PDA

Tüm Versiyonu Göster : Hat Sanatı


SeVeNHiLL
13-05-06, 20:15
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Güneşin Kızı
13-05-06, 20:24
Teşekkürler.. Kendimizi en iyi ifade ettiğimiz sanatlardan birisi..

yousuff
13-05-06, 22:03
gerçek sanat işte budur...
sağolasın

kızılyıldız82
13-05-06, 22:21
bunun yanına bide ebru sanatını ekliyeceksin tam olacak
gzl olmuş paylaşım için eyw.

zahir
07-08-06, 15:31
Arapça'da çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hat; güzel yazi sanati olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî', Icâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halicilik, kumasçilik, dericilik, ciltçilik, kitapçilik, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcilik da ayri birer sanat dali olarak, her sahada eserler verildi.

Yazıya verilen değer, bütün İslam kültürlerinde hat sanatının çok üstünde durulmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı kültürü içinde hat sanatı çok ilerlemiş, işlevsel görevinin yanısıra, estetik bir düzeye yükselmiş, adeta batı resim sanatındaki tabloların yerini tutar olmuştur. Gerçek bir tablo gibi çerçevelenerek duvara asılan güzel yazı örneklerinden ünlü hattatların yapıtlarına Osmanlı tarihinde çok büyük paralar ödendiği bilinmektedir. Güzel yazı, yalnız levhalarda değil, bundan başka el yazması kitaplarda, fermanlarda, diplomalarda, cami iç ve dış duvarlarında, çeşitli yapıların yazıtlarında, mezar taşlarında, pencere kapağı ya da kapı kanadı gibi mimarlık ögelerinin üstlerinde, halı bordürlerinde, kutu, vazo, tabak gibi gündelik eşyada da kullanılmıştır.

Hat sanatında yazı gelişigüzel yazılmaz, her yazı türünün kendine özgü özellikleri, inceden inceye saptanmış kuralları vardır. Tarih boyunca ünlü hat ustaları zaman zaman yazı kuralları oluşturmuşlar ve bunları saptamışlardır. Çeşitli yazı türleri birbirlerinden, harflerin büyük ya da küçük olması, biçimi, aralıkları, bazı harflerin birbirlerine bitiştirilip bitiştirilmemesi, bazı yazı işaretlerinin kullanılıp kullanılmaması gibi özellikleriyle ayrılır.

Doğal olarak yazı sanatının ilk gelişmesi Araplar eliyle olmuştur. Bilinen ilk büyük Türk hattatı ise Amasyalı Yakut el Musta'Sami'dir (13. Yüzyıl).

Hat konusunda ciddi ve kapsamlı çalışmayı Amasyalı Şeyh Hamdullah (15. Yüzyıl) yapar, aklam-ı sitte, yani 6 esas yazı diye bilinen yazı türlerini, herbirinden örnekler çıkartıp yanlarına kurallarını yazarak bir murakka içinde toplar. Aynı zamanda Sultan 2. Beyazıd'ın da yazı hocası olan Şeyh Hamdullah'dan günümüze kalan en önemli yapıtlar, İstanbul Beyazıt Camii'nin cümle kapısının üstündeki yazıtla Amasya Beyazıt Camii'nin yazıtıdır. Osmanlı sanatının doruğa ulaştığı 16. yüzyılın en önemli hattatı, yazının yalnız üslubunda değil, tekniğinde de yenilikler getiren Ahmet Karahisari'dir. Altını mürekkep gibi kullanarak yazı yazmak, Altın yaldız harflerin dışını siyah çizgiyle belirlemek, harf kalınlıklarının içini çiçek motifleriyle doldurmak ilk kez onun uyguladığı yeniliklerdendir. En önemli yapıtı İstanbul Süleymaniye Camii kubbesindeki yazısıdır. Türk yazı sanatının başka bir ustası da yapıtlarıyla pekçok başka hattatı etkilemiş, 3. Ahmet ve 2. Mustafa gibi Sultanlara hocalık etmiş olan Hafız Osman'dır (17. Yüzyyl). Taş baskısıyla çoğaltılan KURAN'ları, çağında en uzak İslam ülkelerine kadar yayılmıştır. Bu yapıtlar günümüzde de yazı sanatının en değerli örneklerinden sayılır.

Ünyeli İsmail Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve İstanbul'daki pek çok yapının yazıtını hazırlamış olan Mehmet Esad Yesari, 18.yüzyılın ünlü ustalarıdır.

