PDA

Tüm Versiyonu Göster : Attila İLHAN Yaşamı ve Şiirleri.


Eylül
15-06-06, 10:41
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila ölür

ATTİLÂ İLHAN


15 Haziran 1925 tarihinde Menemen (İzmir)' de doğdu. İzmir'de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu' ve Karşıyaka Ortaokulu'nu bitirdi. İzmir Atatürk Lisesi'nde öğrenci iken, Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davranma savıyla tutuklandı, okulundan uzaklaştırıldı. Danıştay kararı ile yeniden öğrenim hakkı kazanarak İstanbul Işık Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı yüksek öğrenimini yarıda bırakarak 1949-1965 arasında aralıklı olarak altı yıl Paris'te yaşamını sürdürdü. Dönüşünde gazetecilik, yayın yönetmenliği, yayın danışmanlığı, yazarlıkla yaşamını kazandı.

Yeni Edebiyat, Yücel, Genç Nesil, Fikirler, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikâyeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı dergilerinde şiirleri yayınlandı. Garip ve İkinci Yeni şiirine karşıydı. Mavi dergisinde Maviciler diye bilinen toplumsal gerçekçilik akımının sözcüsü oldu. Şiiri başlangıçta Nâzım Hikmet ve halk şiirinin biçimsel özelliklerinden etkiler taşıyordu. Zamanla taşkın, çarpıcı, belleklerde kolay yer eden imgelerle örülü, toplumsallaşmış bireyi temel alan, kimi zaman öykülemeye dayalı, divan şiiri olanaklarından da yararlanmayı bilen, duyarlılığı yüksek bir nitelik kazandı.

11 Ekim 2005 tarihinde İstanbul'da yaşamını yitirdi.

ESERLERİ:
Duvar (1948)
Sisler Bulvarı (1954)
Yağmur Kaçağı (1955)
Ben Sana Mecburum (1960)
Belâ Çiçeği (1962)
Yasak Sevişmek (1968)
Tutuklunun Günlüğü (1973)
Böyle Bir Sevmek (1977)
Elde Var Hüzün (1982)
Korkunun Krallığı (1987)
Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)
Kimi Sevsem Sensin (2002)

ÖDÜLLERİ
1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması İkincilik
1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü

ŞİİRLERİ

Adım Sonbahar
An Gelir
Belâ Çiçeği
Ben Sana Mecburum
Cebbar Oğlu Mehemmed
Cinayet Saati
Duvar
Elde Var Hüzün
Kim O?
Kimi Sevsem Sensin
Kirli Yüzlü Melekler
Muhayyer
Mustafa Kemal
Pia
Rüzgâr Gülü
Sana Ne Yaptılar
Sisler Bulvarı
Sultan-ı Yegâh
Tutuklunun Günlüğü'nden
Üçüncü Şahsın Şiiri
Yağmur Kaçağı

Eylül
15-06-06, 10:42
BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:42
AN GELİR


an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila ölür

Eylül
15-06-06, 10:43
KİMİ SEVSEM SENSİN

kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

ATTİLA İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:43
CİNAYET SAATİ



haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa'daydım
hiç biriniz orada yoktunuz

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa'daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:45
DUVAR


- bu şiir ikinci dünya savaşı içinde
kahredilen bütün dünya duvarları
için yazılmıştır.-
ben bir duvarım hiç güneş görmedim
sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar
yüzümüz benek benek tahta kurusundan
ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar
- kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim
- sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan
- dilim dilim sırtımdaki yaralar
ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim
biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar

yüzündeki deniz parlaklığıyla durur hatıramızda
o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
bir cumartesi akşamı girdi kapımızdan
gözlerinde kıpkızıl diken diken öfkesi
adeta birden bire aydınlandı zindan
onu böyle görünce nasıl da korkmuştuk
sapından fırlamış bir balta gibi çehresi
ve omuzlarında delikanlı gölgesi


o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
o sırt üstü yatağında yatardı
sımsıcak gözleri şimdi bile aklımdadır
bir sana bakardı bir bana bakardı
dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
toprak ana bütün zincirlerinden çözülmüş
sabahlar akşam üstleri manolya gibi parlak
tarlaların yüzü gülmüş
işte her akşam geçtiği denize çıkan sokak
ah işte annesi annesi sevgilisi


işte biz dinliyen duyan düşünen duvarlar
işte o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk


dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
o bir kaç defa kartal gibi gitti kartal gibi döndü
çığlıklarını değil kırbaç sesini duyduk
biz duvarız neyleyim gözlerimiz ağlamayı bilmez
onu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdüler
kendi gitti ismi kaldı yadigâr bağrımızda
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda


ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler
onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
temelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadık
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil
getirirler vururlar biz öyle dururuz
yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil
elimizden ne geldi de yapmadık
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz


onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
bir mayıs sabahı toprak rezil gök rezil
yıldızlar küfür gibi yüzümüze tükürür gibi
şafak sancılarıyla iki büklümdü ufuk
ve simsiyah çamur gibi bir manga ortasında
siyaset meydanına geldi dev yumruklu çocuk
bulutlar eğilip alnının terini sildiler
ve mermiler birdenbire ölümü getirdiler


o düştü biz yine ayakta kaldık
halbuki ne kadar yorgunuz
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:46
ADIM SONBAHAR


nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır

oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:46
MUHAYYER


önemli gizli boyutlarıyla yeryüzündeki yaşantımız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız
söylediklerimizle değil söylemediklerimizle varız
o gün ki ölümün perdesine yapayalnız yansırız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

bir incesaz ki süreklidir yaprak döken korularda
çılgınlıkları oluşturur en çapraşık duygularda
büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda
bazı insan içten içe düşünür hesaplar da
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

üflediğimiz sustuğumuz tutkuların düşlerimizi çokçadır
çocukluktan çıktığımızı sanmak aslında çocukçadır
gerçi gençlik bir uçta yaşlılık bir uçtadır
birleştikleri gerçek o müthiş sonuçtadır
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız


tutuklunun günlüğü






Attilâ İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:46
ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ



gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım


ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım


akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:47
SİSLER BULVARI


elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk

ağacın biri bulvarda ölüyordu

şehrin camları kaygısız gülüyordu

her köşe başında öpüşüyorduk

**********************

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk

*************************

sisler bulvarı'nda seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu

yukarıda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim

dokunsanız ağlayacaktım

yenikapı'da bir tren vardı

**********************

sisler bulvarı'nda öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar

bulvar durağında düşeceğim

gözlüklerim kırılacaklar

sen rüyasını göreceksin

çığlık çığlığa uyanacaksın

sabah kapını çalacaklar

elinden tutup getirecekler

beni görünce taş kesileceksin

ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

**************************

sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu

durup dururken gözlerim dalıyordu

bir bardak şarabda kayboluyordum

gece bekçilerine saati soruyordum

evime gitmekten korkuyordum

sisler boğazıma sarılmışlardı

**************************

bir gemi beni afrika'ya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak

kazablanka'da bir gün kalacağım

sisler bulvarını hatırlayacağım

kırmızı melek şarkısından bir satır

lodos'tan bir satır yağmur'dan iki

senin kirpiklerinden bir satır

simsiyah bir satır hatırlayacağım

seni hatırlatanın çenesini kıracağım

limanda vapur uğuldayacak

*************************

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçları yatıyordu yoksuldu

bütün yaprakları sararmıştı

bütün bir sonbahar ağlamıştı

ağlayan sanki istanbul'du

öl desen belki ölecektim

içimde biber gibi bir kahır

bütün şiirlerimi yakacaktım

yalnızlık bana dokunuyordu

**********************

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa

sabah ezanında yağmur yağmasa

şüphesiz bir delilik yapardım

hiç kimse beni anlayamazdı

on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım

belki kaçarken vururlardı

**********************

sisler bulvarı'ndan geçmediğim gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm

yağmurun altında yalnızım

ağzım elim yüzüm ıslanıyor

tren düdükleri iç içe giriyorlar

aklımı fikrimi çeliyorlar

aksaray'da ışıklar yanıyor

sisler bulvarı ayaklanıyor

artık kalbimi susturamıyorum


Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:48
TUTUKLUNUN GÜNLÜĞÜ'NDEN


/ salı gecesi /

kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı

daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı

gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lâmba mısın dört duvar içindeki
ne lâmbası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı

görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı




tutanak 2

elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar
tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna
çekip alınlar kerpetenle tırnaklarını

öğrenmek istedikleri aslında bildikleridir
geceleri rüyalarına girip uykularını kaçıran
insanın insanı soyduğu derisini yüzdüğü




duruşma arası

( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın

yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)



gereği düşünüldü

mahcup yaseminler son balkonların süsü
özgürlük özlemleridir genişletir gönlümüzü
savcılar ağır sürgünlerden yankılansa da

bir yer gelir ki artık ne savunma içgüdüsü
ne heyecandır kalır ne de yürek üzüntüsü
yalnız bir daktilo çıplak bir masada

toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
gizle de yargılansak 3.ağırceza'da

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:48
YAĞMUR KAÇAĞI


elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni


geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:49
SULTAN-I YEGÂH



şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:50
MUSTAFA KEMAL


dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im

diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im

nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im


karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
mızıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa'm mustafa kemal'im

ankara'nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi'nde rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa'm mustafa kemal'im

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:50
KİRLİ YÜZLÜ MELEKLER


sayende sayebân olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 10:59
BELÂ ÇİÇEĞİ


alsancak garı'na devrildiler
gece garın saati belâ çiçeği
hiçbir şeyin farkında değildiler
kalleş bir titreme aldı erkeği
elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler
çantasını karısı taşıyordu

hiç kimse tanımıyordu kimdiler
gece garın saati belâ çiçeği
üçüncü mevki bir vagona bindiler
anlaşıldı erkeğin gideceği
bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler
bir türlü karısına bakamıyordu

ayaküstü birer bafra içtiler
gece garın saati belâ çiçeği
şimdiden bir yalnızlık içindeydiler
karanlık gelmişi geleceği
birdenbire sapsarı kesildiler
vagonlar usul usul kımıldıyordu

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 11:00
CEBBAR OĞLU MEHEMMED



kaman cıvarına bahar gelince
yıkılır ovadan apdal çadırları
yücesinde pâre pâre duman tutmuş
düdüldağ'ın yaylâsında mekân kurulur
hoş gelmişsin evvel bahar
nisan ayı içinde donanır dağlar
donanır yeşilinden alından
istasyon deresi kabarmıştır
hacıdağ'ın selinden
dağlar sıra sıradır eylim eylim
dağlar uzanır bir uçtan bir uca
dağlar bir birinden yüce
yamaçlarında kireç yakılır
bir ömür boyunca kahrı çekilir
kimse anlamamış sırrını hikmetini
bu bereket nereden gelir

başınızdan duman eksilmesin gâvurdağları
siz hikâyet eylediniz bana
bahçe kazasının kaman köyünden
cebbar oğlu mehemmed'in hikâyesini

yılların yücesinden şöyle bir seyran edelim
bir avuç toprağıma çöreklenmek için
yürümüş selâmsız sabahsız
destursuz girmiş memleketime
yedi çeşit frenk askeri
uğursuz bir hava çökmüş
üstüne memleketimin
uğursuz ve karanlık
çocuklar gülmemiş artık
sessiz sessiz ağlamış analar
oduna giderken vurulmuş
ve yahut harman yerinde
avuçları buğday kokan delikanlılar
ve nice gâvurdağı kızlarının
birer birer ırzına geçilmiş
yalvarmış ihtiyarlar allah'a
- rivayet şöyledir kim -
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar efendim
destur demiş de yürümüş



silkinip kalkmış ayağa
gel haberi öteden verelim
çıkmış dağlara kendiliğinden
cebbar oğlu mehemmed
fransız'a silâh çekmiş
hür yaşamak uğruna
ırz uğruna namus uğruna
ana için baba ve kardeş için
şu mübarek topraklar
şu mübarek vatan için
derken efendim
bir gün kaman'dan öte
uğrun uğrun haber ulaşmış
urfa'nın antep'in köylerine
gözü kanlı maraş beylerine


cebbar oğlu mehemmed
burcu burcu çam kokan bir yaz akşamı
omuz vermiş bir ağaç gölgesine
usul usul türkü söylüyor


- hasret kuşun kanadında
deli kuşlar uçun gayrı
yazımız böyle yazılmış
bu diyardan göçün gayrı -
kirveleri durdu ve süleyman
on sekiz adım gerisinde
şahin gibi tünemişler kayaların üstüne
avuçları sıcak bakışları ok gibi
deliyor her dokunduğu yeri
biri doğuya bakıyor diğeri batıya


iptida durdu görüyor geleni
yel midir toz mudur anlamıyor
lâkin bıyıkları terlemeden
çeteci olan garip ökkeş
çok geçmeden getiriyor haberi
tabur tabur üstümüze varıyor
düşman yola çıktı savranlı'dan


hemen mevzie sokuldu mehemmed
yanıbaşında durdu ve gerisinde süleyman
çeteler yer tutup pusu kurdular
kanlı geçit boyuna
düşman yanaşırken kaman köyüne
bekletmeden yaylım ateş açıldı
mermi kurşun yağmur gibi saçıldı


ilk seferinde on beş kişi vurdular
ve bir hayli düşman kırdılar
yamaçlarda koptu kızılca kıyamet
cesaretlerine söz yoktu ama
neyleyip nitsinler düşman daha çoktu
düştü birer birer bütün yiğitler
gürültüler boğazda sustu nihayet


demek diz üstü düşmüş mehemmed
kirvesi durdu'nun yanıbaşına
kanlar akar yarasından
al al olmuş çevresinden
köpük köpük gözlerini doldurur
bir başına mehemmed yedi düşman öldürür
mavzerinin namlusu hâlâ sıcak
tutulmaz
ölümün derdi büyük yiğenim
çâre bulunmaz


aynı akşam doğurmuş karısı döne
mavi gözlü bir çocuk sarışın
bir avuç toprak sarmışlar altına
ve kemal koymuşlar adını

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 11:00
RÜZGÂR GÜLÜ


önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
sisler utanacak eğilecek
ağzının ucundan öpeceğim
saçına kalbimi takacağım
avcunda bir şiir büyüyecek
nerede olduğumu bileceğim


bu çıplak geceler yok mu
bu plak böyle ağlamıyor mu
camları kırmak işten değil
delirecek miyim neyim
kirpiklerimden mısra dökülüyor
kenya'da simsiyah yalnızım
yoksul bir şilepte gemiciyim
malezya'da yük bekliyorum
önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim


gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgâr gülünü arayacağım
oran'da pernanbouc'ta tombuktu'da
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgârda savrulacak


ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek

Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 11:02
SANA NE YAPTILAR

O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
Seni görür görmez özgürlüğümden utandım
Söyle ne içersin, çay mı kahve mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

Saçların uzundu, omuzlarına akardı
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın
Gülerdin, içimize aylar doğardı
Görünmez dağların arkasından
Eski gülümsemeni beyhude aradım
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

Bir çay içer misin, yoksa kahve mi
Kibritim yok, demek cigaraya başladın
Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var
Böyle bir kız değildin sen eskiden
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.


