sultan fiziken ölür ama zalimin ve ölümün karşısındaki duruşu, onun ve savunduğu değerlerin günümüze kadar ulaşmasını, yaşamasını ve sahiplenilmesini sağlamıştır.
Görüldüğü gibi ölümüne savunuyorlar düşüncelerini. Oysa kabul etseler, taraf değiştirseler hayat ne kadar kolay hatta ne kadar lüks olabilir. Tabiri caizse "salla başını al maaşını" türünden bir hayat. Ama onlar inatla savunuyorlar düşüncelerini. Nuh diyorlar peygamber demiyorlar. Hem de işin ucunda kellelerinin olduğunu bile bile... Bu inanç, bu inat neden? Çünkü biliyorlar gerçek ölüm o kelleyi eğmekle gelecek. Bir daha hep boynu bükük gezmek zorunda kalacak. Bir daha bakamayacaklar kimsenin yüzüne ve bir daha ne Sokrates, Sokrates olacak ne de Bedreddin Bedreddin diye anılacak. Onlar kellelerinin gideceklerini bilirler ama isimlerinin onurla yaşayacaklarını da bilirler. Çünkü düşünceleri doğrudur ve düşüncelerinin karşısına bir şey çıkarılamamıştır.
Evrenos Gazi'nin de dediği gibi "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür." Yani düşüncenin karşısına düşünceyle çıkabilirsiniz. Bunu yapabildiğiniz ölçüde de düşünceyi öldürmez geliştirirsiniz. Bu yüzden egemenler tarihsel olarak bunu yapamaz çünkü gericidir. Düşünsel gelişimi engellemeye çalışır. Çünkü hiçbir egemen kurulu çarkın bozulmasını yada bozulmasına yolaçabilecek herhangi bir şeyi kabullenemez, kabul etmek istemez... Ve bundan korkar... Korkusu sadece kurulu düzenin yıkılması değil aynı zamanda o zamana kadar yaptıklarının bedelini ödemektendir. Bu yüzden korkar. Yalan, demagoji ve zor onun için tek çözüm olur. O zaman da hiç bir şey gözetmez her türlü insanlık dışı uygulama kanun adı altında uygulanabilir. Yalan, demagoji ve zor her zaman egemenlerin en geçerli silahı olmuştur.
İnsanlığın aydınlanması için savaşanlar ve bunun için düşüncelerini çekinmeden ifade edenler, halkların karanlıkta kalmasını isteyenler tarafından bir şekilde susturulmaya, yokedilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de öyledir. Bir çok düşünürün, aydının, yazarın vb. tutuklanması, faili meçhule kurban gitmesi egemenlerinin düzeni bozulmasın diyedir. Eserleri de aynı kaderi paylaşır. Toplatmalar, yasaklamalar hatta bazen toplu kitap yakmalar bundandır.
Düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen, bu uğurda hayatını bile feda etmekten çekinmeyen örneklerle doludur tarihimiz.
Hepsi bir şekilde yargılanmış, tutuklanmış, yıllarca hapislikler yaşamışlardır. Yani bir şekilde bedel ödemişlerdir.
Mesele inandığı doğrunun kendisine hiçbir çıkar sağlamayacağını bildiği halde, hatta bunun için öleceğini bile bile, sırf insanlığa sağlayacağı yarar yüzünden inançla, dirençle doğru bildiğini savunabilmektir. Mesele doğruyu, bedel ödemeyi göze alarak savunabilmektir. Yani mesele düşüncenin onurunu koruyabilmek ve savunabilmektir. Çünkü düşüncenin onurunu savunmak, insanlık onurunu savunmaktır.
</TD></TR></TBODY></TABLE>
Önder Torun
</TD></TR><TR vAlign=top><TD>
Sınıflı toplumların ortaya çıkması ile egemen güçler kendilerine karşı gelebilecek her türlü düşünceyi şiddetle bastırmaya çalışmışlardır. Bunu başaramadığı noktada da düşüncenin sahibini ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.
Oysa insanlık tarihi, düşüncenin onurunu koruduğu (koruyabildiği kadar) için bu günlere gelebilmiştir.