19. Yüzyılda ise başka bir ustayla, Kazasker Mustafa İzzet Efendi'yle karşılaşılır. Ayasofya'daki 8 büyük yuvarlak levha onun en ünlü yapıtlarındandır. Cumhuriyetten sonra harf devrimiyle Arap harflerinin kullanımdan kaldırılması, bütünüyle bu harflere dayanan hat sanatının yaygınlığını birdenbire çok azaltmıştır. Kitapların latin harfleriyle ve baskıyla hazırlanması, bu sanatın kullanım alanını hemen hemen yalnız Cami'lerdeki duvar yazılarına indirgemiştir. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik, Emin Barın gibi hattatlar bu kısıtlı alanda yapıt vererek 20. yüzyılda hat sanatını sürdüren sanatçılar olmuşlardır.

Çeşitli yazı türleri içinde Kufi, en eski yazıdır. Osmanlı kültür çevresinde az kullanılmış olmakla birlikte dik, kalın, köşeli harfleriyle hemen dikkati çekerek öteki yazılardan ayrılır. Halı bordürlerinden madeni paraya dek çok çeşitli alanlarda kullanılır. Yazıtlarda, KURAN'da ve Divan yazmalarında kullanılan Nesih iri harfli olduğu için duvar yazılarında ve Kitapların bölüm başlıklarında kullanılan sülüs, Din kitaplarında ve murakkaların başındaki besmelelerde kullanylan Reyhani ve Muhakkak, devlet belgelerinde kullanılan Tevki, hattatların öğrencilerine verdikleri icazetnamelerin altındaki üstat imzalarında kullanılan Rik'a, bir arada aklam-ı sitte diye adlandırılan en önemli 6 yazı türünü oluştururlar. Bunlardan başka talik, nestalik, divani, bir tür steno sayılabilecek olan siyakat, menşur, zülf-ü arus, hilali, muini, şikeste, müselsel gibi yazı türleri de vardır.

Hat sanatında Osmanlı sanatçıları çeşitli uslupları denemişlerdir. Bunlardan biri istiftir. Bir sözcüğün harflerinin ya da bir cümlenin hece ve sözcüklerinin güzel bir görünüm oluşturmak amacıyla ve kullanılan yazının çeşidine uygun biçimde yanyana ve üstüste sıralanmasına, istif edilmesine denir. Bir sözcüğün, bir eksenin iki yanına bir ters, bir yüz bakışık olarak yazılmasıyla oluşturulan çeşidine müsenna ya da aynalı yazı adı verilir. 17.yüzyıldan sonra özellikle gelişen bu türün en görkemli örnekleri bugün Bursa Ulucamii'nin duvarlarında bulunmaktadır. Harflerin biçimleriyle oynayarak, çeşitli düzenlerde birleştirip istif ederek yaratılan ve oldukça stilize edilmiş bir tür yazı-resim de hat sanatında önemli yer tutar. Yazıyla oluşturulan böyle resimler arasında en çok sevilen ve rastlanan konular kayık, kuş, aslan, sancak, cami, ibrik, çiçek, insan başı vb.dir. Osmanlı Devleti'nin arması ve padişahın imzası olarak kullanylan tuğra da bir tür istif yazıdır. Oğuz Han'ın yazılı nişanından çıktığı bilinen tuğra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları'nca da kullanılmıştır...

zahir
21-08-06, 22:56
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.





Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.





Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

zahir
15-09-06, 20:35
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Lafz-ı Celâl.........

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

fajapamkırmis
15-09-06, 20:43
herhalde sen de ilgileniyorsun zahir böyle sanat dallarıyla. çok güzel eğer büyüdüğümde zamanım olursa ilk işim ebru ve hat kurslarına gitmek olacak. belki ahşap rölyef de olabilir.ben de ebru ile ilgili bir resim koyayım bu galiba boyaların birbirine karıştığı an.

zahir
15-09-06, 20:49
evet biraz alakam var.
Ama sen kaç yaşındasınki büyünce diyorsun?
Aşkın yaşı olmadığı gibi sanatın da yaşı yoktur ...

fajapamkırmis
15-09-06, 20:52
ben mi ben 12 yaşında bir tıfılım ama annem bunlarla ilgilenir ondan evin her kenarı ebru, ahşap, kumaş, hat...

mollamemin
05-10-06, 23:38
gardaş ellerine sağlık bizi bu muhteşem sanatlardan haberdar ettiğin için ne kadar teşekkürlerimizi sunsak azdır... Allah senden razı gele

karagozlum
06-10-06, 00:00
Hepsi cok guzel. Yuregine saglik ;) Paylastigin icin tesekkurler..

genar
16-01-07, 19:10
emeğine sağlık çok güzel...

