PDA

Tüm Versiyonu Göster : Düşüncenin Onuru


ozgurcee
24-08-06, 14:41
<TABLE cellSpacing=5 cellPadding=5 width=685><TBODY><TR vAlign=top><TD colSpan=5>Düşüncenin Onuru</TD></TR><TR vAlign=top><TD colSpan=5>


Önder Torun
</TD></TR><TR vAlign=top><TD>


Sınıflı toplumların ortaya çıkması ile egemen güçler kendilerine karşı gelebilecek her türlü düşünceyi şiddetle bastırmaya çalışmışlardır. Bunu başaramadığı noktada da düşüncenin sahibini ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.
Oysa insanlık tarihi, düşüncenin onurunu koruduğu (koruyabildiği kadar) için bu günlere gelebilmiştir.


Düşünceler de, insandan insana, toplumdan topluma aktarılarak kendini korur. Düşünce, insansız hiçbir şey ifade etmez. Onu sahiplenen insan varsa düşünce anlamını bulur ve süreklilik kazanır.
Şeyh Bedreddin'i, Pir Sultan'ı sahiplenen kimse olmasaydı, bugün ne düşünceleri söz konusu olurdu ne de isimleri duyulurdu.
Yüzyıllardan bu yana bir çok düşünce ortaya çıkmış, kimisi bilimin de yardımıyla, hayatın içinde kanıtlanmış ve geçerliliğini korumuş, kimisi de tarih içinde "tarih" olarak kalmıştır.


Egemenler kendi çıkarlarına uygun olan düşünceleri (her şey de olduğu gibi) kendilerinden sonraki yıllara taşımışlardır. Halk için yararlı olabilecek düşünceleri ise yok saymışlar, ya da kendilerince yoketmeye çalışmışlardır. Ama her ne kadar baskı görse de bu düşünceleri de halk içinde sahiplenen kesimler çıkmış geleceğe taşımıştır. Bugün bir çok düşünce günümüze kadar gelebilmişse bundan dolayıdır.
Neden egemenler hep düşünceyi bastırmak için zora başvurmuştur? Öyle ki bazen balığı yakalamak için denizi kurutma yoluna gitmiştir. Gerektiğinde bunun için ormanları yakmış, gerektiğinde çoluk-çocuk demeden katliam yapmıştır. Yeter ki kendi tahtlarına halel gelmesin! Günümüzde pek kimsenin onaylamadığı Hitler, Mussolini de insanlık tarihinin bir döneminde yer almıştır. Peki bugün kimsenin onaylamadığı bu isimler o gün nasıl varolabilmiştir? Bir avuç egemenin geleceği için değil mi?
Diyeceğimiz odur ki düşünceler de sonuç olarak iki kesime hizmet eder. Ya ezendir ya ezilen... Ve ezen yani egemen kesim halka rağmen hep kendini dayatmıştır. Önce düşünceleri çarpıtmaya, içini boşaltmaya çalışmış bunun yetmediği yerde de hiç çekinmeden ve de acımadan zora ve katliama başvurmuştur. Çünkü kendi çıkarları hep halkın çıkarlarından önde gelmiştir.


Düşünce düşünceyle bastırılamadığı takdirde çatışma kaçınılmazdır. Düşünün bir arkadaşınızla tartışıyorsunuz ama bir türlü ikna edemiyorsunuz. Tartışma kaçınılmazdır. Kaldı ki bizim bahsettiğimiz iki arkadaşın tartışmasının çok daha ötesi bir şeydir. Ezen, ezileni ikna etmek zorundadır ama nasıl? Mesela yoksulluk kadermiş gibi gösterilmeye çalışılır. Oysa yaşanılan hiç de öyle olmadığı için ve bu da bir şekilde hayatın içinde kanıtlandığı için ezilenler hep bir şekilde seslerini yükseltme çalışmışlardır. Tabii ezen de (adı üzerinde) bu 'iş güzarlığı' ezmeye çalışmıştır!