Attila İLHAN

Eylül
15-06-06, 11:03
PİA


ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Attila İLHAN

Güneşin Kızı
15-06-06, 11:20
AYSEL GİT BAŞIMDAN

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan seni seviyorum

Attila İLHAN

Güneşin Kızı
15-06-06, 11:24
AĞUSTOS ÇIKMAZI

beni koyup koyup gitme
ne olursun
durduğun yerde dur
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
beni koyup koyup gitme
ne olursun

bir deniz kıyısında otur
gemiler sensiz gitsin bırak
herkes gibi yaşasana sen
işine gücüne baksana
evlenirsin çocuğun olur
sonun kötüye varacak
beni koyup koyup gitme
ne olursun

elimi tutuyorlar ayağımı
yetişemiyorum ardından
hevesim olsa param olmuyor
param olsa hevesim
yaptıklarını affettim
seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan
beni koyup koyup gitme
ne olursun

Attila İLHAN

karagozlum
15-06-06, 13:14
Sen benim hiçbir şeyimsin

Sen benim hicbir seyimsin
Yazdiklarimdan cok daha az
Hic kimse misin bilmem ki nesin
Luzumundan fazla beyaz
Sen benim hicbir seyimsin
Varligin yoklugun anlasilmaz

Galiba eski liman uzerindesin
Nasil karanligima bir yildiz olmak
Dudaklarinla cama cizdigin
En fazla sonbahar otellerinde
Universiteli bir kiz uykusu bulmak
Yalnizligi olduresiye cirkin
Sabaha karsi olduresiye korkak
Kulagi cabucak telefon zillerinde

Sen benim hicbir seyimsin
Hicbir sevismek yasamisligim
Henuz bos bir roman sahifesinde
Hic kimse misin bilmem ki nesin
Ne cok cigliklarin silemedigi
Zaten yok bir tren penceresinde

Sen benim hicbir seyimsin
Yabanci bir sarki gibi yarim
Yagmurlu bir agac gibi islak
Hic kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasinda cagirdigim
Cocukluk sesinle aglayarak

Sen benim hicbir seyimsin..

Atilla Ilhan

skocaman68
09-08-06, 18:06
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

BEN SANA MECBURUM ŞİİRİNE AİT SLAYt GÖSTERİSİ

SİMGE
09-08-06, 18:28
ben sana mecburumu çokkk severim canım ablam ...

skocaman68
09-08-06, 20:03
ben sana mecburumu çokkk severim canım ablam ...

canım öğretmenim demek istedin sanırım!!!

skocaman68
09-08-06, 20:06
bu arada eylülüm şiirleri indirip bizlerin okumasına sunman için verdiğin emeğe KOCAMAN teşekkürler.

şiiri çok severim,hele atilla ilhan,can yücel,özdemir asaf,edip cansever,ataol behramoğlu, nazım usta ve diğerleri hepsi ne de güzel yazmışlar hepsinin yüreğine sağlık nur içinde yatsın rahmete kavuşanlar

Güneşin Kızı
11-10-06, 13:56
R A H M E T L E A N I Y O R U Z


Başarı yalnız yetenek değil disiplin özveri, bağımsız ve ödünsüz bir kişilik, içten bir yurt ve insan sevgisi gerektirir.
Ancak o zaman, gerçek ve hak edilmiş bir başarı olur.

ATTİLÂ İLHAN

Güneşin Kızı
11-10-06, 13:57
Y u r t M i l l i y e t ç i l i ğ i

Sol ile Milliyetçilik arasında bir ilişki var mıdır? Daha özel; bu iki kavram birbirinin karşıtı mı yoksa tamamlayıcısı mıdır? Sorunun, ülkemizde, etraflı olarak tartışıldığı söylenemez. Genel kanı, sağda ve solda, olumsuzdur; İkinci dünya savaşının sona ermesinden bu yana dünyadaki milliyetçi hareketlerin, kurtuluş savaşlarının tamamı sol içerikli olmasına rağmen, bu iki dünya görüşün, bağdaşması bir yana birbirinin karşıtı olduğu düşüncesi hakimdir. Şüphesiz bunda, ülkemize özgü koşulların, Turancı düşüncelerin, soğuk savaş döneminde milliyetçi partilerin sola karşı yürüttükleri siyasi mücadelede kullandıkları aşağılayıcı yöntemlerin payı vardır.

Ülkemizde geçen zaman içersinde, biraz da olayların zoru ile bazı konular açıklıklık kazanmağa başlamıştır; bunlardan birisi ve önde geleni de bu konudur. Doğrudur; sosyalizm kapitalizmin karşıtıdır, aynen onun gibi günümüz moda değimi ile global bir dünya görüşüdür, bakış ve değerlendirme açılarının ulusal değil, genel, "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan bütün dünya işçileri" açısından olması gerekir. Böyle bir bakış açısının; ulus devlet ve onun çıkarları ile sınırlandırılması bu bakımdan genel öğretiye ters düşer,temel değer;ulusal çıkarlar değil,işçi sınıfının çıkarları olmalıdır. Zaten, Marksist öğretiye göre; ulus temelli devlet, egemen burjuva sınıfının emekçiler üzerinde baskı aracından başka bir şey değil midir, o da, eninde sonunda toplumların yaşamından silinip gidecektir.

Ama; yaşam,öğretiden farklı gelişmiştir; 1917'de Lenin'de,Troçki'de Avrupa'daki işçi kardeşlerinin kendilerini desteklemesini boşuna beklemişlerdir;; "İşçi kitleleri çıkarlarının nerede olduğunu içgüdüsel olarak görüyorlardı". "Uluslar arası sosyalizm acıklı bir biçimde çökmüştü. Onu yaşatmak için Lenin'in umutsuz artçı hareketi, sadece Rusya'da ve orada da ancak devrimci koşullar kaldığı sürece anlam buldu. "İşçilerin devleti" fiili olarak yerleşince,"tek ülkede sosyalizm" mantıksal sonuç oldu." Stalin'in tek ülkede sosyalizm doktrini,genel öğretinin yerine geçti, kapitalistin yanında sosyalist milletlerden söz edilmeğe başlandı, kapitalist devlet - sosyalist devlet ayrımı doğdu , ulus devlet yalnız burjuvaların değil, ayni zamanda işçilerin de devleti oldu, bir bakıma ulusal çıkarlar ile emekçilerin çıkarları özdeşleşti. Bir başka değişle dünya işçileri kavramın yerine her ülkenin kendi emekçisi kavramı geçti.

Günümüzde örnek Avrupa Birliği,Fransa,Hollanda, Belçika v.b ülkeler emekçilerinin tutumudur; bilindiği gibi AB anayasasının reddedilmesinin temel sebebi bu ülkeler emekçilerinin, emeğin,yani bir başka ülke emekçilerinin serbest dolaşım hakkından yararlanmasını,kendi ülkesinde çalışmasını, ilke olarak, kabul etmemesidir. Bir başka değişle bu ülkelerin emekçileri, sermayenin ve malların serbest dolaşımı ile kapitalizmin başka ülkelerden kendilerine sağladığı iş imkanlarını, yaşam düzeyini bu başka ülkelerin işçileri ile paylaşmaktan kaçınmaktadırlar. Avrupa Birliğinin temel sorunu, en çok tartışılan konusu budur. Bu bir bakıma, elbette, gelişmiş ülke emekçilerinin, sol terminolojiyi kullanırsak burjuvaları ile birlikte, gelişmemiş ülkeleri, emekçilerini sömürmeğe devam etmek istediği anlamına gelmektedir. Günümüzün gerçeği budur: Ulusçuluk, ulus devletin çıkarlarının korunması solun, sosyalist düşüncenin dışında ve ona karşı bir olgu değildir; aksine sosyalist düşüncenin, sol dünya görüşünün bir gereği, bir şartıdır.

Şüphesiz; hümanist, insancıl bakış, sol düşüncenin olmazsa olmaz şartıdır; ırkçılık, her türlü ayrımcılık, zorbalık v.b sol ile bağdaşması mümkün olmayan eylemler ve tutumlardır. Özgürlükler, uygarlıktan bütün insanların yararlanması hakkı gibi değerleri benimsemeyen bir sol düşünce, temelini insana saygıdan almayan solcu bir tutum, bir eylem düşünülemez. Ne var ki, günümüzde solun uzun uğraş ve mücadelelerden sonra insanlığa sunduğu bu temel sol kavramlar, temalar, ayni zamanda,hatta yalnızca, sağcı düşüncenin, kapitalist liberalizmin gereği, bir "yaşam biçimi" olarak sunulmaktadır, toplumlar buna inandırılmağa çalışılmaktadır. Öyle midir? İnsancıl değerler, sosyal sınırlandırmalar, özünde paylaşımın maddi,parasal değerler üzerinden, kısaca paylaşımın sadece maddi güce göre, yapılması ilkesi üzerine kurulu kapitalist düzenin yapısına aykırıdır. Özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu gibi düşence ve değerlerin hiçbir etkisinin bulunmadığı çok daha net görülmüştür. Batılı ülkelerde sosyal politikalar, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, giderek reddedilmeğe, bu politikalar gereği tanınmış sosyal haklar, henüz, sınırlandırılmasa bile, en azından,yeniden tartışılmağa başlanmıştır. İnsan Hakları mahkemesi ile yorum ve uygulama tekeli elde tutularak; hukuka veya insan haklarına uygunluk ya da aykırılık adı altında batı kapitalist düzeni ve bu düzenin insan hakları anlayışı, hukuku, yorumları, üstün ve tartışılmaz bir hukuk normu, bir hukuki değer haline getirilmek istenmektedir, ülkeler buna zorlanmaktadır. Demokrasi, artık, bir yaşam biçimi olmaktan çıkmıştır sadece bir istila aracıdır.

Kapitalist liberal değerler olarak sunulan kavramlara, özgürlüklere, ne kadar çarpıcı ve etkileyici olursa olsun, bir solcunun, bu bakımdan, ihtiyatla yaklaşması gerekir. Ayni kavram, amaç olabildiği gibi araç olarak da kullanılabilir. Sol düşünce asırlardan bu yana gelen deneyimleriyle ikisinin arasındaki farkı bilerek ve değerlendirerek yaklaşmak zorundadır. Bu da doğaldır.

Örneğin; ülkemizde Avrupa Birliğinin yurttaşlarımızın bütününden çok etnik farklılıklara, dini tarikatlara önem ve öncelik verdiği, insan haklarından genelin değil, etnik farklılıkların haklarını anladığı, bir bakıma bunları teşvik ettiği, farklılıklar yararına siyasi ayrımcılık yapıldığı kanaati yaygındır. Bu bakımdan ülkemizin çıkarları ile Avrupa Birliği çıkarlarının örtüşüp örtüşmediği bir başka değişle Avrupa Birliği çıkarları doğrultusunda yapılan bu tür çalışmaların ayni zamanda ülkemizin, yurttaşlarımızın bütününün çıkarları doğrultusunda yapılmış çalışmalar anlamına gelip gelmediği hususu henüz kesinlik kazanmamış, tartışılması gereken bir düşüncedir. Tartışmasız ve hüzün verici olan; aydınlarımızın önemli bir bölümünün, içlerinde sosyalizm alanında büyük hizmetleri olanlar dahil, ülkemiz çıkarları ile AB çıkarları arasında bir fark görmemesi, Avrupa'yı İnsan hak ve özgürlüklerinin yurdu olarak savunması, bunda direnmesidir. Bu, ülkemiz emekçilerinin AB' den dışlanması ön şartına rağmen, maalesef böyledir. Böyle bir ayrımcılığı kabul etmek bir yana, görmezden gelmek bile aydın sorumluluğu ile bağdaşmaz. Böyle bir ayrımcılık ile İnsan Hak ve özgürlükleri çelişir; böyle bir ayrımcılığı ileri süren,kabul eden,görmezden gelen hiçbir ülke, kuruluş veya kişiler insan hak ve özgürlüklerini yurdu, savunucusu, savaşçısı v.b olduklarını ileri süremezler.



Milliyetçiliği bir ırk milliyetçiliği olarak görmek ve sol ile arasına aşılması imkansız bir mesafe koymak konuyu saptırmaktan başka bir şey değildir. Üniter Devlet' te 'milliyetçilik', asla bir 'ırk milliyetçiliği' olamaz; mutlaka bir 'yurt milliyetçiliği' olur. Amerikalıların söylediği gibi; "Benim ülkem, doğru ya da yanlış." Nazım Hikmet ayni fikri, "Bu cennet bu cehennem bizim" mısraı ile çok güzel ifade etmiştir.

Ağabeyim Attila İlhan,bütün ömrünce, sosyalizm ile milliyetçiliğin birbirine karşıt değil birbirine tamamlayan kavramlar olduğunu savundu, bunun mücadelesini verdi. Zaman, olaylar, her defasında bu düşünce, tutum ve eylemini onaylamıştır.

Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü bu ülke bizim ülkemizdir. Tarihe hesabı toplumlar verir.

Ölümünün birinci yılında rahmet ve özlemle anıyorum.

Cengiz İLHAN

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:06
Attila İlhan’ın Ardından…
Toplumsal Gerçekçiliğin Kuramsal Kökeni Üzerine

Attila İlhan’ı yakın zamanda kaybettik.Bu yazı Attila İlhan’ın 50 yıldır savaşını verdiği ve kendisinin başlattığı edebiyatta Mavi akımının da temelini oluşturan toplumsal gerçekçiliğin nasıl bir zihin tarafından, hangi yollarla yaratıldığını göstermeye çalışacak. Ortaya çıkan insan karakteri, boyalı basın tarafından sunulan ‘aşk şiirlerinin unutulmaz şairi’ tanımının onu anlatmakta ne kadar yeterli olduğunu tekrar sorgulamamızı sağlayacaktır.
Şimdi Attila İlhan’ın kendisini nasıl bir şair olarak sınıflandırdığını, kendi sesinden dinleyelim:
'kendi kendime diyordum ki, ben solcu bir şairim, Marksist bir şairim. İyi de benim şiir anlayışımı ben nasıl ifade ediyorum? Bu şiir anlayışının ifade edilmesi lazım. 'Şiir toplum için yazılır' gibi düz bir lafla hiçbir şey anlatmış olmazsın. Ben bunu iki düzeyde ifade etmek zorundayım. Bunun birisi, ideolojik düzeyde evvela sentezi yapmam lazım. Sentezi yapabilmek için metodu öğrenmem lazım. Metod, diyalektik metod. ' 1
İlhan ileride kendi sentezini oluşturmak için ihtiyaç duyacağı kuramsal bilgiyi, edebiyatta diyalektik metodu benimsemiş ve çok ilerlemiş olan Ruslarda aramayı uygun görür. Biz bu yazıda yalnız İlhan’ın ilk gençlik yıllarında oturttuğu kuramsal bilgi ve metoda değineceğiz, onu sonradan Attila İlhan yapan ‘sentezi’ belki başka yazılarımızın konusu olur.
Attila İlhan birçok söyleşisinde ve yazısında, kendi diyalektik metodunu geliştirirken sovyet eleştirmenlerinden Çernişevskİ, Plehanov'dan çok etkilendiğini, Jdanov’un sanat görüşünü ise benimsemediğini söyler. Onlar hakkında kuramsal bilgi sahibi olmadan İlhan’ın edebiyat anlayışının köklerini sezmeye imkan var mı?
Bu üç eleştirmen de farklı dönemlerde Rus topraklarında yaşamış; edebiyatın, daha genel anlamda sanatın ne olduğunu, insanla ilişkisini sorgulamış ve Rus edebiyatının şaheserlerinin üretilmesine katkıda bulunmuşlardır.