Original
16-01-07, 21:24
Hayran olunası bir sanat dalımız, çok istediğim halde zaman ayırmayı bir türlü beceremediğim güzelliklerden biri. Sabır, beceri ve aynı zamanda bilgi gerektiren.

Çok teşekkürler, resimler ve bilgiler için. Elleriniz dert görmesin.

Original
23-02-07, 22:09
Hat Sanatının Ayırıcı Vasıfları

Terkîb Husûsiyeti

Yazma denilen terkîb ameliyesi, bu san’atın en esaslı fârikalarından birisi ve belki de birincisidir. Çünkü bu bulunmazsa diğerlerine de yer kalmaz. Bu san’atda terkîb diğer yazılarda görülen çizme ve şekillendirme demek olmadığı gibi, resim yapmadaki tersîm ameliyesi gibi yazı yapmak veya taklîd etmek demek de değildir. Bir takım fakir unsurları, maddî hendese çizgilerini sâdece toplayıvermek, şu veya bu şekil altında sıralayıvermek, birbiri üzerine gelişi güzel bindirivermek veya birbirine karıştırarak yığıvermek demek de değildir. Belki: Hat san’atında terkîb, rûhî hendeseyi muayyen bir mevzû üzerinde ve en güzel bir tarzda bünyeleştirircesine canlandırarak bir vahdette nizamlamak, nizamlı birçok vahdetleri bir âhenkde düzenleyerek bir fıtrat güzelliği halinde ifâdelendirmektedir.

İslâm yazılarının hemen hemen hepsinde hâkim bir kanun olan bu esâsı tatbik etmenin her eli kalem tutana müyesser olmadığı da bir gerçektir. Bu yazılar arasında görülen farkların çoğu, bu terkîb kanununa fiilen intibak edip edememesinin zarûrî birer netîcesidir. Yazı bellemek, bu san’at kazanmak için yapılan terkîb ameliyeleri bu mânâca bir bir terkîb değil, belki buna götürecek olan bir egzersiz ve taklîd safhasıdır. Bu kısım yazıların asıl terkîbe yükselebilmeleri için bâzı teknik şartlara fiîlen riâyet mecbûriyeti vardır.



Seyyâliye Husûsiyeti

Bir yazı bünyesini terkîb ederken, ilk unsur olarak yer alan harfler, birbirine ilişmeye, takılmaya, sağ ve soldan bitişip kaynaşmaya ve böylelikle içtimâî bir birlik ifâde etmeye son derecede kabiliyetli olduklarından, bunun îcâbı olarak her harfin yerine göre çeşitli bünye değişmelerine uğraması, terkîp işini alabildiğince genişletmiş, zenginleştirmiş, hal ve makama uygun ince vaziyetler almağa imkân vermiştir. Bu değişmelerde ve birlik nizâmına girmede harfler, cevher denilen en esaslı kısımlarını her yerde ufak farklarla muhâfaza edebilmeleri sayesinde yalnız ve bir arada durumlarının gerektirdiği hallere intibak edebilecek elâstikî bir kabiliyet almış ve bu sâyede maddî hendese, istidad ve kabiliyetlerin, bilgi ve tecrübenin kuvvetiyle mütenâsip olarak rûhî hendese içinde yoğurula yoğurula erimiş ve yazılar bir seyyâliyet husûsiyeti kazanabilmiştir.

Bu karakteri, bir menba’dan kaynayan suyun, arazinin tabiî meyline göre kendi hızıyla yollar bularak hiç bir sun’î müdâheleye uğramaksızın akıp gitmesi hâline benzetebiliriz. Bu sâyededir ki, yazının bedâati; tabîatın yanında değil, içinde yaşanabilen bir fıtrat karakteri ifâde edebilir hâle gelmiştir. Diğer bir ifâde ile; her san’at eserinde aradığımız ifâde canlılığı, sûret parlaklığı yazıda kendine hâs bir çehre ile tecellî eder. Celî yazılarda bunun daha muhteşem örneklerini görürüz.

Fakat îtiraf edelim ki, böyle bir yazı, hakîkî mânâda canlı bir mahlûk da değildir. Belki, san’at rûhunun bünyede kalemle resim ve nakşolunmasından doğan rûhî hendesenenin bedî’ karakterlerini taşıyan maddî bir sûretten ibârettir. Lâkin bu sûret hâliyle öyle bir ifâdeyi hâmildir ki seyyâl olan bu hâl, başka hiçbir san’at eserinde görülmez. Biz bu seyyâliyet h^lini “Ne canlı, ne cana yakın, içe akan bir hâli var” gibi kelimelerle anlatmaya çalışırız ve bu kelimeleri, diğer san’at eserlerinde kullandığımızdan farklı bir mânâda söylediğimiz de biliriz. Zîrâ bu husûsiyeti başka san’at eserlerinde görmeyiz. Fakat, yazının bu seyyâliyeti yanında daha doğrusu içinde bir de metin olma vasfının bulunması lüzûmu düşünülürse, bu iki karakteri bir yazı bünyesinde âhenkleştirebilmenin ne zorluklu bir iş olduğunu anlamak müşkül olmaz.