Tarihte düşünceleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olarak bilinen Sokrates'e, "Gençleri baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyor. Devletin tanrılarını tanımıyor, bunların yerine yenilerini koyuyor."derler ama düşüncelerini çürütemezler. Öldürülmesi istenen Sokrates, devleti ata, kendini ise, devleti rahatsız eden bir at sineğine benzeterek, "Beni vurup öldürürseniz, Tanrı, yeni bir at sineği gönderene kadar uykuda kalırsınız." der. Ve salt düşüncenin onurunu korumak, inandığı düşünceden vazgeçmemek uğruna ölüm cezasını kendisi seçer. Her türlü kaçma olasılığı varken, kendi eliyle baldıran zehirini içer. Çünkü diğer olasılıklarda Sokrates artık Sokrates olmayacaktır.
Sonra Giordano Bruno...


Kutsal kitabın sırlarının kanıtı Aristo'dur.. Aristo felsefesi bütün kapıların Tanrılara açılmasını kolaylaştırıyordu. Ama Bruno bu kapıları birer birer kapıyordu Tanrıların yüzlerine. Yani otoriteyi sarsıyordu. Bu yüzden engizisyonda dize getirilmek istendi. Sözlerini geri almasını istediler. Bruno; "Doğru bildiğim sözden dönmem." dedi. Ve yargıçlara seslendi; "Hükmünüzü dinlerken benim ürktüğümden daha çok sizler korkuyorsunuz".


Doğru söylüyordu Bruno. Kendisi belki ürküyordu ama doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Yine de onu yargılayanlar daha çok korkuyorlardı. İnsanlık suçu işleyen tüm kişiler, kurumlar gibi... Ve korkularının bir sonucu olarak Bruno'yu yakarak öldürdüler.


Böyle insanların yargılanmasında iki amaç vardır. İlki, adalet olduğu kanısını topluma yaymak. İkincisi, yargılamada küçük düşürerek ve karalayarak halkın gözündeki itibarını sarsmak ki gerektiğinde daha kolay ölüm cezası verilebilsin.
Bir de Gallilei...


Gerçekliğin arkasına sığınmıştır Gallilei: "Nasıl olsa dünya dönüyor, ben vazgeçsem bu düşüncemden yine dönecek." diye zoru görünce vazgeçmiştir savunusundan. Bu durum dünyanın yuvarlaklığını ve dönüşünü değiştirmemiştir elbet. Ama Gallilei'nin durumunu değiştirmiştir. Düşüncesinin arkasında onurlu bir şekilde, inançla ve inatla duramamıştır. Ayrıca düşüncesinin doğruluğuna rağmen bunu savunma yürekliliğini gösteremediği için bir süre insanlık da bunu savunamamış ve insanlık bu düşünceyi araştırıp tekrar kanıtlamak zorunda kalmıştır.
Dünyada olduğu kadar Anadolu'da da düşünceleri nedeniyle yargılanan bir çok düşünür, eylem adamı yer almıştır. Bunlardan birisi vardır ki adına ve düşüncesine şiirler, destanlar, kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmıştır. O hakça, kollektif bir ekonomik düzen kurmak için savaşır. Ve Anadolu'nun bir kesiminde, bir süre de olsa bu düzeni kurmayı başarmıştır. Tarihin o döneminde, Anadolu da devrimci bir hareket başlatarak, istediği ortakça düzeni halkla birlikte savaşarak kurmuştur. O'na göre, eğer dünya Tanrı'nınsa, Tanrı, bu dünyada kimsenin kimseyi sömürmesini istemez; bu nedenle sömüren kimseler Tanrı'ya karşı gelmiş olur. Toplumda herkes eşit ölçüde çalışmalı, kadın-erkek eşitliği sağlanmalı ve birlikte üretilerek birlikte tüketilmelidir. Onun felsefesini Nazım şöyle dile getirir: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sudan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/hep beraber sürebilmek toprağı/balı, incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber diyebilmek için." O Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin'dir. Onun döneminde yaşamış olan Molla Haydar, Bedreddin için "Belki bizden iki, üç, belki de daha çok yüzyıl sonra gelecek bilginlerin bildiklerini bilmektedir." der. Onun ölümüne oy verecek olanlardan Evrenos Gazi bile "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür. Öylesine bir kelle ile oynamaktayız ki, kendimizdekilerden çok ağır, çok güçlü, çok değerli..." der.
Bedreddin'in ölümü için fetva verebilecek kimseyi bulamazlar. Bunun üzerine Bedreddin: "Madem ki fetva bize ait verin ki basak bağrına mührümüzü." diyerek, kendi fetvasıyla kendi ölümünü onaylar.