Biraz Çernişevski

Çernişevski; Tolstoy, Çehov, Gorki gibi dev yazarların yetiştiği 19.yüzyıl ortalarında, toplumla ilgilenen ve gerçekçi bir edebiyatı savunan görüşleriyle ortaya çıkmıştır. Çernişevski’ye göre sanat gerçekliğin yansıtılmasıdır, ama bu bir kopyacılık değildir, zira yazar görüneni yansıtmamalı, öze ait olanla olmayanı ayırt etmelidir. Sanat eserinde yansıtılan gerçeklik insanlar için önemli olandır ve gerçek hayattan alınmıştır. Bundan başka, yazar sosyal gerçekliği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bunu açıklar ve yargılar da(2). Sanatta gerçeğin yansıtılması gerekliliği elbette yeni bir olgu değildi; ama Batı'da da etkin olan gerçekçilik, yani yazarın dünyayı bir ‘ayna’ dan görme fikri, Batı'dakinin aksine, Çernişevski’de o gerçeğin insanlar için önemli olanlarının yakalanması, dinamiklerinin aydınlatılması ve toplum üzerinde olumlu olumsuz etkilerinin gösterilmesi şeklindedir.Yazar burada topluma katkı sağlama, doğru yolu gösterme sorumluluğunu hisseder. Böylece Çernişevski, yazarın tarafsızlığı gibi önemli bir noktada Batı’daki gerçekçilerden ayrılmakta, Batı’daki tarafsız gerçekçilik yerine toplumun tarafını tutan bir gerçekçiliği benimsemektedir. Çernişevski’nin etkisini İlhan’ın düşün yazılarında kolayca görmek mümkün.
‘Edilgin kalarak, toplumsal çözümlemelere yanaşmayarak; aldığı toplumsal etkilerin bilinçsiz aynalığını yapan sanatçının yaptığı, toplumsal ve toplumcu bir sanat sayılamaz. Topluma karşı bir sanattır.’3
Çernişevski Marksist değildi; ama Marksistlerin, görüşlerine saygı duyduğu bir kişilikti. Görüşleri Stalin döneminde tekrar ele alınacak, katı bir toplumcu gerçekçiliğin temelleri oluşturulacaktı. Attila İlhan kendisini Marksist bir şair olarak tanımlıyordu. Biraz da Marksizmin edebiyatına bakmaya ne dersiniz?

Birinci Dönem Marksist Edebiyat Anlayışı

Marksist estetiği, incelerken iki döneme ayırmak gerekiyor:1934’e kadar olan birinci dönem ve toplumcu gerçekçilik kuramının Sovyet resmi ideolojisi olarak kabul edildiği 1934’ten sonraki ikinci dönem.
Marks ve Engels dünyayı yerinden oynatan felsefelerini yaratırken sanat konusunda köklü bir kuram geliştiremediler. Marks’ın da Engels’in de sanat konusundaki görüşlerini bazı kitaplarındaki bölümlerden, mektup ve yazışmalarından biliyoruz.
Marksist sistemin genel düşünme tarzını eleştirmen Berna Moran'dan dinleyelim.
'Marksizm ekonomik teori üzerine oturtulmuş bir tarih felsefesidir ve iddia eder ki tarihin gelişmesi birtakım kanunlara göre cereyan eder. Bu kanunların ne olduğunu bize tarihi maddecilik açıklar ve bu sayede toplumun eninde sonunda sosyalizme ardından da komünizme varacağını önceden görmek mümkündür.
Tarihi maddeciliğin, toplum tarihinde gördüğü başlıca aşamaları şunlardır: İlkel toplumlar, kölelik üzerine kurulmuş toplumlar, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve komünizm. Tarihi maddeciliğe göre üretim güçleri ve üretimi yapan sosyal grupların birbiriyle ilişkisi o toplumun ekonomik yapısını meydana getirir ve altyapı denilen bu ekonomik yapı o toplumun üstyapısı denilen ahlaki, hukuki, dini görüşlerini ve sanat anlayışını belirler. Bundan ötürü bir toplumun üstyapısını ve burada meydana gelen gelişmeleri anlamak için altyapıyı bilmek gerekir.
Felsefe sistemlerinin doğuşu, dinsel inançlardaki değişimler, yeni sanat ürünlerinin ortaya çıkması, temelde, yani ekonomik yapıda meydana gelen değişikliklerin sonuçlarındadır ve sınıflara ayrılmış bir toplumda, üstyapı, ekonomik bakımdan egemen durumda olan sınıfın görüşlerini, isteklerini yansıtır. Başka bir deyişle, bir toplumun ideolojisi o toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarını korumaya, onları meşrulaştırmaya yöneliktir.
Sanat da üstyapının bir parçası olduğuna göre, o da döneminin ideolojisini yansıtacak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecektir. O halde toplumun altyapısı üstyapısını ve dolayısı ile ideolojisini belirleyecek ve sanat eseri de bu ideolojiyi yansıtan bir yapıt olacaktır. Bu anlamda, edebiyat eserleri sınıf çıkarlarını dile getiren bir ideolojidir.'
Marks ve Engels bu genel düşünüş tarzının sanata bu kadar katı uygulanamayacağını belirtmişlerdir; ama genel hatlarıyla bu düşünceyi anlatmadan Marksist estetik kuramlarının anlaşılamayacağını düşündüğümüz için Berna Moran'ı üstteki satırlara konuk ettik. Şimdi Attila İlhan’in etkilendiğini söylediği ikinci Rus eleştirmenine geçelim.

Plehanov

Marksist öğretiyi sistemli bir biçimde ilk defa bir estetik kuramına uygulamaya çalışan Plehanov; sanatın doğuşu, toplumsal sınıflar-sanat eserleri arasındaki ilişki, estetik zevk ve fayda gibi konularla ilgilenmiş, Marksizmin temel metodu olan üretim ilişkilerinin toplumlara etkisini bu alanlara uygulamaya çalışarak sorunlara çözüm aramıştır. Plehanov ‘Sanat ve Sosyal Hayat’ adlı eserinde de sanatçı ile egemen sınıf arasındaki ilişkinin sanatçıyı ve eserlerini nasıl etkilediğini açıklar. Plehanov'a göre belli bir sınıfın sanatı, o sınıf ilerici bir güç olmaktan çıkınca yozlaşır. Burjuvazi eski düzenin karşısına çıktığı zaman, toplumun bütün insanlarının katılacağı(eski düzenin sömürücü soyluları ve kilise hariç) bir ideolojiyi temsil ediyordu. Burjuvanın çıkarlarıyla, çalışan bütün kütlenin çıkarları birdi. Bu dönemde burjuvanın görüşünü paylaşan sanatçılar ilericiydiler, çünkü fikirleri toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren, birbirine yaklaştırıcı nitelikteydi. ‘Fakat burjuvazinin menfaatleri çalışan yığınların menfaatleriyle çatışmaya başlayınca sanatın yaklaştırıcı nitelikte olması imkanları son derece daralmış oldu’(4)
Plehanov’a göre böyle bir durumda sonuç sanatın yozlaşmasıdır. Sanatçı artık gerçeklikle ilgilenmez, ondan kaçar ve sanatın biçim yönüyle uğraşır, ‘sanat için sanat’ öğretisine kapılır veya mistisizme kayar.

Attila İlhan’ın ‘imge’ üzerine yaptığı vurguları,sanatçının sanatını gerçekleştirirken nelere dikkat etmesi gerektiğini, onun deyimiyle ‘meraklısı’ hemen hatırlayacaktır. Bu alanda da Plehanov’un etkisini görmek mümkün. Plehanov’a göre sanat eserini bilimsel eserlerden ayıran özellik hakikati izahlarla değil, imgeler vasıtasıyla dile getirmesidir. Sanat eserinde açık ve doğrudan propagandaya yer yoktur. Estetik yaşantı yerine, beğendiğimiz fikirleri dile getirerek okurda hoşlanma uyandıran yazar da gerçek bir sanatçı olamaz(5). Bir edip imgeler yerine mantıklı deliller kullanırsa veya yarattığı imgeler onun şu veya bu konuyu ispatlamasına yararsa, o artık sanatçı olmaktan çıkıp bir makale yazarı olur(6). Böylece Plehanov bir yandan sosyal koşulların güzellik zevkini ve sanat eserlerini belirlediğini göstermeye çalışırken, bir yandan da sanatın kendine has karakterini korumaya çabalar. Attila İlhan, Plehanov’un bu düşüncelerini sahiplenir: ‘Sanatı toplumsal iş görmek amacına bağlı bir propaganda aracı saymak isteyenler, estetik planda almadıkları disiplinli bir sanat çıkmazına düşmekle, sanatı hiç anlamadıklarını göstermiş olurlar. Sanatın toplumsal bir görevi, bir sorumluluğu vardır der demez; sanat bu sorumluluğu, bu görevi, SANAT KALARAK yerine getirmekle görevlidir demeliyiz. Bu sanatın toplumsal,yaratıcı ve estetik üç yönlü bir çaba olmasını deyimler.Toplumsal gerçekçi görüşün ana çizgisidir.’(7)
Şimdi İlhan’ın benimsemediği ve keskin eleştirilerini esirgemediği Türkiye’de dönemin solcularının moda sanatı olan ‘Toplumcu Gerçekçilik’ e bakalım.

Toplumcu Gerçekçilik

Devrimden sonra Sovyetlerde Komünist partisi, bir süre, sanat alanında tek bir görüşün kabul edilmesini şart koşmamış ve biçimcilik gibi, fütürizm gibi akımları hoşgörü ile karşılamıştı. Ne var ki zamanla bu durum değişmiş ve Stalin döneminde, Parti sanat anlayışını kendi denetimine almak gereğini duymuştu. Stalin’in adamı Jdanov’un başı çektiği bu girişimin sonucunda toplumcu gerçekçilik diye adlandırılan bir sanat anlayışı saptanmış oldu.
Toplumcu gerçekçilik, sanatın ne olduğu sorusundan çok ne olması gerektiği sorusuna cevap verir. Toplumcu gerçekçiliğe göre sanatın yansıttığı gerçeklik toplumsal gerçekliktir; ama bu gerçeklik devrimci gelişme içinde görülür ve işçi sınıfının eğitimi gözetilerek yazılmalıdır.

Jdanov'un Olumlu Kahramanlar Öğretisi

Jdanov Sovyet edebiyatının olumlu kahramanlarla beslenmesini isterken bunun ütopik sanılmamasını, çünkü bu kahramanların planlanmış bir geleceğin adamları olduğunu söyler. Bu sözü edilen karakter politik erdemin mükemmel bir temsilcisi olarak okurda saygı ve özenme duyguları uyandıracak, bugün ile yarın arasında bir bağ kurarak sosyalizmin başarılabileceğini gösterecekti. Romanlarda bu karakter, kendini görevine adamış, nefsine hakim ve güçlü bir kişidir. Halk çok acı çekmiş; ama kendi başına çıkar yolu kestirememektedir; eğitime, bir yol göstericiye, bir lidere muhtaçtır. Olumlu kahraman karşılaştığı türlü güçlükleri yener, yardım etmek istediği insanlar içinde, düştüğü yalnızlığa katlanarak tarihin kendisine verdiği görevi yerine getirir.(8)
Attila İlhan’a göre bu mesele şöyle özetleniyor:
Önce toplumcu gerçekçilik nedir, toplumsal gerçekçilikten ne farkı vardır? Ülkemizde solcular, Sovyetler 'deki 'resmi sanat anlayışı' olan Sosyalist Gerçekçiliği , başlarına iş açmamak için 'Toplumcu Gerçekçilik' diye savunuyorlardı; oysa ben yurtdışında sorunu biraz kurcalayıp tartıştıktan sonra, aslında Andrey Jdanov 'un teorisi olan bu tutumun, sanatçıyı bir parti propagandacısı durumuna indirgediğini saptamış; ayrıca, toplumsal diyalektiğin yanı sıra insanlarda bir de bireysel diyalektiğin bulunduğunu hesaba katarak, bu türden toplumsal bir sanatın, sosyalizm'in ruhuna daha uygun olacağına hükmetmiştim.(9)
Fazla söze gerek var mı?

SONUÇ

Attila İlhan'ın gençliğinde sindirdiği ve ölümüne kadar benimsediği toplumsal gerçekçilik anlayışınının yaratılma sürecini inceledik. İlhan'ın meyve topladığı ağaçlara bir göz attık. Attila İlhan bir bilim adamı sabrıyla sanatının teorik altyapısını kuruyor. Bugün bu teorik altyapıyı oluşturmaya çabalamayan, günübirlik yaşayan sanatçı başarılı olabilir mi? Başarı yalnız bir yetenek veya ‘esin perisinin’ işi mi? 'Aşk şiirlerinin unutulmaz şairi' kulaklarımızı açsak bize başka başka şeylerden de bahsedecek galiba...


Seçkin Eroğlu

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:07
“Gazi Paşa”

Mahfi Eğilmez - Radikal
05.03.2006

Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan birçok kitap peş peşe yayımlandı son dönemde. Bana sorarsanız içlerinde en önemlisi Attilâ İlhan'ın 'Gazi Paşa'sı. Attilâ İlhan, yalnızca Mustafa Kemal'i ve İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir gibi çok yakın komuta çevresini değil, aynı zamanda Fikriye'yi, Latife'yi, Halide Edip'i, Enver Paşa'yı, Nâzım Hikmet'i, Mustafa Suphi'yi de yerli yerine koyarak resmi bütünlüyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı'yla uğraşırken bir yandan Enver Paşa, Türkiye'ye gelip iktidara el koymanın çabalarına giriyor, öte yandan da Mustafa Suphi ve arkadaşları Rusya'yı arkalarına alarak Türkiye'de bir Bolşevik ihtilali yapmanın hayalini, planlarını yapıyorlar. Attilâ İlhan'ın kitabı bu anlamda çok daha geniş bir açıdan bakıyor olaylara. Bunların yanı sıra özellikle İstanbul'da bazı özel yaşamları da zaman zaman ve konuyla ilintilendirerek sahneye getiriyor ve kitabın içeriğini inanılmaz ölçüde zenginleştiriyor. Bir de Atatürk'ü Rumeli şivesiyle konuşturması, örneğin 'çocuk' yerine 'çucuk' deyişini arada bir 'bre' diye seslenişini vurgulaması kitaba çok samimi bir hava veriyor.

Ne var ki kitabı okuyacak olanları bekleyen iki önemli sıkıntı var. Her şeyden önce kitapta geçenlerin hiç değilse bir bölümünü anlayabilmek için Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ve Mustafa Suphi üzerine bazı ön çalışmalar yapmak gerekiyor. Aksi takdirde özellikle Türk Kurtuluş Savaşı'yla Rusya'nın ilgisi ve Türk komünistlerinin tutumunu ve dolayısıyla olaylarla ilgisini anlamak çok kolay değil. Bu çerçeveyi anlayabilmenin belki de en kestirme yolu Mete Tunçay'ın 'Türkiye'de Sol Akımlar' adlı kitabını okumak. Yani kitap, 'Şu Çılgın Türkler' gibi elinize alıp baştan sona okuyup hemen anlayabileceğiniz bir çerçeve vaat etmiyor.