Düşünceler de, insandan insana, toplumdan topluma aktarılarak kendini korur. Düşünce, insansız hiçbir şey ifade etmez. Onu sahiplenen insan varsa düşünce anlamını bulur ve süreklilik kazanır.
Şeyh Bedreddin'i, Pir Sultan'ı sahiplenen kimse olmasaydı, bugün ne düşünceleri söz konusu olurdu ne de isimleri duyulurdu.
Yüzyıllardan bu yana bir çok düşünce ortaya çıkmış, kimisi bilimin de yardımıyla, hayatın içinde kanıtlanmış ve geçerliliğini korumuş, kimisi de tarih içinde "tarih" olarak kalmıştır.
Egemenler kendi çıkarlarına uygun olan düşünceleri (her şey de olduğu gibi) kendilerinden sonraki yıllara taşımışlardır. Halk için yararlı olabilecek düşünceleri ise yok saymışlar, ya da kendilerince yoketmeye çalışmışlardır. Ama her ne kadar baskı görse de bu düşünceleri de halk içinde sahiplenen kesimler çıkmış geleceğe taşımıştır. Bugün bir çok düşünce günümüze kadar gelebilmişse bundan dolayıdır.
Neden egemenler hep düşünceyi bastırmak için zora başvurmuştur? Öyle ki bazen balığı yakalamak için denizi kurutma yoluna gitmiştir. Gerektiğinde bunun için ormanları yakmış, gerektiğinde çoluk-çocuk demeden katliam yapmıştır. Yeter ki kendi tahtlarına halel gelmesin! Günümüzde pek kimsenin onaylamadığı Hitler, Mussolini de insanlık tarihinin bir döneminde yer almıştır. Peki bugün kimsenin onaylamadığı bu isimler o gün nasıl varolabilmiştir? Bir avuç egemenin geleceği için değil mi?
Diyeceğimiz odur ki düşünceler de sonuç olarak iki kesime hizmet eder. Ya ezendir ya ezilen... Ve ezen yani egemen kesim halka rağmen hep kendini dayatmıştır. Önce düşünceleri çarpıtmaya, içini boşaltmaya çalışmış bunun yetmediği yerde de hiç çekinmeden ve de acımadan zora ve katliama başvurmuştur. Çünkü kendi çıkarları hep halkın çıkarlarından önde gelmiştir.
Düşünce düşünceyle bastırılamadığı takdirde çatışma kaçınılmazdır. Düşünün bir arkadaşınızla tartışıyorsunuz ama bir türlü ikna edemiyorsunuz. Tartışma kaçınılmazdır. Kaldı ki bizim bahsettiğimiz iki arkadaşın tartışmasının çok daha ötesi bir şeydir. Ezen, ezileni ikna etmek zorundadır ama nasıl? Mesela yoksulluk kadermiş gibi gösterilmeye çalışılır. Oysa yaşanılan hiç de öyle olmadığı için ve bu da bir şekilde hayatın içinde kanıtlandığı için ezilenler hep bir şekilde seslerini yükseltme çalışmışlardır. Tabii ezen de (adı üzerinde) bu 'iş güzarlığı' ezmeye çalışmıştır!
Tarihte düşünceleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olarak bilinen Sokrates'e, "Gençleri baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyor. Devletin tanrılarını tanımıyor, bunların yerine yenilerini koyuyor."derler ama düşüncelerini çürütemezler. Öldürülmesi istenen Sokrates, devleti ata, kendini ise, devleti rahatsız eden bir at sineğine benzeterek, "Beni vurup öldürürseniz, Tanrı, yeni bir at sineği gönderene kadar uykuda kalırsınız." der. Ve salt düşüncenin onurunu korumak, inandığı düşünceden vazgeçmemek uğruna ölüm cezasını kendisi seçer. Her türlü kaçma olasılığı varken, kendi eliyle baldıran zehirini içer. Çünkü diğer olasılıklarda Sokrates artık Sokrates olmayacaktır.
Sonra Giordano Bruno...