Bir diğeri de aynı gelenekten gelen, asılarak öldürülen ve asılacağını bile bile "Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan." diyen Pir Sultan Abdal'dır. Onun da af dilemesi istenir. Şart koşarlar "İçinde Şah sözü olmayan şiir oku seni bağışlayalım." diye ama o "Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa / Sizde Şah diyeni öldürürlerse / Bende bu yayladan Şah'a giderim" gibi içinde bolca şah kelimesi olan dörtlükler okur. Bunun sonucunda taşlandıktan sonra asılarak öldürülür. Böylelikle köylüleri kendilerine karşı ayaklandırabilen bir halk önderinden kurtulmuş olduklarını düşünür egemenler. Aynı zamanda da korku salarlar insanların yüreğine! Oysa "Pir Sultanlar ölür dirilir." Pir Sultan fiziken ölür ama zalimin ve ölümün karşısındaki duruşu, onun ve savunduğu değerlerin günümüze kadar ulaşmasını, yaşamasını ve sahiplenilmesini sağlamıştır.


Görüldüğü gibi ölümüne savunuyorlar düşüncelerini. Oysa kabul etseler, taraf değiştirseler hayat ne kadar kolay hatta ne kadar lüks olabilir. Tabiri caizse "salla başını al maaşını" türünden bir hayat. Ama onlar inatla savunuyorlar düşüncelerini. Nuh diyorlar peygamber demiyorlar. Hem de işin ucunda kellelerinin olduğunu bile bile... Bu inanç, bu inat neden? Çünkü biliyorlar gerçek ölüm o kelleyi eğmekle gelecek. Bir daha hep boynu bükük gezmek zorunda kalacak. Bir daha bakamayacaklar kimsenin yüzüne ve bir daha ne Sokrates, Sokrates olacak ne de Bedreddin Bedreddin diye anılacak. Onlar kellelerinin gideceklerini bilirler ama isimlerinin onurla yaşayacaklarını da bilirler. Çünkü düşünceleri doğrudur ve düşüncelerinin karşısına bir şey çıkarılamamıştır.


Evrenos Gazi'nin de dediği gibi "Kuramcıyı yitirmek (öldürmek), kuramın yanlışlığını isbatla mümkündür." Yani düşüncenin karşısına düşünceyle çıkabilirsiniz. Bunu yapabildiğiniz ölçüde de düşünceyi öldürmez geliştirirsiniz. Bu yüzden egemenler tarihsel olarak bunu yapamaz çünkü gericidir. Düşünsel gelişimi engellemeye çalışır. Çünkü hiçbir egemen kurulu çarkın bozulmasını yada bozulmasına yolaçabilecek herhangi bir şeyi kabullenemez, kabul etmek istemez... Ve bundan korkar... Korkusu sadece kurulu düzenin yıkılması değil aynı zamanda o zamana kadar yaptıklarının bedelini ödemektendir. Bu yüzden korkar. Yalan, demagoji ve zor onun için tek çözüm olur. O zaman da hiç bir şey gözetmez her türlü insanlık dışı uygulama kanun adı altında uygulanabilir. Yalan, demagoji ve zor her zaman egemenlerin en geçerli silahı olmuştur.