İkinci önemli sıkıntı, kitabın dilinin zaman zaman Osmanlıcaya kayması. Sanırım kitapta bölüm aralarında yer alan ve aslına uygun olarak konulmuş bulunan birtakım mektuplar, duyurular, gazete haberleri vb özgün biçimiyle yer aldığı için öykü bölümleri de onlara uygun olarak Osmanlıca yazılmış. Bu, ciddi bir okuma zorluğu yaratıyor. Bu anlamda kitabı yeni kuşağın, hatta bırakın yeni kuşağı eski kuşağın bile anlayıp izlemesi zor. 'Gazi Paşa'yı anlayabilmek için ya hukuk öğrenimi görmüş olmak (çünkü birçok eski tarihli yasa Osmanlıca olduğu için hukuk eğitiminde Osmanlıca iyi kötü öğreniliyor) ya da bir elde Osmanlıca-Türkçe sözlük bulundurmak gerekiyor. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için kitaptan rastgele seçtiğim bir paragrafı buraya alıyorum: "Meclis-i Millinin tarihi celsesi! Reis Paşa, Ankara mehafilinde yaygınlaşan türlü rivayet ve dedikoduyu önlemek için Başkumandanlığa bizzat talip oldu; hitabet kürsüsünde mes'uliyetini müdrik ve vakûr bir ifadeyle, âdeta tane tane dedi ki: Meclis aza-yi kıramının, umumi surette tezahür eden arzu ve talebi üzerine Başkumandanlığı kabul ediyorum! Müddet-i ömrümde, Hakimiyet-i Milliye'nin en sadık hadimi olduğumu nazar-ı millete bir defa daha teyid için, bu selâhiyetin üç ay gibi kısa bir müddetle takyide edilmesini ayrıca talep ederim."

Attilâ İlhan'ın 'Gazi Paşa'sı gerçek bir başyapıt. Eğer şimdi okuyacak kadar zamanınız ya da kitabı bir elde Osmanlıca-Türkçe sözlük bulundurarak okuyacak kadar tahammülünüz yoksa bile ileride okumak için alın bir kenara koyun.

Sanırım Türk Kurtuluş Savaşı'yla ilgili kitapları okurken bir yandan da Nâzım Hikmet'in 'Kurtuluş Savaşı Destanı'nı alıp yeniden okumakta yarar var. 20. yüzyılın en önemli olaylarından birisi olan Türk Kurtuluş Savaşı'nın çerçevesini ve içeriğini şiir ile öğrenmenin mümkün olduğunu Nâzım Hikmet, roman ile öğrenmenin mümkün olduğunu da Attilâ İlhan öğretiyor bize.

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:08
Attilâ İlhan "Hangi Edebiyat"ı savunur...

Dil Dergisi, Sayı:84 Ekim 1999

Attilâ İlhan şiiri üzerine epey yazdım.
Her şairi; gerek edebiyat tarihi gerek eleştiri disiplini içine yerleştirmek, çoğu zaman farklı değerlendirme ve yaklaşım yöntemlerini gerekli kılar.
Okurlarıyla aralarındaki bağı kurmada kimi şairler için eleştirmenlere daha ağır görevler düşer. Bazan bir şârih, bazan bir eleştirmen, bazan bir edebiyat tarihçisi özelliğini aynı teknede yoğururlar.
İyi ve has şiir, her zaman zor anlaşılan, kendini güç ele veren şiir anlamına gelmez. Şiirin anlaşılabilirliğini, algılanabilirliğini şairin kendisi seçer. Okurunu o tayin eder.
Neden bu girişi yapma gereğini durdum?
Attilâ İlhan'ın şiiri ne kolay ne de zor anlaşılan bir şiirdir. Şiirsel tadın alınabileceği şiirdir.Okurların önünde onu popüler yapan, herkesin içindeki şiiri keşfetmesinden kaynaklanır. Hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir şiirsellik vardır, bir öz, bir nüve, nebula uyandırılmayı bekler.
Attilâ İlhan bu uyandırmayı başarmıştır.
Onun çok okunurluğu, şiirinin mahiyetini belirlemiyor. Ama şiirinin kitlelere ulaşmasını sağlıyor.
Şairlerin çoğunluğu için geçerli bir yargıyı savunurum. Her okur, şiir bilgisi oranında o şairi sever ve anlar. Her şiiri bir metin incelemesi mertebesinde okuyanlara, yorumlayanlara sözüm yok.
Çünkü ben şiirin, herkesin hayatında karşılığının olmasını savunanlardanım. İşte onun şiirinin ortak paydası burada. Bazan aşk şiiriyle yetinenler bir yönünü tanır, toplumsal gerçekçi edebiyat ürünlerini sevenler bir başka yönünü bilir.
Şairlerin bazısı, ilk şiirlerinden son şiirine kadar bir değişimin peşindedir. Değişim, gelişimle çatışabilir de, çakışabilir de.
Onun ilk şiirinden bugüne kadar yazdıklarına düzgün bir hat çekilebilir.
Donanımını sağlayıp şiir yazmaya başladığından, kendi çizgisindeki bir gelişimi yaşamış ama reddetmiştir.
İçerik çeşitlemesindeki zenginlik, okuru değişim ve gelişim kavramları arasında yanıtabilir. Yukarıdaki tezden onun kendini tekrarlayan bir şair olduğunu çıkarmayın. Aynı özü, aynı kalitede yazmak da ustalığın bir başka tanımıdır.
Şairleri değişik okumalarla sınamak, benim zevklerimden biridir. Onun şiirinin kaç vitraydan geçtiğini prizma kırılmalarından sonra kaç ışık kırılmasına uğradığını saptamanın yollarından biridir, benim için ilkidir.
Onu her dönemde de başka başka okuyabilirsiniz. Zaten o meraklısı için notlarla size yardımcı olabilecektir. Bana kalırsa siz sadece onun notlarıyla da sınırlamayın kendinizi. Şairin siz çekmek istediği anlam evreninde kısılıp kalmayın.
Onun şiirini eleştirirken, hep düzyazısını da hep belleğimden çıkarmak istemem. Çünkü o şiir, yazdığı bir yazının uygulamasıdır, şiirsel alandaki tezahürüdür. Ya da o şiir bir düzyazıya gönderme gereksinimi doğurmuştur onda.
Her okur, her şairin bir başka şiirsel katmanına ulaşabilir, imge, çağrışım ağacına çıkabildiği kadar ondan yaralanır.
Eleştirmenler şiiri, şiir tarihinin içine yerleştirirler, bunu yaparken de biraz soldururlar. Ben bu kimyasal işlemden mümkün mertebe kendimi uzak tutmaya çabalarım.
Okur ise, onu hayatının tarihi içine yerleştirir. Ne edebiyat tarihi umurundadır, ne de eleştiri. Şiirle okurun yakınlığı böyle kurulduğu anda o şair okur için vazgeçilmezdir.
Eleştirmenlerin katkısıyla bir şairin sevilmesi de, şairin değerine halel getirmez ancak okurun sayısını azaltır. Tahammüllü okur, gittikçe azalmaktadır. Attilâ İlhan, hiçbir zaman şiir okurunun tahammülünü sınamadı. Yorgun argın eve dönene şiirin suretini sundu, aşk kırgının yarasına merhem oldu.
Türk şiirinin tarihi ile toplumsal ve siyasal tarih kimi zaman alt motif olarak, kimi zaman da yüksekten seyrederek onun şiirinde kendini gösterdi.
İkisinin arasındaki imge alış-verişi, bu şiirin, okur önündeki çağrışım kat sayısını artırdı. Her ana kavramla hesaplaştı, bu tavır şiirin ya da ona daha çok yaraşan bir kavramla, kendinden doğan, doğarmış gibi doğal olan şiirin kuramını çıkarmak mümkündür.
Düzyazılarını okuyunca, şiirinin ardındaki dünya görüşü netleşir. Belki de tersine söylemek daha doğrudur, bir dünya görüşü şiiri zedelemeden, şiirselliği bozmadan nasıl şiirselleştirilir, bunu görürsünüz.
Her toplumcu gerçekçi şair için geçerli bu tehlikeden ancak ustalar sıyrılabilirler. Attilâ İlhan örneğinde olduğu gibi. Doktrinin, fikrin şiire aykırı gelen sivriliği, şiir kılığına bürünmezse tatsızlaşır.
Attilâ İlhan'ın şiirinde, Türkçe'nin Cumhuriyet sonrası arılaşma serüvenine yüzde yüz bir sadakat yoktur. Yazdığı şiir gereği bazı kelimeleri yok sayması, onun birikimini kullanmaması mümkün değildir. Üstelik aşk şiiri ve toplumcu gerçekçi şiir için öz, arı Türkçecilik anlayışı bağdaşır iki kavram değildir.
Tarihe oturtulan, onun şiirini yazan biri için dil önemli bir araçtır.
Dilin tutarlılığı, kavramlarda, kelimelerde kendini belli eder.
Hangi Edebiyat, onun şiirinin oluşum sürecine, toplumcu gerçekçi edebiyatçıların kimliklerine yaklaşımın ilgi çekici yazılar toplamıdır.
Ayrıca Attilâ İlhan'ın toplumcu gerçekçi çizgide kendi kuşağından ya da daha öncekilerden hakkı yenmiş gözüyle baktığı adlar üzerine değerlendirmeleri, eleştirel gözle edebiyatta yaklaşımımızı örnekler. Hiç kuşkusuz özneldir, çünkü kendi edebiyat konseptinin tercihinin içindeki kişilerdir.
Hangi Edebiyat'taki parantez içi bir yargının altın bir ölçüt sayın kendi şiiri, romanı için; Yazının adı Hasan İzzettin'in dönüşüdür. (Cumhuriyet şiirini Necip Fazıl'dan sonraya tamamlayacak Cahit Sıtkı ile Ahmet Muhip idiyse, Nazım Hikmet'ten sonraya tamamlayacak olan Hasan İzzettin gibi görünüyordu bana, ama sonra biliyorsunuz Garip felaketi oldu. Yozlaştıkça yozlaştık.)
Atillâ İlhan'ın Garip hareketine karşıtlığı, toplumca gerçekçi şiirle onu bağdaştırmamasında kaynaklanmaktadır.
Bana kalırsa, ayrıca Türk şiirindeki şiirselliğe karşıt bir şiir akımının beslendiği kanısı da onu buna götürebilir.
Attilâ İlhan'nın düzyazısındaki şiiri severim. Çünkü düzyazısın da imgelere, çağrışımlara, söz sanatlarına ihtiyacı vardır.
İşte, Hasan Tanırıkut'un ölüm ilanını bir cümlede yazmış ama o benim için bir dize; "Hasan'ın ölüm ilanını, bulut mavisi bir sabah gazetede görmek mukaddermiş!"
'Cinayet bu be' , yazısında, bence de hakkı yenmiş, edebiyat tarihinde ıskalanmış bugün okunurluğunu tartışabileceğim, okunmamış/ okutulmamış bir romancının Reşat Enis'in önemini, yerini belirler.
Türk edebiyatına gerçekçi toplumcu açıdan bakmak, bazı yazarlara akım adına iltimas geçmek değildir.
Reşat Enis'i anlatırken, onun savrukluğunu roman üslubundan, yapısından röportaja düştüğünü söyler.
Ben de Reşat Enis okudum, bugün aynı iştihayı duyup duymayacağımı bilemiyorum. Keşke kitapları basılsa da, genç kuşağın düşüncesini öğrenebilsek!
Reşat Enis'i ben çok sonraları Esentepe'deki Gazeteciler Mahallesi'ndeki evinde ziyaret ettim.
Attilâ İlhan'ın edebiyat zincirinin halkasının kopukluğunu önlemeyen bu yargısına katılıyorum: "Niye böyle yapıyoruz?Ikına sıkına iki uzun hikaye yazabilmiş bir züppeye, büyük romancı diye sayfalar ayırıp, özel sayılar düzenliyoruz da, yaşadığı dönemin toplumsal ve bireysel panoramasını,bir düzüne baba romanla çizmiş bir kalem erbabını,böyle hiçe sayıyoruz. Cinayet bu be!
Reşat Enis'in kişiliğinde, ilk metropol romanı denemelerini kaleme alan, ilginç bir yazarı keşfetmeme yol açtı."(33)
Ben de, edebiyatın gelenekle hesaplaşma olduğuna inandığımdan, bir yazarın, şairin etkilenme/hesaplaşma sürecinden sonra kişilik bulacağı kanısındayım. Falih Rıfkı'yı ve daha bir çok okumayanın Türk edebiyatında bir varlık olacağına inanmıyorum.
Bu öznel bir yargı değildir, örnekleriyle öznel bir sonuçtur.
Batı kaynaklarının yeterli olduğunu düşünemiyorum.
Attilâ İlhan, burada bir edebiyat tarihçisi ya da bir eleştirmen tavrıyla değil, bir edebiyatçının oluşum sürecini açıklaması bakımından bana çok ilgi çekici geliyor.
Kadın yazarlardan söz ederken bakın kimleri sayıyor: Nezihe Muhittin, Güzide Sabri, Mebrure Sami, Mükerrem Kamil, Cahit Uçak. Ve ardından her genç kuşak edebiyetçısına düstur olacak okkada bir gerçeğe varıyor: "Şimdi bakın ne diyorum, eğer bugün Attilâ İlhan bir halt olabilmişse, elbette, onları da okuduğu için olabilmiştir. Bu sözüm, herkesin kulağına küpe!"
Sadece günün moda yazarlarına yaslanarak, yazar, şair olunması... Daha rastlamadım... Olması ebnim açımdan da imkansızdır.
Bugün ortalarda adı çok geçen birkaç kişiye sarılıp edebiyat yapmak ne mümkün:
"Şaşkın Woody Allen'i, Jacques Seguela'yı, öbür ıvır zıvırı okumuş ama! Yıkılsın karşımdan!
Atilla İlhan 1940 toplumcu gerçekçi kuşağının hakkının yenmemesi için çok çabaladı. Onların edebiyatımızdaki, toplumsal ve siyasal tarihimizdeki yerlerini irdeledi.
Neden önemli olduklarını yazarak, eleştirmenlik, edebiyat tarihçiliği görevini üstlendi. Kendisine edebiyatı sevdirmiş, ondan gerçekçi edebiyat bilinci uyandırmış bütün adların okunmasını ısrarla tavsiye etti, özellikle genç kuşaklara. Kendi edebi yaşamından örnekler vererek.
Suat Derviş'i bir roman kahramanı yaptığını söylemesi boşuna değildir, kuramının uygulamasıdır.
Sürekliliğin şart olduğunu bakın nasıl açıklıyor: "H.İ Dinamo, Niyazi Akıncıoğlu, Cahit Irgat, Ö.Faruk Toprak, A.Kadir, Enver Gökçe, Sabri Soran, Ahmet Arif... Gerçekçilik Savaşı'nın 'fedailer mangası' ndan toplumcu şairler, artık hiçbiri yaşamıyor; onları 'yaşatmak', genç 'toplumcu' sanatçılara düşmez mi?
Düşmesine düşer de, günümüzün 'toplumcu' geçinen sanatçıları, nedense Üçüncü Yeni'nin (Siyah) 'sirkinde' palyaçoluk yapmayı tercih ediyor."
Onların öne çıkmasını, okunmasını sağlamak amacıyla bir televizyon programında Niyazi Akıncıoğlu'nun şiirini okur, edinilen telefonlar, yargının ispatıdır.
Bu örnek, şunu göstermektedir ki, eğer hasılsa okunur ve beğenilir. Ve belki de edebiyatın şiirin bugünkü çehresi değişir.
Birbirine paralel bir değerlendirme yöntemi vardır.
1940 gerçekçi, toplumcu kuşağı üzerine yazarken, sarmal biçimde onların hem edebiyattaki başarılarını hem doktriner gerçekçiliklerini dile getirir.
Nazım Hikmet dediğinde gibi onların komünistliği yüzünden veya o akım sayesinde övülmediklerini, gerçekten iyi sanatçı oldukları için övüldüklerinin altını çizer. Çünkü bu iki husus ülkemizde çok tartışılmış ve karıştırılmıştır.İkisini ayırmak için Nazım hakkında çok yazmıştır. Ayrıca kendi kuşağının, Nazım'ı kurtarmak için nasıl yurt dışında çalıştıklarını belirtir. Övünmekten çok, bir şairle, genç kuşaktan şairlerin yazarların dayanışmasını örneklemek olarak yorumlanmalıdır bu. Nazım örneği, bir edebiyatçının savunduğu rejimle bile bağdaşamadığını gösterir.
Mayakovskiy ve Nazım yazıları sanatçının özgürlüğü üzerine manifestolardır.
Köy romanı bir zamanların çok okunan, çok beğenilen ama artık raflardan kaldırılan bir anlayış sembolleridir.
Köy romanına bakış, o romanların şematizmini özetlemiyor mu?
Gene de zamanında bu gerçekçi çıkış gerekliydi diyelim. Ayrıca Mahmut Makal'ın Bizim Köy 'ünün Köy Enstitüleri'nin gündemde bulunduğu bir dönemde bunlar da yazılmalıydı derim.
Gelelim Attilâ İlhan'ın yorumuna...
Alıntılayalım:
"Ağaların ve 'adamlarının' imamların' domuzluğunu ne kadar cafcaflı, Memed'in yoksulluğunu ne kadar dokunaklı yazarsınız, hele bir de araya ak yayık ayranını, çam kozalakları top gibi patlayan Toros dağlarını sokuşturursanız, birinciye gelen bir toplumcu gerçekçi bir sosyalist sanatçı sayılırsınız artık,"
Sonunda ince bir saydam yargıya varıyor: "Köy romanı değil, mesele roman yazmak"
'Bilimsel mi?' başlıklı yazı 1974'de yayınlanmış : Tarihini koymam, eskimezliği konusundaki kanıtımı desteklesin diye.
Hâlâ bugün ben de aynı kanıda olduğumu belirterek o görüşe katılırım.
1960'lardan sonra halk şiiri devrimci söylemin temsilcisi sayılıyordu, divan şiiri de saray şiiri diye halktan uzak sayılırdı. Biri Halktan kopuk, diğeri halkın içinden. İkisi de şiire,
şiir dışı tanımlamalarla bakışın kurbanı, gerçekçilikten yoksun. Hele halk şiirinin her yüzyılda değişmez kalıpları tekrarladığını, aynı divan şiiri gibi olduğunu bilmek için epey zaman harcadık.
Özellikle ikisinin de güzellikse aynı güzelliği farklı söyleşilerini dile getiriyor: "Nasıl sadece divan şiiri olduğu için bir gazel ya da kaside aşağılanamazsa, tıpkı onun gibi, sadece halk şiiri olduğu için herhangi bir koşma ya da varsağı yüceltilemez."
Gene bir noktaya odaklanalım. Ta ilk şiirinden itibaren Türk şiir geleneğini iyi bilen şair Attilâ İlhan, politik amaçlarla şiiri kirletmeye hep karşı durmuştur.
Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinin birer ihtilal manifestosu yerine geçen günlerde bu şaşkınlığı yaşayanlar, tanıklık edenler Attilâ İlhan'a daha çok hak vereceklerdir.
Ancak, madalyonun bir başka yanı da var. Bizim aydınlarımız divan şiiriyle İkinci Yeni'den sonra ilgilendiler.
Ataç için söylediklerinin bir bölümüne katılıyorum. Nurullah Ataç tipik bir cumhuriyet aydınıydı, koşulsuz batı uygarlığına teslimiyetin temsilcisiydi.
Cumhuriyet kuşağının çoğu öyle değil miydi?
Ne var ki bireysel, öznel de olsa eleştirinin saygınlık kazanmasına, bir edebiyat türü olarak yerleşmesine çok katkıda bulundu.
Dönemin önemli adıydı ama bu bireysel çıkıştan başka eleştirmenler ne derece yararlanabildiler. Tartışılır. Aslında Ataç'ı tek yanlı bulunduğundan tepki gösteriyor. Çünkü, toplumcu gerçekçi edebiyatı savunmayan, hatta ona yan çizen edebiyat anlayışı Attilâ İlhan'ın
Ataç'a karşı olması için yeterli bir nedendi. Attilâ İlhan'ın Ataç üzerine yazdıkları, onun batılılaşmaya karşı olduğu yargısına götürmesin sizi. Ancak gözü kapalı eleştirisiz bir batı kabullenmesi, batı kapıkululuğu da bizim edebiyatımızın bazı özelliklerini gereksiz yere sıfıra indirgediğinden bu eleştirici tavrı takınıyor. Alaturka sözünden ürkmeyen bir batılılaşma .
Avrupa şiiri karşısında Türk şiirinin, geleneksel şiirimizin de onlarla boy ölçüşecek örneklere sahip olduğunu tartışıp sonuca varan bir batılılaşma.
Aslında yazılarında, roman üzerindeki tartışmalarında, zincirin halkalarını eklemede, eski kuşak romancılarının batıda devr aldıklarını yeni kuşaklara aktardığı görüşü çıkar ortaya.
Attilâ İlhan'da benimsediğim akımlar, kişilikler bağlantısına sırt çevirmemesidir.
Geleneksel çizgi içinde, karşılıklı etkileşimi ve ayrıca sentez kavramını açıklığa, netliğe kavuşturur. "Bir toplumun sanatı, birbirinin içinden çıkıp zincirlenen halkalardan oluşur. Osmanlı sanatı bileşimi, Bizans, Arap, Acem, Türk, Ermeni vs. kültürlerinin Anadolu'da zaman içinde kaynaşarak yoğunlaşmaları sayesinde meydana gelmiştir. Özgündür. Bundan Türk ulusal kültür ve sanatının sağılması elbette çağdaş yöntemlerin yardımıyla gerçekleştirilecek, bu arada muhakkak etkisi altında kalınacak yabancı esintiler olacaktır."
Tanzimat'tan beri, her 'yenilik' bir 'taklit'tir yazısı, sadece edebiyatımızın yenileşmesine, bünye değiştirmesine değil, düşünce hareketlerinin haritası açısından da batı ile Türkiye arasındaki kültürel egemenlik ilişkisine değinir.
Evet, belki zaman zaman Attilâ İlhan, batı konusunda en uç noktaya çeker bizi. Unutmamalı ki en uç noktadan meselelerin soranların daha net göründüğü gerçektir.
İster ki herkes kendince bu sivrilikleri törpülesin, ayrıntıya insin.
Bizim edebiyat maceramız içinde batının payını, bizim payımızı, sentez oranını çok incelemiş, üzerinde çok kafa yormuştur.
Bu konuya eğilmekte de haklıdır, özgün bir edebiyatın ölçütlerini ancak bu mukayese sonunda ortaya çıkarabiliriz.
1960 sonrası kaynaklara yöneliş, içinde felsefenin, toplumculuğun da olduğu yeni okuma alıştırmalarının başlangıcı olmuştur.
İkinci Yeni'nin geleneksel şiiri göz önüne almak zorunda kalmasından ötürü o akımı savunacağım noktalar vardır. Gene de batının etkisinin büyüklüğünü inkâr edemem.
Attilâ İlhan, ulusal akımlarla, düşünceyle, uluslar arası olanın kıvamını aradı her zaman Niyazi Akıncıoğlu'nun Edirne şiiri için söyledikleri, İkinci Yeni'nin bazı şairleri ya da İkinci Yeni'nin etkiledikleri ustaların şiirdeki yerlerine bir bakış açısıdır.
Onlar içinde bana kalırsa lehe bir yorumdur. "Niyazi Akıncıoğlu'nun 'Edirne' şiiri, ne güzel örnektir buna. Divan Edebiyatı'nın majör gamları üzerine yazılmış bir halk şiiridir."
Attilâ İlhan'ın meraklısı için ekler'inden uzun, kapsamlı bir yazıdan çok önemli sonuçlar çıkacağına inanıyorum. Çünkü, bir şiirin oluşum süreci beni çok ilgilendirir. Okur, şiirin sağlamasını yapma imkânını bulur.
Attilâ İlhan, şiir, edebiyat üzerine düzyazılarıyla da geleneğin doğu/batı bileşiminden moderniteye nasıl açılacağını göstermiştir.