Metânet

Terkîb kanununun asıl hedefi, yazı bünyesine rûhî hendesenin gerektirdiği metâneti sağlayabilmektir. Çünkü bir yazı ne kadar metin yazılmış olursa, o nispette güzel olur. Nitekim, Şeyhülislâm Hasan-ı Sincârî “Bidâat-ül Mücevvid” adlı eserinin mukaddimesinde, “Güzel yazı halâvetli olandır. Halâvetli yazı da metin olandır.” Diye ifâde eder. Bu met’ânet önce yazının maddî hendesesindeki mükemmeliyetle tahakkuk ediyor gibi görünse de, hakîkatte rûhî hendesenin maddî hendeseyi kendi metâneti lehinde kullanabilmesine bağlıdır. Gerçekten, Ma’kılî’de olduğu gibi donuk hendeseye bürünmüş bir yazıda muntazam yontulmuş bir taş metâneti kadar sertlik duyulabilirse de, estetik yazıda aranılan metânet; tutmuş, taş kesilmiş bir çimento metâneti değil, rûhî hendesenin ifâdesindeki seyyâl metânettir.

Bunu şu misâl ile daha açık ifâde edebiliriz: Bünye teşekülü bakımından gürbüz, sıhhatli, kuvvetli görünen ve gözler yıldıran pehlivanın bu görünüşü hakîkatte maddî ve zâhirî bir haldir. Onda aranılan asıl metânet ise, ona bunları sağlayan rûhunun mânevî bir zayıflığa, gizli bir hastalığa mübtela olmasında, irâdesinin ve rûhaniyetinin kuvvetli bulunmasındandır. Korkak, gâbî, imkânlardan istifadeyi düşünemeyecek kadar beceriksiz, birkaç dakika sonra tıknefes oluveren, sert bir kaya gibi durmaktan başka bir rol alamıyan bir pehlivanla, çevik, zeki, tedbirli ve mukavemetli, yerine göre pasif, yerine göre aktif olabilecek kadar elâstiki ve seyyâl bir varlık ifâde eden pehlivan arasında ne kadar fark varsa bir yazının maddî ve rûhî hendeselerindeki metânetler arasında da o kadar fark vardır.

İşte, san’atda aranan ve tahakkukuna çalışılan asıl güzel yazı, göze sert görünen ve rûha donuk bir taş katılığı telkîn eden değil, yazanın rûhundaki ve bundan doğan rûhî hendesedeki metâneti ve bu metânet içinde süzlüp gelen cana yakınlığı tanıttıran ve rûhu, seyyâliyetiyle istilâ eden yazıdır. Çelik, tahta, mukavva, lâstik arasındaki metâneti nasıl ayırt edebiliyorsak, yazılar arasında da böyle dereceli metânet sezmek dâimâ mümkündür. Maamâfih, yazıdaki metânet, yazıya munhasır bir husûsiyet olduğundan bir aynını diğer san’at eserlerinde göremeyiz. Bunlarda görülen metânet, asıllarındaki metânette nispetle tâyin ve takdîr olunduğu halde, güzel yazıda doğrudan doğruya takdîr olunur. Bu, öyle bir metânettir ki, yazının maddî hendesesinde, metâneti kendi seyyâliyeti içinde estirerek estetiği lehinde kullanır da, yazı hem akıcı ve yumuşak bir karakter gösterir, hem de nüfuz istemeyen bir mukavamet hissetttirir. Estetik değeri de, bu metânetin bir seyyâliyet içinde arzettiği âhenklerden okunur. Füsûn ve câzibe hâli bu mertebede kendini gösterir. Maamâfih, bir yazının bedâati için, metânet başlıbaşına bir âmil de değildir. Daha başka şeylerin de bulunması gerekir.


El ve Kalemle Yazma

Terkîb husûsiyetinin tahakkuku el ve kalem husûsiyetine bağlıdır. Çünkü, hat san’atında estetik yazı ne çizmedir, ne de umûmi mânâda yazmadır. Belki terkîb husûsiyeti’nin ve estetik îcapların şartları içinde; el ve kalemin, husûsî bir teknik tâkibiyle yürütülmesidir. Böyle bir yürütmede, diğer yazılar, yazmalar ve yazışlarda bulunmayan ve başka san’atlarda görülmeyen bu el ve kalem husûsiyetinin öyle izleri tezâhür eder ki, her birine “san’at rûhunun maddeye aksetmiş izleri ve sûretleridir” diyebiliriz. El ve kalemle bu tarzda bir yazma, hiç bir yazıda ve hiçbir san’atda bulunmayan bir fârikadır.