İnsanlığın aydınlanması için savaşanlar ve bunun için düşüncelerini çekinmeden ifade edenler, halkların karanlıkta kalmasını isteyenler tarafından bir şekilde susturulmaya, yokedilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de öyledir. Bir çok düşünürün, aydının, yazarın vb. tutuklanması, faili meçhule kurban gitmesi egemenlerinin düzeni bozulmasın diyedir. Eserleri de aynı kaderi paylaşır. Toplatmalar, yasaklamalar hatta bazen toplu kitap yakmalar bundandır.


Düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen, bu uğurda hayatını bile feda etmekten çekinmeyen örneklerle doludur tarihimiz.
Hepsi bir şekilde yargılanmış, tutuklanmış, yıllarca hapislikler yaşamışlardır. Yani bir şekilde bedel ödemişlerdir.


Mesele inandığı doğrunun kendisine hiçbir çıkar sağlamayacağını bildiği halde, hatta bunun için öleceğini bile bile, sırf insanlığa sağlayacağı yarar yüzünden inançla, dirençle doğru bildiğini savunabilmektir. Mesele doğruyu, bedel ödemeyi göze alarak savunabilmektir. Yani mesele düşüncenin onurunu koruyabilmek ve savunabilmektir. Çünkü düşüncenin onurunu savunmak, insanlık onurunu savunmaktır.




</TD></TR></TBODY></TABLE>

kızılyıldız82
24-08-06, 14:52
Sınıflı toplumların ortaya çıkması ile egemen güçler kendilerine karşı gelebilecek her türlü düşünceyi şiddetle bastırmaya çalışmışlardır. Bunu başaramadığı noktada da düşüncenin sahibini ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.
Oysa insanlık tarihi, düşüncenin onurunu koruduğu (koruyabildiği kadar) için bu günlere gelebilmiştir.

teşekkürler bunu bize bi kez daha hatırlattığın için...
özgür düşüncenin önüne geçmek karanlığa boyun eymektir...

sümer
24-08-06, 15:09
ben bu sunuma teşekkür yerine kızılyıldız arkadaşın son cümlesini paylaşacağım. henüz okumayan dostlardanda tek şey rica edeceğim lütfen böyle konular kilitlenmesin. rica ediyorum.......

teşekkürler bunu bize bi kez daha hatırlattığın için...
özgür düşüncenin önüne geçmek karanlığa boyun eymektir...

dedeefendi
24-08-06, 17:06
Bu konu genel ve güncel bölümüne uygun değildir, konu güncel bir konu değil düşüncenin önemini ve düşünceye ugulanan baskıları tarihi ve bir kesimin savunduğu,kendine öncü olarak aldığı karakterler açısından inceleyen bir konu olduğu için tarih bölümüne daha uygun görüyorum.

Kendi yorumum: Düşünce bu yazıda anlatıldığından çok daha önemlidir ve yanlızca bir kesim için değil Dünyada yaşayan bütün insanların kendini özgürce ifade etmele hakları vardır. Doğru yerde ve doğru zamanda...

ben bu sunuma teşekkür yerine kızılyıldız arkadaşın son cümlesini paylaşacağım. henüz okumayan dostlardanda tek şey rica edeceğim lütfen böyle konular kilitlenmesin. rica ediyorum.......
Kimse merak etmesin bizler de bu tarz konuları inceliyor ve hiç bir konuyu nedensiz kilitlemiyoruz.
İtiraz edenler olabilir ancak bizim forumdaki tecrübelerimiz ve sitemizin disiplini açısından % de 100 doğru olduğuna inandığınız ve dahi benim de inandığım konularınız dahi kilitlenebilir, bu konunun üzerine gitmek ve forum huzurunu bozmak ve hizipleşmeye yol açacak mesajlar atmak, konulara bu şekilde yorumlar yapmak da forumumuz açısından uygunsuz tarzda mesajlara giriyor.
Bu konu için söylemiyorum ancak bu tarz konularınızda kaynak ve yazar bildirmeniz de iyi olacaktır.

Şeyh Bedrettin ile ilgili OSAV ın kaynak ve yazar belirten araştırma yazısı;

PS: Konu saptırılırsa yine kilitlenecektir.