Doğan Hızlan

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:09
Memleket Toprağı

Bizim Ege'de, kasaba ve köylerinde ketler ya da keleter derler, sözlükte aradım bulamadım. Bir tür büyük sepet, şimdi değil ama eskiden, bağlara, bahçelere tek nakil aracı beygirler, eşeklerdi, bu kelterleri urganla çevirip önünden ve arkasından eşeğin semerine bağlarlar, içlerini de ne taşıyacaklarsa, un, şeker, sebze, kavun, karpuz v.b onunla doldururlardı. Bazen de bizim gibi küçük çocukları. Ninem rahmetli, şehirden,Karşıyaka'dan gelmiş torunları Attilâ ile Cengiz'i, bu kelterlerden birisine, öbür tarafa da eşyaları kor, kendisi de eşeğe biner, bağa öyle giderdik. Sonra büyüdük, kelterler ayrılmıştı, tek keltere sığmıyorduk. Bu uzun zaman böyle gitti, hep ayni ketlerde, bir başka değişle ayni kefedeydik, sadece sınıf arkadaşı değil, sıra arkadaşıydık, elbiselerimiz bile uzun zaman ayni kaldı. En son, hatırlıyorum, Ninem ile birlikte Menemen'e pazara gitmiş, akşamüzeri bağa dönüyorduk, artık büyümüştüm, bu defa eşeğin arkasında, kıçında oturuyordum. Kelterlerden birisinde Yeni Asır gazetesini gördüm, Ninem önümdeydi, istedim, uzattı, aldım, açtım, manşet halâ aklımda ; "Avrupa'da Savaş Başladı". 1939 yılının güzel bir Eylül günüydü, Babam, şark hizmetini yapmak üzere, tayin olduğu Van'ın Muradiye ilçesine gitmişti. Biz okul sorunu nedeniyle annemle İzmir'de kalmıştık, Karşıyaka Orta Okuluna gidecektik (o tarihlerde Menemen gibi büyük bir ilçede bile orta okul yoktu) Ağabeyim Balıkesir Lisesinden naklen orta sona, ben ise yeni başlayacaktım. Kulenin önünde, (Ege'de bağ ve bahçe konutlarına o dönemlerde "kule" denirdi ) büyük dut ağacının altında Ağabeyim, bizi, daha doğrusu gazeteyi bekliyordu, koşarak geldi, gurk tavuklar kaçıştılar, Ninemin sevgili köpekleri Murgo ile Karabaş küçük havlamalarla uyarıda bulunuyorlardı.

1946 'da savaş bittiği zaman, biz de Liseyi bitirmiştik. Bu dönem, 939 -946 arası, ayni zamanda ülkemiz kültür ve eğitimin alanında, çoğu kez özlem duymakla birlikte hala tartışılmaktan geri kalınmayan, büyük ve ciddi değişimlerin yaşandığı, gerçekten önemli bir dönemdi. Bir taraftan savaş yıllarının yaygın söylemi hümanizm, diğer taraftan Hasan Ali Yücel ile birlikte başlayan, evrensel ilim ve kültür olduğu kadar geçmiş kültür ve edebiyatımızı da temel alan, bunu hümanist açıdan değerlendiren ciddi ve etkileyici bir lise eğitimi ve yaşamı ağabeyim gibi dikkatli öğrencilerin kendilerini yetiştirmeleri için güçlü imkanlar sunuyordu. Attilâ İlhan buna bir örnektir.

* * *

Yaşamımızda bağın önemli bir yeri olmuştur, hemen hemen her yaz gelir uzunca bir süre kalırdık. Bu gün, ne Menemen'de ne de başka yerlerde öyle bağlar, bahçeler bulmak kolay değil. Giriş iki yanı nar, ayva, mürdüm eriği ağaçlarıyla çevrili uzun ince bir araba yolundan başlardı. Kule, büyük dut ağaçlarının arasında iki katlı taştan bir yapı idi, önünden, kuleden çıkışa göre solda, patlıcan bahçesine uzanan su yolu geçerdi, daha solda toprak ekmek fırını, ninemin ünlü köpekleri vardı. Onların biraz önünde ayaklarından bağlanmış, gurk tavuklar ve civcivleri bulunurdu. Sağda ise yine büyük dut ağaçlarının koyu gölgesinde ve yüksekçe bir konumda, birisinin adı Leylâ, diğerini unuttum iki beygirin yorgun ve yavaş adımlarıyla , sabahtan akşama, durmadan dönen dolaplı kuyu, bir saat düzeni içersinde sesi ile çevreye mutluluk yayardı. İncir ağaçları, sergi yeri, su kanalları ile özel bir yaşamdı. Akşam üzerleri buruk (olmuş ve dalından koparak ağacın altına düşmüş kuru incir) toplamağa gidilirdi. Yatmadan önce, gemici feneri ile yatak altlarında kuyruklu (Ege'de halk dilinde akrebin adı kuyrukludur) aramaların heyecanını kim unutabilir. Ekmek yapımı, günbalı kaynatılması, tarhana kırması ve benzeri, ihtiyaçlarını satın almak değil de üretmek üzerine kurulu kır yaşamının bütün zorluklarıyla ve ayni zamanda içtenliği ve inceliği ile mutlu bir yaşamdı. Ağabeyimin şair tabiatının bundan etkilenmemesi düşünülemez. Savaşın ilk yıllarını Karşıyaka'da (1939 -1942 ) geçirmiştik; Almanların Girit, Rodos ve Yunanistan'ı işgal etmesi üzerine, öğretmenleri askere almışlar, okulları da 16.Nisan'da tatil etmişlerdi. Ağabeyim, bilinen olay nedeniyle zaten okula gitmiyordu, uzun, tükenmez ve sıkıntılı bir yaz yaşamış, bir dönem geçirmiştik.


Köy yaşamı yetişme çağımızda önemli bir yer tutar. Önce Ilgın (1936 - 1938), daha öncede yazmıştım; Karşıyaka'nın, o zamanlar daha çok bir İtalyan şehrine yakın ama Anadolu, hatta İstanbul yaşamına katiyen benzemeyen yaşamından, havasından sonra orta Anadolu bozkırıyla yüz yüze gelmenin hoyrat şaşkınlığı unutulur gibi değildi. Saz damlı evler, ayak bileklerine kadar çamur, toprak sokaklar, mandalar, inekler, dışkılarını toplamak için ineklerin arkasından koşan, avuçlarını açan kadınlar. Bir tarafta yüzünüze çarpan acımasız bir fakirlik öbür tarafta derinlerden gelen saygın bir kişilik, ikincisi birincisine her zaman üstün geliyor, kimse, en küçük bir şekilde durumundan şikayet etmiyordu.

Bahçe'de (1942 - 44) evimizin (şimdiki adıyla lojman) hemen arkasında kuru bir dere yatağından sonra bir büyük tepe vardı, sabahları keklik sesi ile uyanıyorduk. Toros Ekspres'nin az ilerimizden geçen rampadaki zorlamalarına karışan kurt ve çakal ulumaları ile ürkütücü de olsa, dikkatinizi ve duygularınızı diri tutan bir yaşamdı. Sonunda biz de bir gün, bu uzak ülkelerin kokusunu getiren trene binecek, 1943 yılının bir Eylül gününde akşamüzeri, lise tahsilimizi tamamlamak üzere İstanbul'a doğru yola çıkacaktık.

İlk gençliğimizin çoğu Balıkesir'de geçti. Balya 'dan (1938 - 1939) bir süre sonra Sındırgı (1944 - 1948). Artık deneyimliydik, uzun yaz tatillerinde civarda dağ, tepe ve köyler, gezmedik, görmedik yer bırakmıyorduk. Her bakımdan,şehirli olmaktan çok, artık, bir Anadolu çocuğuyduk. Sonra da Burhaniye (1948 - 1950). Rahmetli sevgili bir arkadaşımız ile birlikte şimdiki Ören plajı olan büyük kumlukta bir kamp kurmuş, tatil yapmıştık. Tatil ünlü Paris macerası ile bitti.