Kutsal kitabın sırlarının kanıtı Aristo'dur.. Aristo felsefesi bütün kapıların Tanrılara açılmasını kolaylaştırıyordu. Ama Bruno bu kapıları birer birer kapıyordu Tanrıların yüzlerine. Yani otoriteyi sarsıyordu. Bu yüzden engizisyonda dize getirilmek istendi. Sözlerini geri almasını istediler. Bruno; "Doğru bildiğim sözden dönmem." dedi. Ve yargıçlara seslendi; "Hükmünüzü dinlerken benim ürktüğümden daha çok sizler korkuyorsunuz".
Doğru söylüyordu Bruno. Kendisi belki ürküyordu ama doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Yine de onu yargılayanlar daha çok korkuyorlardı. İnsanlık suçu işleyen tüm kişiler, kurumlar gibi... Ve korkularının bir sonucu olarak Bruno'yu yakarak öldürdüler.
Böyle insanların yargılanmasında iki amaç vardır. İlki, adalet olduğu kanısını topluma yaymak. İkincisi, yargılamada küçük düşürerek ve karalayarak halkın gözündeki itibarını sarsmak ki gerektiğinde daha kolay ölüm cezası verilebilsin.
Bir de Gallilei...
Gerçekliğin arkasına sığınmıştır Gallilei: "Nasıl olsa dünya dönüyor, ben vazgeçsem bu düşüncemden yine dönecek." diye zoru görünce vazgeçmiştir savunusundan. Bu durum dünyanın yuvarlaklığını ve dönüşünü değiştirmemiştir elbet. Ama Gallilei'nin durumunu değiştirmiştir. Düşüncesinin arkasında onurlu bir şekilde, inançla ve inatla duramamıştır. Ayrıca düşüncesinin doğruluğuna rağmen bunu savunma yürekliliğini gösteremediği için bir süre insanlık da bunu savunamamış ve insanlık bu düşünceyi araştırıp tekrar kanıtlamak zorunda kalmıştır.
Dünyada olduğu kadar Anadolu'da da düşünceleri nedeniyle yargılanan bir çok düşünür, eylem adamı yer almıştır. Bunlardan birisi vardır ki adına ve düşüncesine şiirler, destanlar, kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmıştır. O hakça, kollektif bir ekonomik düzen kurmak için savaşır. Ve Anadolu'nun bir kesiminde, bir süre de olsa bu düzeni kurmayı başarmıştır. Tarihin o döneminde, Anadolu da devrimci bir hareket başlatarak, istediği ortakça düzeni halkla birlikte savaşarak kurmuştur. O'na göre, eğer dünya Tanrı'nınsa, Tanrı, bu dünyada kimsenin kimseyi sömürmesini istemez; bu nedenle sömüren kimseler Tanrı'ya karşı gelmiş olur. Toplumda herkes eşit ölçüde çalışmalı, kadın-erkek eşitliği sağlanmalı ve birlikte üretilerek birlikte tüketilmelidir. Onun felsefesini Nazım şöyle dile getirir: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sudan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/hep beraber sürebilmek toprağı/balı, incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber diyebilmek için." O Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin'dir. Onun döneminde yaşamış olan Molla Haydar, Bedreddin için "Belki bizden iki, üç, belki de daha çok yüzyıl sonra gelecek bilginlerin bildiklerini bilmektedir." der. Onun ölümüne oy verecek olanlardan Evrenos Gazi bile "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür. Öylesine bir kelle ile oynamaktayız ki, kendimizdekilerden çok ağır, çok güçlü, çok değerli..." der.
Bedreddin'in ölümü için fetva verebilecek kimseyi bulamazlar. Bunun üzerine Bedreddin: "Madem ki fetva bize ait verin ki basak bağrına mührümüzü." diyerek, kendi fetvasıyla kendi ölümünü onaylar.