Şeyh Bedreddin Meselesi Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Şeyh Bedreddin meselesi, Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmecedir. Üzerinde çok söz söylenmiştir. Bir kısım peşin hükümlü tarihçiler Şeyh Bedreddin’i, Osmanlı döneminin Cumhuriyetçisi ve ihtilalcisi diye başlarına tac etmişlerdir. Komünizm’in revaçta olduğu günlerde, “kadın hariç her şey ortaktır” dediğini iddia ederek, tarihin ilk Türk komünisti diye Nazım Hikmet’e manzum medhiye bile yazdırmışlardır. Alevî grup ise, Osmanlı Devleti’ne isyan eden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in haline bakarak onu bir Alevî Dedesi olarak görmüşlerdir; hatta kendilerine rehber edinenleri bile çıkmıştır. Bunun yanında, Osmanlı tarihçilerinin mühim bir kısmı, başlangıçta Şeyh Bedreddin’in büyük bir İslâm âlimi ve hukukçusu olduğunu, ancak sonradan Şeyh’likden şahlığa heveslendiğini ve devlete isyan ettiği için idam edildiğini ifade etmişlerdir. Bazı samimi araştırmacılar ise, Şeyh Bedreddin’in başından beri Bâtınî fikirlere sahip bir ehl-i dalâlet olduğunu hükme bağlamışlardır. Acaba hangisi doğrudur?

Kanaatimize göre ifrat da tefrit de doğru değildir. Meseleyi olduğu gibi yansıtmaya çalışmak en güzelidir. Bu sebeple Şeyh Bedreddin’i yakından tanımak en doğrusudur. Hayatı hakkında en geniş bilgiyi torunu Halil tarafından Menâkıb-ı Şeyh Bedreddin adıyla kaleme alınan eserden öğreniyoruz. Şeyh Bedreddin hakkında şunları biliyoruz: Asıl adı Mahmûd olan bu zatın babası İsrail, bir Osmanlı emiri, bir gazi ve de 1361’de Edirne fethedildikten sonra ele geçirilen Dimetoka’ya bağlı Simavna veya Samavna denilen beldenin de ilk kadısıdır. Burada kadılık yaparken oğlu Mahmûd dünyaya gelmiş ve adına İbn-i Kâdî Simavna veya Simavna Kadısı oğlu denmiştir. Bunun Kütahya Simav ile ilgisi yoktur. Tahsilini Kadi-zâde-i Rumî ile birlikte onun babasının yanında yapan ve sonra da Kahire’ye giderek başta Seyyid Şerif Cürcânî olmak üzere büyük âlimlerden ders okuyan Mahmûd, Kahire’de inzivada olan Hüseyin-i Ahlâtî’den tasavvuf dersi almış ve Timur’un huzurunda yapılan ilmî tartışmada İslâmî ilimlere olan vukufunu ispatlamıştır. Bu arada Tebriz ve ilim merkezi Kazvin’e uğrayan Şeyh, orada bazı nakillere göre Bâtınîlik fikirlerinin etkisinde az da olsa kalmıştır. 1397 yılında şeyhi Hüseyin Ahlâtî’nin vefatı üzerine onun yerine geçen Şeyh Bedreddin, daha sonra Anadolu’ya gelmiş ve nihayet özellikle İslâm Hukuku konusundaki uzmanlığından dolayı Sultân Musa’nın Kazaskerliğine tayin edilmiştir.

Sultân Musa tasfiye edilince Şeyh Bedreddin çoluk çocuğuyla birlikte, 1000 akçe maaşla İznik’e getirilmiş ve gereken saygı gösterilmekle beraber, göz hapsinde tutulmuştur. Daha evvel anlattığımız gibi, Börklüce Mustafa denilen ve Dede Sultân diye de bilinen alevi dedesinin isyanı, bunu Torlak Kemal denilen bir Yahudi dönmesinin takip etmesi ve Şeyh Bedreddin’in de bunlarla olan irtibatı, Şeyh’in gizli bir şekilde Rumeli’ye geçmesine, Eflak Beyine sığınmasına ve neticede ortaya çıkan bu Alevî isyanının reisi gibi görünmesine yol açmıştır.