* * *

Paris'e neden gittik, savaş sonrasında Avrupa'da, Paris'te yaşam çok güçtü, orada tutunmamıza, tahsilimizi sürdürmemize imkan var mıydı ? Bu konuda etkili olan Ağabeyimdi, şairlik, yazarlık misyonuna kendisine adamıştı, çocukluğundan beri okuyor, yazıyor, yaşamını buna göre yönlendiriyordu. Cebinde 100 lirayla Paris'e gitmek ve orda yaşamak. Bu bir saçmalık, en azından tehlikeli bir maceraydı. Ama önümüzde o zamanlarda çok tutulan Panait İstrati örneği vardı, onun gibi "dünyayı görmek" istiyorduk. Hemen hemen bütün kitaplarını ezbere bildiğimiz Maksim Gorki, Jak London yaşamlarını en güç koşullarda kazanarak güçlü birer romancı olmamışlar mıydı?!. Zaten aydınlarımızın çoğu Paris'te değiller miydi? Ama asıl sebep, sanırım, o günün koşullarında yaşadığımız çevreden dışlanmaydı, şu veya bu herhangi bir şekilde adınızın sola çıkması, sizin dışlanmanıza, kötü bakışlara sözlere hedef olmanıza yetiyordu. Pasaport almada, vize de büyük zorluklarla karşılaştık. Rahmetli Cahit Güçbilmez'in çok emeği geçti (o yatak yorgan,bütün eşyası ile gidiyordu), konsolostaki bir görevli vize vermemekte diretiyordu, onu ikna etmenin yolunu bile buldu. Sonunda 1949 yılının güzel bir kasım günüde Ankara vapurda yola çıkmıştık. Artık, Panait İstrati'nin sözleri ile; "Dünya'ya gidiyorduk ,deve dikenleri de peşimizdeydi."

Ben çabuk döndüm, Ağabeyim,bir süre daha kaldı, ama döndüğü zaman batının "Hangi Batı" olduğunu anlamış, zaman kaybetmekten kurtulmuştu.

* * *

"Gitmesek de" "görmesek de " "O köy bizim köyümüzdür" . Bu o zamanlar, halâ da öyle ya, bir kısım Cumhuriyet aydınının yurdumuza bakış açısıdır. Ülkesini İstanbul veya Ankara'da oturmak sık sık da Avrupa'ya gitmek koşulu ile oturduğu yerden, ya da "Bir vagon penceresinden" bakarak sever. Pınar başında testisine su dolduran şalvarlı köy kızları, köy meydanında halay çeken delikanlılar. Cumhuriyetin en az otuz yılı böyle geçti. Bir de Halikarnas Balıkçısı ile gelişen Bodrum Anadolucuğu vardır, yabalar, kilimler... Kimilerine göre ise geçmiş, sadece İyonya'dır, Homer'dir ve ondan ibarettir. Şimdilerde ise, Türkçe'mizi, bir kabile dili olmaktan çıkarıp, bir edebiyat dili haline getiren, dilimizi kurumlaştıran Yunus Emre'yi bir taraf itip, mevlevî ayinleri moda oldu. Bu gün için hiçbirinin bir turistik slogan olmaktan öteye anlamı yoktur.
Yazarların, şairlerin ülkelerini sevmeleri yeterli değildir, içinden gelmeleri yaşamaları gerekir; Attila İlhan'nı farklı kılan, sanırım budur; Anadolu'nun içinden gelmesi, onun bir parçası olmasıdır. Ancak böyle bir yazar, şimdilerde bazılarının yaptığı gibi, başka iklimlerde, topraklarda kendisine aidiyet aramaz, ülkesini şikayet etmez, halkını hor görmez. Evrensel kültürün bir parçası mı, yoksa uydusu mu, hangisi? Attilâ İlhan'ının cevabı birincisidir, ikincisi ise sömürge kültürüdür. Nazım Hikmetin'in ifadesiyle, kökü "memleket toprağındadır", ve yükü "Şeyh Bedrettin gibi taşımaktadır". İşte hepsi bu, bütün bu öyküyü bunun için anlattım.

Cengiz İLHAN

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:11
Attila İlhan’ın Düşünsel ve Edebi Mirası Koruma Altında

Attila İlhan’ın yakınları, büyük sanatçının “eserlerinin ve fikirlerinin gelecek kuşaklara yaygın biçimde aktarılması” için Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı’nı kurdu.

Türkiye’de kültürün en büyük sorunlarından biri kuşkusuz, kültür üretiminin ve ürünlerinin, onları toplumsal hafızayı yeterli ölçüde besleyebilecek biçimde sonraki kuşaklara aktaracak kurumların sayı ve etkinliklerinde görülen yetersizliktir. Özellikle ülkeye malolmuş büyük sanatçıların ve düşünce adamlarının bıraktığı miras, kamuya mal edilmeyecek biçimde yalnızca bu kültür insanlarının varislerinin özel tasarruflarına bırakılır ve kimi zaman etkisini büyük ölçüde yitirir.

Bu durum, geçtiğimiz yılın 11 Ekimi’nde yitirdiğimiz Attila İlhan için yinelenmeyecek gibi görünüyor. İlhan’ın yakınlarından oluşan bir topluluğun kurduğu Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı, yalnızca sanatçının düşünsel ve edebi mirasını yalnızca korumak amacıyla değil; aynı zamanda, onun ifadesini bu mirasta bulan misyonunu geliştirmek ve Türkiye’nin bilim, sanat ve kültür alanında gelişmesine yardımcı olmak üzere bir vakıf kurdu. Kuruluş kendisi için, “[b]ilim sanat ve genel kültür alanlarında etkinliklerde bulunmak”, bu alanlarda araştırmalar yapmak; “okullar, yurtlar, kurslar, kütüphaneler, konservatuarlar gibi öğretim kurum ve kuruluşları açmak, işletmek, kurulu olanlara katkıda bulunmak”; “[e]debiyat, müzik, mimari ve diğer sanat dalları ile fen ve sosyal bilimler alanlarında ödüller vermek, ödüllü müsabakalar düzenlemek, yayınlarda bulunmak, yapılan veya yapılacak yayınlara mali destek vermek, sergiler, müzeler açmak, açılmış veya açılacak olanlarakatkıda bulunmak”; “[f]ikir, sanat, edebiyat alanında basılı, dijital yayınlarda bulunmak, internet siteleri açmak”; “[ö]ğrencileri edebiyat ve fikir ve çalışma denemelerine, bilimsel araştırmalara özendirmek amacıyla ödüller, başarılı olanlara burslar vermek, yetenekli, başarılı, yoksul öğrencilere yardımda bulunmak, yayın araçları ile Türk Milli Eğitim, öğretim ve kültürüne yararlı olmak”; “[y]üksek öğrenim yapan başarılı ve ihtiyaç sahibi gençlere burs vermek ve sair şekilde yardımcı olmak, keza fen ve sosyal bilimler ile ülkemiz edebiyat ve sanat tarihi konularında lisans üstü master ve doktora yapmakta olan başarılı öğrencilere burs vermek ve sair şekilde yardımcı olmak”; “[b]ilim, sanat ve genel kültür alanında faaliyet gösteren resmi ve diğer özel kurum ve kuruluşlara yardım etmek” gibi geniş bir etkinlik alanı tanımlıyor.

Attila İlhan ve vakfın amaçları ve etkinlik planları hakkında ayrıntılı bilgi, kuruluşun resmi internet sitesi Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. ’ten edinilebilir.

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:12
Attila İLHAN Hak'ın rahmetine kavuştuktan sonra neredeyse sadece şair yönü ön plana çıkartıldı. Oysa ki o büyük bir şair olmanın yanında, bir düşünür ve gerçek bir Türk* aydını ; aynı zamanda iyi bir roman ve deneme yazarıydı.

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:13
İşte Attila İLHAN'dan kısa ama düşündürücü bir kaç söz :

Türkiye'nin bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10'dur.
Türk aydını dediğimiz kişi, Batı'nın manevi ajanıdır.
Eğitim, savunma ve ekonomi milli olmalıdır, olmazsa Sevr gelir.
Batı diye bir şey yoktur. Bu hayali bir kavramdır. Almanya Almanya'dır,Fransa Fransa'dır. Birleşik, bütünleşmiş Batı diye bir şey yoktur.
Türkiye'de basın Türk değildir.

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:14
Kasım 2004-Yalın Dergisi

'Maarif, Ekonomi ve Savunma Millileştirilmeli'

Küreselci saldırganlığa karşı Avrasya da somut bir alternatif ortaya çıkmadı. Ancak Asya, Doğu ve Avrasyalı kimlik tanımları giderek daha bir öne çıkıyor. Özellikle din(ler) ve uygarlık ilişkisinin altı çiziliyor. Biz, Türkiye olarak nerede duruyoruz?

Biz tabii ki, Asyalıyız. Her açıdan Doğu’ya aidiz. Huntington'ın ‘Medeniyetler Çatışması’ isimli kitabının ikinci başlığı, "Dünyanın Yeniden Düzenlen-mesi". Yani dinler çatışacak da dünya yeniden düzenlenecek, diyor. Doğrusu ben de uyanmamıştım önce. Burada Katolik-Ortodoks farkına da vurgu var. Yani bunlar, Rusya'yı da yola getirmek niyetindeler aslında. Çünkü Rusya kontrollerinden çıktı. Yeltsin varken her şey yolundaydı, Putin tamamen kontrollerinden çıktı. Bir de orada Avrasya kuruluyor, bu çok tehlikeli, bunun çaresini arıyorlar. Bunun birinci çaresi Ortodoks nüfusu üzerinde kontrol sağlayabilmek. Bunu da Ruslar Moskova Patriği saye-sinde engelliyorlar. Rusya'da Ortodoks patrikhanesi var, bütün Ortodoksların hamisi olduğunu iddia ediyor. Bizde de Fener var, aynı iddiada. Dolayısı ile, biz bu işe yalnız Ortadoğu dolayısıyla değil, Rusya dolayısıyla da taraf oluyoruz. Çünkü patrikhane burada, patrikhane burada olduğu için buradan Rusya'ya yönelik de hareket yapıyorlar. Aynı planın iki kolu birden burada çalışıyor, iki türlü, daha çetrefilli çalışıyorlar. Rusya tarafıyla ilgilenmiyoruz, çünkü Ortodokslarla ilgilenmeme gibi bir yanlışımız var. Ortodokslar bizim en yakınımız aslında, kafa olarak da bize en yakınlar. Çünkü onlar Hıris-tiyanlıkta öbürleriyle anlaşamıyorlar. Bundan dolayı onlarla anlaşabiliriz ama biz uzak duruyoruz onlara. Çünkü Amerika'nın tercih ettiği, Rusya'nın Ortodoksluğu değil, ki o mistik ve Asyalı. Amerika'nın tercih ettiği, Yunanlıların Ortodoksluğu, o ise mistik değil ve Avrupalı. Çünkü Avrupalı'nın mantığı, ticaret, kâr esası üzerine kurulmuştur.

Bir Osmanlı-Rus ortak kültür havzasından mı bahsediyorsunuz?

Evet. Biz aynı ortak kültür havzasındanız. Asyalıyız. Mesela bakın, bizim siyasî hayatımız Ruslarınkinden farklı değil. Bizim imparatorluğumuzda bakıyorsun, padi-şahımız aynı zamanda halife. Halife ama halifeliği icra etmez, halifeliği Şeyhü'l-İslam'a bırakır ve Şeyhü'l İslam onun emrindedir. Yani bizde dinin devlete hakim olması diye bir şey hiç olmamış. Bu Asya'da olmuyor, Asya halkı başka. Bizde yok, ben merak ettim öbürlerini kurcalıyorum, Ruslara bakıyorum onlarda da yok. Mesela bizde ırk tefriki, ırkçılık yoktur. Arap gelir, yanına oturur ya da zenci gelir oturur, hiç mesele değildir. Rus da hiç aldırmıyor. Bakıyorsun Cengiz Han Moğol'dur ama orduları Türk. Mete Han Türk'tür, ama orduları Moğol'dur. Şimdi Ruslar, mesela... Sovyetler Birliği Ortodoks. Rus diye hesaplanıyor, ikinci Dünya Savaşı'nda en iyi ordu onlarınkiydi, Kızılordu. Yarısından çoğu Türk'tü onların, Türkler savaştılar. Hepsinde madalyalar var, görüyorsun, takıyorlar. Bu Asya'ya mahsus bir şey, yani Asyalıların formasyonu Avrupalılardan çok farklı. Devlet anlayışları da farklı, oradan incelemeye başlayınca çok enteresan bir şey çıkıyor.

Bu yüzden Amerikalılar Ortadoğu'da tutunamayacaklar. Neden? Hesaba katmadıkları bir gerçek var; Asya gerçeği. O da nedir? Asyalılar ölebilme kabiliyetine sahip. Halbuki Avrupalılar ve Amerikalılar o kabiliyete sahip değil. Amerikalılar henüz ölümü bile bilmiyorlar. Avrupalılar biraz öğrendiler. Ama ölüm Asya’da bilinir. Bin bir türü ile. Ölümle yüzleşilmiştir. Ölümden korkulmaz. Bir bakıyorsun, Asyalılar bomba haline geliyor, gidip oraları uçuruyor, buraları patlatıyor. Ve sonunda Batılıların büyük bir cesaretle ve hakimiyetle dünyaya ilan ettikleri bir gerçeğin aksini kanıtlıyorlar.

İki farklı uygarlık mıdır; Asya ve Avrupa?

Mesele şu: Zannediyorum ki Avrupa'nın devlet anlayışı ile Asya'nın devlet anlayışındaki büyük farklılıktan doğuyor iş. Çünkü Avrupa'nın devlet anlayışına baktığın zaman Roma'ya dayanıyor. Avrupa'daki bütün büyük devletler Roma'ya heves ediyorlar. Hepsi zamanında bir yerlerde Roma ismini almışlar. Roma, oligarşik bir devlet, tamamen kâra, paraya, avantaja ve fethe dayanıyor. Bunların demokrasisi var. O demokrasiye bakı-yorsun, Yunan Demokrasisi. Yunan Demokrasisine bakıyorsun; demokrasi yalnız zenginler için. Diğer insanlar için demokrasi filan yok, köleye yok, kadına yok, çocuğa yok, yabancılara yok. Sadece orada doğmuş erkekler için demokrasi var. Yani tam bir oligarşi, Yunanistan.

Peki bu bunu nerden almış? Kurcaladığın zaman görüyorsun ki Mezopotamya'dan almış. Mezopotamya nerden almış? Eski Mısır'dan. Şimdi burada bir kapalı devre var. Bu kapalı devre Avrupa'yı yapıyor. Bunlar tam manasıyla oligarşik; bir azınlık hakimiyeti üzerine kurulu ve tamamen her şeyi kâr açısından düşünen kişiler. Bunlar ganimet peşinde, ortalığı dağıtmak, yemek peşinde insanlar. Halbuki Asya böyle değil. Asya ölümü üç bin sene evvel keşfetmiş. Dünyanın asıl kralı ölümdür, diyor.