Bir diğeri de aynı gelenekten gelen, asılarak öldürülen ve asılacağını bile bile "Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan." diyen Pir Sultan Abdal'dır. Onun da af dilemesi istenir. Şart koşarlar "İçinde Şah sözü olmayan şiir oku seni bağışlayalım." diye ama o "Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa / Sizde Şah diyeni öldürürlerse / Bende bu yayladan Şah'a giderim" gibi içinde bolca şah kelimesi olan dörtlükler okur. Bunun sonucunda taşlandıktan sonra asılarak öldürülür. Böylelikle köylüleri kendilerine karşı ayaklandırabilen bir halk önderinden kurtulmuş olduklarını düşünür egemenler. Aynı zamanda da korku salarlar insanların yüreğine! Oysa "Pir Sultanlar ölür dirilir." Pir Sultan fiziken ölür ama zalimin ve ölümün karşısındaki duruşu, onun ve savunduğu değerlerin günümüze kadar ulaşmasını, yaşamasını ve sahiplenilmesini sağlamıştır.
Görüldüğü gibi ölümüne savunuyorlar düşüncelerini. Oysa kabul etseler, taraf değiştirseler hayat ne kadar kolay hatta ne kadar lüks olabilir. Tabiri caizse "salla başını al maaşını" türünden bir hayat. Ama onlar inatla savunuyorlar düşüncelerini. Nuh diyorlar peygamber demiyorlar. Hem de işin ucunda kellelerinin olduğunu bile bile... Bu inanç, bu inat neden? Çünkü biliyorlar gerçek ölüm o kelleyi eğmekle gelecek. Bir daha hep boynu bükük gezmek zorunda kalacak. Bir daha bakamayacaklar kimsenin yüzüne ve bir daha ne Sokrates, Sokrates olacak ne de Bedreddin Bedreddin diye anılacak. Onlar kellelerinin gideceklerini bilirler ama isimlerinin onurla yaşayacaklarını da bilirler. Çünkü düşünceleri doğrudur ve düşüncelerinin karşısına bir şey çıkarılamamıştır.
Evrenos Gazi'nin de dediği gibi "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür." Yani düşüncenin karşısına düşünceyle çıkabilirsiniz. Bunu yapabildiğiniz ölçüde de düşünceyi öldürmez geliştirirsiniz. Bu yüzden egemenler tarihsel olarak bunu yapamaz çünkü gericidir. Düşünsel gelişimi engellemeye çalışır. Çünkü hiçbir egemen kurulu çarkın bozulmasını yada bozulmasına yolaçabilecek herhangi bir şeyi kabullenemez, kabul etmek istemez... Ve bundan korkar... Korkusu sadece kurulu düzenin yıkılması değil aynı zamanda o zamana kadar yaptıklarının bedelini ödemektendir. Bu yüzden korkar. Yalan, demagoji ve zor onun için tek çözüm olur. O zaman da hiç bir şey gözetmez her türlü insanlık dışı uygulama kanun adı altında uygulanabilir. Yalan, demagoji ve zor her zaman egemenlerin en geçerli silahı olmuştur.
İnsanlığın aydınlanması için savaşanlar ve bunun için düşüncelerini çekinmeden ifade edenler, halkların karanlıkta kalmasını isteyenler tarafından bir şekilde susturulmaya, yokedilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de öyledir. Bir çok düşünürün, aydının, yazarın vb. tutuklanması, faili meçhule kurban gitmesi egemenlerinin düzeni bozulmasın diyedir. Eserleri de aynı kaderi paylaşır. Toplatmalar, yasaklamalar hatta bazen toplu kitap yakmalar bundandır.
Düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen, bu uğurda hayatını bile feda etmekten çekinmeyen örneklerle doludur tarihimiz.
Hepsi bir şekilde yargılanmış, tutuklanmış, yıllarca hapislikler yaşamışlardır. Yani bir şekilde bedel ödemişlerdir.
Mesele inandığı doğrunun kendisine hiçbir çıkar sağlamayacağını bildiği halde, hatta bunun için öleceğini bile bile, sırf insanlığa sağlayacağı yarar yüzünden inançla, dirençle doğru bildiğini savunabilmektir. Mesele doğruyu, bedel ödemeyi göze alarak savunabilmektir. Yani mesele düşüncenin onurunu koruyabilmek ve savunabilmektir. Çünkü düşüncenin onurunu savunmak, insanlık onurunu savunmaktır.
</TD></TR></TBODY></TABLE>