Önemle ifade edelim ki, Şeyh Bedreddin aslında alevi falan değildir. Bunun en büyük delili, hem neslinin ortada oluşu ve hem de telif ettiği eserleridir. Bunun tek istisnası Vâridât adlı eseridir ki, bunun gerçekten onun tarafından yazılıp yazılmadığı da tartışmalıdır. Gerçek olan Şeyh’in şahlığa heveslenmesi, fesad grubunun içinde yer alması ve de Sultân Mehmed’e isyan edenlerin manevi reisi durumuna düşmesidir.

Şeyh Bedreddin’in eserlerine baktığımızda, İslâm Hukukuna dair Letâif’ül-İşârât başta gelir. İznik’te göz hapsinde iken kaleme aldığı bu eser, Hanefi mezhebi ile alakalı mükemmel bir mukayeseli hukuk kitabıdır. Bunu Câmi’ul-Fusûleyn adlı Üstrûşenî ve İmâdî isimli büyük Hanefi hukukçularının kaleme aldığı Fusûl isimli hukuk eserlerini birleştirerek ve asrın meselelerini de ilave ederek telif ettiği mükemmel bir hukuk kitabı takip eder. Bu zikredilenler ve edilmeyenler, tamamen Sünnî ve Hanefî esaslarına göre kaleme alınmış eserlerdir. Bunlarda Bâtınîlik, Alevîlik veya materyalist bir vahdet’ül-mevcudculukla alakalı tek bir cümle yoktur.
Geriye Vâridât adlı ona isnad edilen tasavvufa dair bir eser kalmaktadır. Bu kitabın ona ait olmadığı ve hatta onu isyan için kullanan bazı bozuk fikirli insanlar tarafından uydurulduğu, ileri sürülen iddialar arasındadır. Ancak bu kitaba baktığımızda, Şeyh Bedreddin’in öteki eserlerinin tam tersine, İslâm’ın temel esaslarına ters düşen ve insanı tamamen dinden çıkarabilecek hususlar bulunmaktadır. Bu eserin bazı yerlerinde Allah’dan ve O’nun peygamberlerinden bahsederken, bazı yerlerde vahdet’ül-vücud’dan ziyâde vahdet’ül-mevcud nazariyesiyle tam bir materyalist gibi hareket ettiği görülmektedir. Alemin ezeli ve ebedi olduğu ileri sürülen aynı eserde, kıyamet inkâr edilmekte ve buna bağlı olarak haşr-i cismânî denilen haşir redd olunmaktadır. Cennet ve cehennemin de inkâr edildiği eserde, melek, cin ve şeytanla alakalı İslâm’ın esasları da tamamen saptırılmaktadır. Eğer bu eser, Şeyh Bedreddin’e ait ise, İslâmiyetin telkin ettiği şekliyle Allah, Peygamber ve ahiret inancı olmayan, eskilerin tabiriyle kadınlar dışında her şeyin insanlar arasında ortak olduğuna inanan İbâhiyye mezhebinin mensubu bulunan bir zındık ve mülhid karşımızda demektir.

Acaba Şeyh Bedreddin bu mudur? Bu soruya hemen evet diye cevap vermek çok zordur. Zira hapisteyken yani idamından bir kaç sene önce kaleme aldığı İslâm Hukuku eserinde tam bir ehl-i sünnet gibi İslâm’ın esaslarını anlatan bir âlimin bir iki sene içinde bu hale gelmiş olması akla zor gelmektedir. Nitekim Sa’deddin Teftezânî’nin talebesi olan Mevlânâ Haydar Herevî, ilim meclisinde Şeyh Bedreddin ile tartışmış, Kur’ân, sünnet ve diğer kaynaklara dayanarak Şeyh’i ilzâm etmiş ve bizzat Şeyh Bedreddin’in kendi suçunun cezasını ikrâr ettikten sonra ıslâh-ı âlem ve hıfz-ı nizâm-ı Beni Âdem için idamına fetvâ vermiştir. Çoğu Osmanlı tarihçilerinin kanaati de bu yöndedir.