Bir kere onu aşmış. İkincisi, servet duygusunu aşmış. "Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan" diyor. Asya için aslolan dünyadaki hayatını doğru dürüst yaşayıp, çekip gitmek. Asyalılar böyle bakıyor. Rus da böyle bakıyor, Türk de böyle bakıyor, Çinli de böyle bakıyor, hepsi böyle bakıyor. Asya'nın yapısında var bu. Onun için Birleşik Amerika Vietnam'da kaybediyor, onun için Pakistan'da, Afganistan'da kaybediyor, onun için Irak'ta rezil oluyor. Nereye düşse rezil olacak, çünkü oradaki halk o geldiği zaman birden aslan kesiliyor. Çocuklar bile bombayı alıp uçuyor, onları da uçuruyor. Netice tamamen Amerika'nın aleyhine dönecek. Bir kere Asya'da henüz pekişmemiş, yerleşmemiş olan üniter devlet fikrini sağlamlaştıracaklar. Bu sayede taş gibi olacak Asya, çünkü bizde bile görünmeye başladı.

Batıda ise, sistem aynen Roma gibi gidiyor. Roma nasıl çalışıyorsa, Batı dediğimiz sitem aynen, aslında Mısır gibi demek daha doğru olur. Orada başlamış. Yani köleler olacak, onların üzerinde halk ola-cak, onların üzerinde asıl yönetici olacak.

Halka yaptıklarına baksana sen, halkı özellikle cahil yetiştiriyorlar. Amerikalılar cahil, cahil insanlar. Bilmiyorlar, ama bilsinler istenmiyor ki! Bilecek olanlar ayrı yere alınıyor, onlarla ayrı yaşanıyor, onlara ayrı para veriliyor. Bir oligarşi olacak, bir para oligarşisi dünyaya hükmedecek, bunların mantığı bu. Ama hataları oluyor. Hataları hep olur, çünkü bir şeyi hep unutuyorlar. Büyük fatihlerden Asya'ya gidip de başarı kazanan yok. Ne İskender, ne Napolyon! Hiçbiri başaramamıştır. Asya'ya girdin mi, kayıpsın. Asya öyle bir yer. Bu mantığı göremiyorlar. Asya'nın çok başka bir kavim olduğunu, Asyalıların çok başka insanlar olduklarını, olaylara başka türlü baktıklarını göremiyorlar. Hakikatten de öyle bakıyorlar. Bana bir arkadaşım çok enteresan bir şey anlattı, Ruslarla benzerlik hakkında. Solcu bir arkadaş orada iş yapıyor, dedi ki: "Ticaret Bakanını görmem lazım geldi, Ruslar çok bürokrattır, bu işlerde çok zorluk çıkarırlar, bakanlarının burnu büyüktür diye biliyoruz hep. Ben kaygılar içinde gittim. Bir kız karşıladı beni, 'Bakan bey sizi bekliyor' dediler. Beni hiç bekletmeden Bakanın yanına aldılar, içeri bir girdim, adam ceketini sandalyeye asmış, oturmuş mandalina soyuyor. Beni görünce 'Gel gel, mandalina çok güzel sana da vereyim' dedi. Birden kendimi İstanbul'da, Türkiye'de hissettim."

Yani mentalite aynı, bunları ciddiye almıyor Doğu. Doğu dünyevî şeyleri ciddiye almıyor, çünkü geçici olduğunu biliyor hepsinin. Şöyle demiş Dugin, Bak ne diyor: "İstanbul Türklerin eline geçinceye kadar Roma ile Konstantinopol iki ayrı ve farklı dünya idi. Yani Roma ile Bizans. Jeopolitik, siyasî, iktisadî ve kültürel çıkarlarıyla olduğu kadar bütün entelektüel inanç mutlaklığı ve mantıksal bağımlılığı ile de böyleydi bu. Böylece kiliselerin farklılığını önceden yansıtan ve belirleyen, tevile mahal bırakmayacak şekilde önceden tespit edilmiş iki büyük Hıristiyan alan oluşuyordu." Birbirlerinden ayırıyor. Bunlar birbirlerinden farklı şeyler. "Batı, Thomas Aquinas'ın akılcı, rasyonel teolojisine dayanmaktadır. Doğu ise Aziz Gregory Palamas'ın metinlerinde parıldayan mistik teoloji çizgisine dayanmıştır. Palamas'a karşı Thomas Aquinas. işte Hıristiyan Doğu ile Hıristiyan Batının jeopolitik ikiliğinin iç yüzünü yansıtan gerçek. Teolojik bir formül.

Ortadoğu ve yerel kiliselerin vaazlarındaki yorumlar ve buna karşılık Katolik yani rasyonel bir teoloji. Avrupa krallarının dünyevî işlerinde Papalığın diktası ve tek kutsal ayin dili olarak Latince'nin egemenliği. Çok net görüyor, kendilerini katiyen onlardan saymıyorlar. "Böyle bir alakamız yok, onlar çok başka" diyorlar. Çünkü burada Roma ağır basıyor.

Avrupa Birliği zaten Roma ile kendine bir geçmiş kurguluyor..

Evet. Avrupa'ya baktığınız zaman Roma'yı görüyorsunuz. Hatta ben bunu bir yerde daha söyledim; AB, aslında Roma Germen imparatorluğu. Onu yapıyorlar. On iki tane de yıldızı koydular oraya. On iki tane azizleri vardır.

AB'nin ilk anlaşması yapılırken ben hasbelkader Paris'te idim. Anlaşma Almanya ile Fransa arasında çelik üzerine bir anlaşmaydı, yalnız ikisi. Bir tarafta Alman Başbakanı Adenauer, diğer tarafta Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, ikisi de Hıristiyan Demokrat, ikisi de Vatikan'dan emir alır. Bunu o zaman Komünist Partisi yazdı "Katolikler birleşiyor" diye. Yani neticede, nereden bakarsan bak, aynı yere geliyorsun. Batı aslında bir kere laik değil. Esasında bir tek Fransa laik. İngiltere’de laik değil, Almanya'da laik değil aslında. Bir tek Fransa sahiden laik.

AB; Roma-Germen imparatorluğunun projesidir. Bu nedenle kendisinden olduğunu kabul ettiği ülkeleri devletin içine alacaktır, kendisinden olmadığını düşündüğü ülkeleri de periferik devletler diye etrafına yerleştirip onlarla iş görecektir. Türkiye onlardan biri. Sen orada duracaksın, onların pazarı olacaksın, ne isterlerse yapacaksın, onlara işçi vereceksin ama onların devletine giremeyeceksin. Rusya'yı hiç düşünmüyorlar, Ukrayna da şüpheli. Ukrayna belki olabilir çünkü onlar Katolik sanıyorum, onların biri, Katoliktir.

Avrupa da farklı din, ırk ve kültürlere dönük hazımsızlık çok açık. Bizde de benzer öteki düşmanlığı yok mu?

Yoktur. Kesinlikle yoktur. Biz büyük bir imparatorluk kurduk, kısa bir zamanda nasıl kurduk? Çünkü Türkler girdikleri yerde kimsenin dinine, diyanetine karışmadı. 'Ne isterlerse yapsınlar' dedik. Baskı yapmadık, tepelerine binmedik. Baskı yapmayınca onlar bir müddet sonra kendiliğinden bize sadakat göstermeye başladılar. Hatta biliyorsun Boşnaklar, kendi arzularıyla Müslüman olmuşlardır. Halbuki Batı öyle değil, Batı bir yere girdiği zaman dinini değiştirmeye kalkıyor, dilini değiştirmeye kalkıyor, her şeyini değiştirmeye kalkıyor. Tabii o zaman da o halkın içerisinde şu kadarcık bir ulusal bilinç varsa hemen sivriliyor. Örneğin Kuzey Afrika aşağı yukarı 3-4 asır bizim elimizde kaldı. Osmanlı'nın mülküydü taa Fas'a kadar. Osmanlı'ya isyanları yoktur. Sonra son 150 senede Fransızlar aldılar bizden onları ve sonunda Cezayir'le boğaz boğaza geldiler. Tunus'ta hareket başladı, neden? Çünkü onların bir kısmını Katolik olmaya mecbur ettiler, yığdılar misyoner mekteplerini, diğer yandan ülkede Fransızca'yı mecburî kıldılar, Senegal'de çocuklara okutulan Fransızca tarih ders kitabı şöyle başlıyor: 'Atalarımız Galyalılar uzun boylu sarışın adamlardı.' Zencilere bunu okutuyorlar. Bu kadar ahmakça yapıyorlar, eninde sonunda bu, reaksiyonu çekiyor tabii. O yüzden Cezayir'de savaş oldu.

İngiltere, Hindistan'ı kaç asır esir tuttu, ne oldu sonra? Hintliler, silah atmadan bağımsız oldular. Kendilerini aç bırakarak bağımsız oldular. Bu başka bir insan yapısı ve Batılı kültürden tamamen farklı. Aslında Batılılaşmak demek mekanik hale gelmek ve paradan başka bir şey düşünmemek demek. Çünkü öbürleri 'kültür' dedikleri şeyleri kendileri beynelmilel ilan ediyorlar. Mesela diyor ki: Batı klasik müziği enternasyonal, evrensel bir müziktir. Kendileri söylüyor bunu.

Hepsini toplasan bunların nüfusu 500 milyonu geçmiyor, 6 milyarlık dünya bu. 6 milyarlık dünyada 5.5 milyar insan başka müzik dinliyor, dümtek dinliyor yani. Senin müziğin hiç umurlarında değil.

Bir yerde konuşuyorduk, Amerikalılar güçlerinden bahsediyorlardı: "Biz şöyle güçlüyüz, böyle güçlüyüz, asarız, keseriz" falan diyorlardı. "Yaparsınız" dedim, "ama kalıcı olamazsınız. Bizim tarihimizde 17 tane devlet var, bunların dışında da vardır ama onları saymıyorum. Şu anda dünyada 6 tane Türk devleti var. Bunun dışında, bizim hayatımızda insanlar yaşarken başka amaç peşindedirler, sizde başka amaç peşindedirler. Ama sizin bütün tarihiniz 250 sene, bu bizim yıkılma tarihimizdir. Biz 250 senede zor yıkıldık. Sizin bütün tarihiniz 250 sene" dedim. Sen 250 senede ne yapabilirsin ki? Zaten o yapılanların büyük bir ekseriyetini beyin göçünden yapıyorlar. Gelenlerin çoğu yabancı, yine bizden, bizim gibi yerlerden gidenler yapıyorlar, Hintliler, Araplar...

Şöyle söylemek lazım, tabii bunun vadesini tayin etmek mümkün değil ama yeryüzünde 17. yüzyılda başlayan Batı hakimiyeti sonuna gelmiştir. Bundan sonra artık Batı yeryüzüne hakim olamayacaktır. Avrasya, uygarlığın yükselen beşiğidir, arkadan Afrika gelebilir. Ama şimdi sıra Avrasya'dadır, Avrasya yükseliyor. Japonya ortada, Çin ortada, Rusya ortada. Bunlar bir asır evvel böyle değildiler. Şimdi dünyada sözü geçen ülkeler halindeler. Şimdi dünya politikasına ağırlıklarını koyabiliyorlar ve karşı taraf arpacı kumrusu gibi düşünüyor. Bunların diğerlerinden farkı şu: Avrupa ülkeleri birer avuçluk nüfuslardır. Küçük ülkelerdir hepsi, onun için birleşmeye kalkıyorlar. Amerika da kendinden ibarettir. Halbuki Çin'i bir düşün, üç tane Amerika eder. Bunlar bitmeyen kaynaklara sahip çok güçlü ülkeler, kullanılmamış çok zenginliği var bu kıtanın. Yalnız bizim Müslüman ülkelerin altında yatan petrol en az 100 sene daha dünyayı geçindirir deniyor. Bu kadar petrolü olan bir yer. Hepsi nükleer güç, Çin de nükleer güç, Hindistan da nükleer güç, Rusya da nükleer güç. Eskiden sadece Amerika nükleer güçken hadi korksunlar. Ama şimdi korkmuyorlar ki onlarda da var. Sen fırlat bir füze, bu defa o da sana atacak, iş tabi çok zorlaşacak.

Batılılaşmanın nihai hedefi olduğu söylenen Avrupa Birliğine giriş süreci ve ABD küreselciliğinin programı ile birlikte topyekün bir batı kuşatması altındayız. Peki kendi kimlik, tarih ve iddialarımız ayakta kalabilecek mi?

Türkiye'de ilk olarak yapılacak üç şey var. Bunu yapmadıkça bu işler olmaz. Maarif, ekonomi ve savunma millî olacak. Bunları sen kumanda edeceksin, el aleme kumanda ettirirsen böyle olur. Biz savunmayı NATO'ya vermişiz, ekonomiyi Amerika'ya vermişiz. Bakın Mustafa kemalin ağzından hiçbir zaman ‘Garplılaşacağız’ lafı çıkmıyor.Gazi, bütün nutuklarında ‘muasır millet olacağız’ diyor.Muasırlaşmanın muadili çağdaşlıktır, batılılaşma değil. İsmet İnönü ile birlikte başlamıştır bu batıcı değişim.. Oysa Cumhuriyet kurulur kurulmaz Mustafa Kemal’in ilk işlerinden biri Türk dil ve tarih kurumlarını kurmak olmuştur.

Dil devrimi bir doğudan ve tarihten kopuş adımı değil miydi?

Dil meselesi Gazi'nin yanlış yaptığı iki işten biridir. Ancak o müthiş gerçekçiliğiyle daha sonra yanlıştan dönmüştür. Fakat sonra gelenler sanki o bu işten vazgeçmemiş gibi kaldığı yerden devam ettiler.

Ben ilkokulun üçüncü sınıfındayken ilk önce Osmanlıca-Türkçe kılavuz geldi. Bundan sonra böyle bir dil konuşulacak denildi. Biz ufacık çocuklar bu işi alaya aldık. O zaman Cumhuriyet Halk Partisi diyecek yerde 'Kamul Buyrul Tüz Bölemi' diyorladı. CHP'nin özleştirilmiş hali; böyle bir sululuk çıktı ortaya. Gazeteler dalga geçti. Hele Atatürk'ün o günlerde verdiği bazı demeçleri var böyle laflar kullanmış, birden bire Kamul Buyrul Tüz Bölemi demeye başladı, ona hiç yakışmıyordu. Sonunda halkın konuştuğu dil Türkçe'dir diye karar verildi.Üniversitelerde Fransızca ve diğer dillerde eğitim veriliyordu, kaldırdılar. Böylece Mustafa Kemal bir yanlıştan dönmüş oldu.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olana kadar oldu. Herkes sanıyor ki İsmet Paşa Atatürk'ün kaldığı yerden devam etti,hayır! Mustafa Kemal Paşa hayatı boyunca bağımsız bir Türkiye savaşı verdi. Hiçbir zaman batıyla ittifak yapmadı. Batılılaşma diye bir kelimeyi ağzına hiç almadı. Oysa İsmet Paşa iktidara gelir gelmez batıyla ittifak anlaşması yaptı. O anlaşmanın gizli olarak neler içerdiği sonradan meydana çıktı. 1940'lı yıllarda ben lisedeydim, o zaman birden bire Yunan Latin temeli üzerinde bir kültür devrimine kalkıştılar. Biz liselerde Yunan Latin eserlerini ders gibi okumaya başladık. Hatta Latince okutan liseler açıldı.

Bir Batı-Hıristiyan kültür dairesi var. Bu dairenin içinde bütün diller Yunan-Latin esası üzerine kurumsallaşmıştır. Bütün Avrupa dilleri Yunan-Latin sözcükleriyle dolu. Doğu'ya baktığımızda ise çok net olarak görüyoruz ki bir Doğu-İslam kültür dairesi var. Bu dairenin içinde Afganistan'dan Boşnaklara kadar bütün diller İslam dininin kökenlerini oluşturan Arapça ve Farsça üzerine kurulu.Bizim Arapça ve Farsça kelimeleri dilden kazımaya çalışmamız çok büyük bir yanlıştı.

Bu yanlış şiddetli bir şekilde 10 yıl sürdü; gençlerde çok hasar yaptı. Çünkü o zaman CHP iktidar partisiydi. Onun sözcülerinden birisi Nurullah Ataç'tı. Nurullah Ataç'ın Vatan Gazetesi'nde 'Biz Yunanca Latince öğrenemediğimiz için geri kaldık' diye yazılar bulursun. Alenen devletin resmi fikri olarak söyleniyordu bu. Batı Hıristiyan kültürünün tamamen adaptasyonu. İsmet Paşa zamanında bir seçkinler oligarşisi oluştu Türkiye'de. Türkiye'de ilericilik kültür bazında konuşulur halbuki ilericilik iktisat bazındadır.

Bu batıcı kültür yozlaşmasına karşı öneriniz var mı?

Batılı çocuklar kendi dillerinden 16.yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor, ben bile 16.yüzyılda yazılmış Fransızca bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimden Divan Edebiyatını anlayamıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelip 'tedrisatta ne yapmak lazım?' diye sordular. Onlara da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburi ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça'da ihtiyari olarak okutulmalı.Eğer bu yapılmazsa 20 yıl sonra Türkler geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hale gelecekler. Ve Türkiye ya Türkiye olacak ya bitecek.

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:16
Biz Cumhuriyet çocuklarıyız siz demokrasi çocuklarısınız’

Şair-Yazar Attila İlhan, Türkçe Yaşam Kulübü’nün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlediği söyleşide öğrencilerle bir araya geldi. 27 Mayıs günü gerçekleştirilen söyleşide, cumhuriyet ve demokrasinin farklı şeyler olduğunu vurgulayan İlhan, “Biz cumhuriyet çocuklarıyız, siz demokrasi çocuklarısınız” dedi. Demokrasinin Protestan ve Anglo-Sakson ülkelerde görüldüğüne dikkati çeken İlhan, “Bir ülkede cumhuriyet varsa, cumhuriyetin de kendi içinde bir sistematiği vardır. Bunun üzerinde de devlet vardır. Cumhuriyette devlet, halkına sahip çıkar” diye konuştu. Çocukluk yıllarında Sivas’a demiryolu vardığında büyük bir sevinç yaşadıklarını ifade eden Attila İlhan, “İşte cumhuriyet böyle bir espri içinde yetiştirir insanı” dedi.

Bir zamanlar öğrenci olarak yarıda bıraktığı Hukuk Fakültesi’ne ünlü bir yazar olarak dönen İlhan, fakülteyi bırakma nedenini şöyle anlattı: “Benim gitmeyi düşündüğüm bölüm Matematik-Astronomi’ydi. Astronomiye merakım vardı. Lisede okurken Ay’ı gözlemleme şansına sahip oldum. Babam hukuka girmemi istiyordu. “Hukuka gir, astronot olursun” dedi. Hukuk fakültesi birincisi olmuştum. Ancak politik nedenlerden dolayı hakim veya savcı olamayacağımı biliyordum. Avukatlığı ise istemiyordum ve gazeteci olmaya karar verdim.”
Öğrencilerin büyük bir kısmının hâlâ ne okuyacaklarına karar veremediklerini ifade eden İlhan, “Bizi sizlerden iyi yetiştiriyorlardı. Lisede matematik ve astronomi derslerinin yanı sıra ciddi bir felsefe eğitimi görüyorduk. Şimdi hepiniz beleşten geçiyorsunuz” dedi.
Attila İlhan, Türk insanının Avrupa konusunda yanılgıya düştüğünü belirtirken, şunları kaydetti: “Kendi kafamızda bir Avrupa tasarlamışız ve içine girdiğimiz zaman bir hayal kırıklığına uğrarız. Biz Batı’yı medeni insanlar olarak biliriz. Ancak Batılılar duygusuzdurlar. Kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmezler. Bizim kendimizi onlara beğendirme aptallığımız var. Buna gerek yok. Yeni nesilde Avrupa Birliği ve Ortak Pazar için büyük bir heves görüyorum.”
Avrupa’nın Roma esasına göre kurulduğunu dile getiren İlhan, Avrupalıların kendilerini yönetici, diğer toplumları ise uşak olarak gördüğünü ileri sürdü. İlhan şöyle konuştu: “Biz Avrupalı değil, Asyalıyız. Kafa Roma kafası; dilini, dinini kabul edeceksin. Ancak bundan sonra hâlâ ikinci sınıf vatandaş olarak görüleceksin. Biz kendi elimizle, ipi boynumuza geçiriyoruz. Batılı olmak fikrini, medeni olmakla bir tutuyorlar. Bunun aksine Mustafa Kemal, Batılılaşma kelimesini bir-iki yer hariç kullanmamıştır. Gazi, muâsır ve çağdaşlaşma kelimesini kullanırdı. O bir tek şey istiyordu Batı’dan; o da rasyonalizmdir. Biz ‘pisi pisi’ deriz, onlar ‘kiri kiri’. Onların metodunu değil, bulunduğu toplumu taklit edersen, sen artık sömürgesin. Mustafa Kemal, Anadolu şiiri, Anadolu müziği ortaya çıkarmak istiyordu. Ancak var olan aydın kesimi, Batı kafasına sahipti.”

Anadolu ihtilalinin sürdüğünü ve de bitmeyeceğini söyleyen Attila İlhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aydın kesimimiz ulusal değil. Eğer sen ulusal aydını yetiştiremezsen, ulusal kültürü oluşturamazsın. Batılının davulu ile oynarsan, onlardan olursun. Aydın memleketine çözüm üretemiyorsa yararlı olamaz ülkesine. Dil bunda çok büyük bir rol oynar. Türk çocuklarının Osmanlıca’yı bilmesi gerekir. Avrupalılaşıyoruz derken yozlaşıyoruz, soysuzlaşıyoruz. Türkçe düşünüyorsan, o Türk şiiridir. O ses bizimdir. Biz ulusallığı sentez hâline getiremiyoruz. Bari yeni nesil uyansın da bir şeyler yapsın.”


Haziran 2005- Türkçe Yaşam Kulübü / İÜ Hukuk Fakültesi

Güneşin Kızı
11-10-06, 14:18
Tempo Dergisi

11.Ekim.2005
Nuray SOYSAL

Şair-Yazar Attila İlhan, Mustafa Kemal Atatürk'ün iç ve dış politikasını anlattı

''Gazi ölene kadar yüzünü Doğu'ya döndü''

Attila İlhan diyor ki: ''Gazi Mustafa Kemal, asla Garp demedi, muasır medeniyetler dedi.'' Gazi'nin ölene kadar Batı'yı düşman bildiğini öne süren Attila İlhan'la son dönemde sıkça yazdığı, Atatürk-Lenin ilişkilerini konuştuk.

Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi adına hazırladığı, ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin ilkinde, 17 aydının kaleminden Cumhuriyet’e yönelik tehlikeleri, çözüm önerilerini derledi. Kitapta, birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip Cüneyt Akalın, Sina Akşin, Necla Arat, Ataol Behramoğlu, Arslan Bulut, Tevfik Çavdar, Barış Doster, Alpaslan Işıklı, Halit Kakınç, Yıldırım Koç, Erol Manisalı, Mehmet Bora Perinçek, Vural Savaş, Necdet Sevinç, Sadi Somuncuoğlu ve A. Altay Ünaltay’ın yazıları yer alıyor. ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin bugünlerde dördüncü kitabı basıldı. “Dönem Sevr dönemi. Bize düşen Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığını yapıp, her türlü dünya görüşüne sahip insanı vatan için bir araya getirmektir” diyen Attilâ İlhan’ın dizisinin arka kapaklarında ise “Parola Vatan, İşaret Namus” ibareleri yer alıyor.

Son dönemde, Cumhuriyet’teki köşe yazılarında da Kurtuluş Savaşı tarihinin aslında bildiğimiz gibi olmadığını anlatan ve Mustafa Kemal ile Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin arasındaki ilişkileri yazan Attilâ İlhan’la hem Mustafa Kemal’in iç ve dış politikasını konuştuk hem de Avrupa Birliği, Kürt meselesi gibi güncel konuların tarihteki izlerini sürdük. “Bugün Mustafa Kemal Paşa’yı iki lafa indirdiler: Yurtta sulh, cihanda sulh. Ben sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim” diyen Attilâ İlhan, büyük kırılmanın İnönü ile yaşandığını anlatıyor.


Atatürk’ün politikasında Batılılaşma olmadığını söylüyorsunuz. Batılılaşma ne zaman başladı?

Gazi’nin ölümünden itibaren Kemalizm bitmiştir. Bunun ispatı çok basittir. Mustafa Kemal Paşa ölünceye kadar Batı’daki hiçbir ülkeyle hiçbir anlaşma yapmadı. İngiliz kralı ayağına geldi, anlaşmadı. Gazi’nin ölümünden 144 gün sonra, İngilizlerle anlaşma imzalandı. Gazi, Batı’yı düşman bilir. Haklıydı da...

Neden?

İstiklal Savaşı’ndan sonra, Lozan kararları, Lozan’dan sonra kapitülasyonlar 1928’e kadar devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa Sovyetlerle, Karadeniz’in sahildar ülkelere ait olacağına dair bir anlaşma yapmıştır. Bu, Boğazların Türk Boğazları olmasını sağlıyordu. Bunun için üç maddelik bir karar alınmıştır:

1- Karadeniz bütün kıyıdar ülkelere aittir; 2-Türkiye Cumhuriyeti, Boğazları tahkim edebilir; 3- Barışta ve savaşta yolcu gemileri Boğazlardan geçebilir ama askeri gemilerin geçişi Türkiye Cumhuriyeti kararına bağlıdır. İsmet Paşa gitti İngilizlerle başka bir anlaşma imzaladı ve bu anlaşma çöpe gitti. Bunları söylemiyorlar. Saklananlardan biri daha Kerkük meselesidir. Mustafa Kemal başından itibaren Süleymaniye, Kerkük, Musul için ısrar etti. “Misak-ı milli sınırları içindedir” diye ısrar etti. Lozan’da bunun savaşı verildi. Bir yıl sonra İstanbul’da Haliç Konferansı oldu. Bu konferansta petrol ve su meselesini halletmek için İngiltere ile Türkiye masaya oturdular. Burada oyuna geldik. İngiltere’nin teklifi şu: Milletler cemiyetine götürelim, onlar ne kadar verirse, o karara uyalım. Milletler Cemiyeti aleyhimize karar verdi. İngilizler de çok rahat oraya el koyacağını zannetti. Bunun üzerine Türkiye başvurdu ve dedi ki, “Orası benimdir”. İngiltere çok şaşırdı ve ültimatom verdiler. “Vermezseniz savaş çıkar” dediler. Gazi ne dedi? “Çıksın.” İngiltere savaşa cesaret edemedi. Ondan sonrası ise, Şeyh Sait İsyanı, Nasturi İsyanı, Dersim olayları...

Şeyh Sait isyan mıydı?

Şeyh Sait tamamen bir İngiliz oyunudur. Esas mesele hiçbir şekilde Kürtçülük değildir. Şeyh Sait isyanı şeriat içindir. İngilizler diyor ki: “Halifeyi yeniden getirirsem bütün İslam'ı yeniden toparlarım.” Nasturi İsyanı ise bir Hıristiyan isyanıdır.

Kemalist-Komünist anlaşması

Bunları gören Mustafa Kemal Paşa da, Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı tercih etti...

Mustafa Kemal Paşa şu gerçeği gördü: Batı bir buçuk asırdan beri Türklerle Rusları birbirleriyle savaştırdı. Bunun çok basit ve çok anlaşılabilir bir sebebi var: Batı, bu iki büyük devletten korkuyor. “Bunlar Avrupa’nın içlerine gelirlerse ne yaparım” diyor. Ruslara demişler ki: “Sen in sıcak denizlere.” Bu tarafa diyorlar ki: “Onlar sizin denizlere saldıracaklar.” Mustafa Kemal Paşa bir anlaşma yapıyor: Ben buna, Kemalist-Komünist anlaşması diyorum. Bu anlaşma yapıldığı andan itibaren, Doğu Akdeniz de bir demir perde oluyor. Demir perdenin bu tarafı Batı’nın müstemlekeleri… Bu yolu kesiyorlar. İki ülke bir araya geldi mi, Kıbrıs ve Süveyş tehlikeye giriyor. İngilizlerin telaşı bu. Bunun için zaten Sevr’i bir kenara atıp Anadolu hareketini destekler gibi görünmüşlerdir. O set kurulmuştur ve gazi ölene kadar devam etmiştir.


Lenin’in daha sonra, emperyalizmle mücadelede Asya ülkelerini sattığını düşünüyor musunuz?

Hayır. Mustafa Kemal Paşa’nın söylev ve demeçlerinde Amerikalı General McArthur’un Türkiye ziyaretinde, Gazi’yle konuştuğu ve Gazi’nin şöyle söylediği anlatılır: “Ruslar tüm dünyaya hâkim olmak istiyorlar. Bunlar bizim düşmanlarımızdır.” Ama bu doğru değil. General 1930’da geliyor. 1933’te Türkiye’nin onuncu yılı kutlanıyor. O kutlamaları bir araştırın bakalım. Batı’dan bir tek kişi yok. Sadece Sovyetler Birliği var. O zamanki musiki muallim mektebi öğrencileri Rus temsilcilerin önünden enternasyonali söyleyerek geçiyorlar. Durum bu. 1933’te bu tavrı olan bir adamın, 1930’da böyle bir şey söylemesi mümkün değil. Bu kanıtlandı. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa’nın bütün söylev ve demeçleri tam olarak yayımlanıyor. Önce yayımlananlar hep hilelidir. Türk Tarih Kurumu’nun söylev ve demeçleri 3 cilttir. Kaynak Yayınları’nın yayımladığı Söylev ve demeçler 17. ciltte ve daha 1922’de. General McArthur meselesine gelmiş takılmışlar. Onlar da aynı mantıkla. Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar; cevap, böyle bir evrak yok. Amerikan Büyükelçiliği’ne soruyorlar, öyle bir buluşma var ama ayaküstü geçmiş. ABD Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar, yok. O zaman dikkati şu çekiyor: Bu haber nerede çıkmış? Bu haber, Soğuk Savaş’ın en belalı zamanında CIA’in Azerbaycan’da ve Kafkaslarda kargaşa çıkarmak için Almanya’da yayınladığı bir dergi var, orada çıkmış. Ölünceye kadar Mustafa Kemal’in Batı’ya en küçük bir sempatisi yok.

Mustafa Kemal nasıl bir dış politika izledi?

Mustafa Kemal Paşa, kuzeyini Sovyet dostluğuyla, gerisini İran dostluğuyla garantiye almış. Güney için iki tehlike vardı: Fransa ve İngiltere. Çünkü onlar eski Osmanlı topraklarını müstemleke yapmışlardı. Bunları önlemek için Türkiye, Irak, İran, Afganistan’la Sadabat Paktı’nı imzaladı. O sırada Batı’da Hitler tehlikesi beliriyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Balkan Antantı’nı yaptı. Balkan Antantı ile Sadabat Paktı’ndaki devletlere bak, eski Osmanlı topraklarıdır. Batı’yla hiçbir şey yapmamıştır, çünkü tehlikenin Batı’dan geleceğini biliyordu. Çünkü Gazi’nin sağlığı süresince onunla Batı arasında çıkan itilaf en az dört. Batı Türkiye’de en az üç isyan çıkar