O halde karşımızda bir kaç tane Şeyh Bedreddin vardır: Birincisi, Sünnî-Hanefi İslâm Hukukçusu ve eserleri âlimlerce asırlarca ders kitabı olarak okutulan ve Musa Çelebi’nin Kazaskeri olan Şeyh Bedreddin’dir. İkincisi, İslâm’ın temel esaslarını reddeden, Simavîler diye bilinen müritleri namaz ve oruç gibi İslâm’ın hükümlerinden habersiz bulunan ve en önemlisi de vahdet’ül-mevcudcu yani neredeyse panteist ve inkârcı bir Şeyh Bedreddin’dir. Üçüncüsü, kerametleri olan veli ve mutasavvıf bir Şeyh Bedreddin’dir. Dördüncüsü ise, toplumda karışıklık çıkaranların rehberi olan, bu vesileyle aslında Alevî olmadığı halde Anadolu’da isyan eden Alevî grupların mercii haline gelen ve şeyhliği Şahlığa değiştirmek isteyen ihtilâlci Şeyh Bedreddin’dir.

Osmanlı kaynaklarından ve Ebüssuud’un fetvâsından anladığımız, Şeyh Bedreddin’e ait gibi görünen bu şahsiyetlerden birincisi ve dördüncüsünün birleştirilerek kabul edilmesi şeklindedir. Yani Şeyh Bedreddin, büyük bir İslâm âlimidir; alevî değildir; Kazvin’de Bâtınîlikden etkilenmiş olması kuvvetle muhtemeldir; Osmanlının kargaşa döneminde tahriklere aldanmış ve isyancı Alevîlerin ve hatta Alevîlerin de kabul edemeyeceği vahdet’ül-mevcudcu bir dalalet grubunun dairesine girmiş ve neticede kamu düzeni gereği isyanı sebebiyle idama mahkum edilmiştir; Vâridât’ın böyle bir âlimin eseri olmasını akıl kabul etmemektedir. Ebüssuud’un sorulan bir soruya verdiği cevapta “Anın müridlerinden olan kâfirlerdir’ demek lâzımdır; Sâir kefere gibi adın anmayub la’net etmeyüb kendi halinde olan Müslüman kâfir olmaz” demesi çok manidardır. Herevî’nin idam fetvâsında, ısrarla “insanları bilerek dalâlete sevk edenlerden olduğunu isbat etmesi” de önemlidir. Fakat, Âli ve benzeri tarihçiler, Bedreddin’in büyük bir âlim olduğunu, devlete isyanının çevresinin planlarına ve yapılan isnadlara dayandığını açıkça ifade etmekte ve Şeyh Bedreddin’i övmektedirler[1].

[1] Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 142-144; Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 73-74; Solakzâde, sh. 134-136; Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 99-106; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 360-367; Bozkurt, Mahmûd Esat, Inkılâb Tarihi, İstanbul 1997, sh. 104-106; Mecdî Efendi, Hadâık, c. I, sh. 71-73; Ayrıntılı bilgi için bkz. Ocak, Ahmed Ya’şâr, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15. –17. Yüzyıllar), İstanbul 1998, sh. 136-202; Kâtip Çelebi, Keşf’üz-Zunûn, (neşr. Yaltkaya, Şerafettin- Bilge, Kilisli Rıfat), İstanbul 1971, c. I, 566, c. II, 1551; Yılmaz, Ömer Faruk, Belgelerle Osmanlı Tarihi I-II, İstanbul 1998, c. I, sh. 185-188; Uyanık, Mevlüt, “Osmanlı Düşünce Tarihinde Toplumsal Bir Muhalefet Olarak Şeyh Bedreddin ve Haraketinin Tahlili”, Belleten, c. LV, sayı 212-214(1991), sh. 341-349.