Bu mânâca, yazının el ve kalemle yazılması ve kalemlerin yazı nevi’lerine göre muayyen bir kalınlığa tâbi’ tutulmaları ve bir kalemin hafî ve celî seyirler içinde rol alabilmesi, yâni; muayyen haddin altında ve üstünde derecelere inip çıkabilmesi terkîb işini daha ince bir hâle getirmiştir. Çünkü bu hâl ve tavırların her birinde gereken rûhî hendesenin, diğerinden az çok farkla tatbîk edilmesi, harf ve kelime bünyelerine yeni yeni estetik karakterler bulup katma işini de doğurmuştur. Bütün bunları el ve kalemle şu veya bu kayıd ve şart altında inceden inceye, en bedî’ bir sûret lehinde işlemek, en kalın kalemlerin çıkaracakları harf ve kelime bünyelerine aynı incelikleri ve karakterleri verebilmek, her birinin husûsiyetini en bedî’ bir sûret içinde tebârüz ettirmek, yazanın kendi canından koparıp o sûrete katmak kadar müşkül bir iş olduğu için; terkîb ameliyesini, seyyâliyeti daha ileri götüren bir mâhiyette başarmak ve aynı amanda metâneti de sağlamak zarûrî olduğundan; san’atkârı, değer san’atlarda görülmeyen daha ince bir fâaliyetin gidişine uygun bir sûrette el ve kalem yürütmek zorunda bırakmıştır. Gerçi, bu zorlu işte en mühim rol, el ve kalemi ilgilendirmekle berâber, san’atkârın bu hususlara âit bilgisi, kudret ve isteği, cehd ve dikkati kâfî olmayıp “meleke” denilen olgunluğa ermiş bulunmak da, en esaslı şartlardandır. Bu şartlara riâyet sâyesindedir ki, hat san’atı İslâm’ın elinde ve kaleminde, yepyeni bir hâl ve kıymet kazanmıştır.


İbdâ'

Yazıdaki ibdâ’ ve bedâat, nisbî olmakla berâber, diğer san’atlardaki ibdâ’lardan bambaşkadır. Güzel san’atlar târihinde ve estetik âleminde beşer faâliyetine yeni bir devir ve sâha açmış olan bu san’at, beşer rûhunu, tabîat ve eşyâyı taklît temâyülünün ve kabuklaşmış alışkanlıkların üstüne çıkarak, ona san’at ve bedâat sâhasında ve rûhunun enginlerinde yeni ufuklar göstermiş, kâinât her yönden mütâlea ettirip, rûhunda sindirecek hâle getirdikten sonra; nispî olmakla berâber, yeni bir fıtrat ifâde edebilecek kadar kuvvetli bir ibdâ’ ile hilkatle tabîat arasında yer alan,, yâni “fıtrî bir bedîa” sunabilmenin imkânını göstermiştir. Böylece, beşer zevkini ve duygularını, taklidlere düşmekten kurtarıp, daha yüksek, daha ince, daha esrârengiz bir çalışma seviyesine çıkabilmenin mümkün olduğunu öğretmektedir. Bu hâle, değer san’atların hiçbirisinde rastlayamayız. Bu sözümüz, onları hafif görmek ve küçümsemek demek olmayıp; maksadımız, yazı güzelliğinin onlara bedâat âleminde yeni bir örnek sayılabilecek kadar görülmeye değer olduğunu ifâdedir.

Meselâ güzel bir Sülüs veya Ta’lîk veya bunların celî’leri ile yazılmış bir levha, mûsikîye tatbîk edilebildiği takdirde, mûsikinin ne renk alacağını şimdiden kestirmek mümkün olmamakla berâber mûsikî üstadlarının bu mevzûda yapacakları etütler, Batı müziğinde ehemmiyetle yer almış olan “mefhumlu ve mânâlı müzik” gibi, hattâ ondan daha enteresan yeni bir san’atın doğmasını mümkün kılsa gerektir. Bir şartla ki, müzisyen, yazı estetiğini bilir ve anlar olsun.

Yazı estetiğinin ve tekniğinin resme ve mîmâriye de tatbîki mümkündür. Meselâ, güzel yazı estetiği üzerine yapılmış bir bina, kurulmuş bir park, âhenkleştirilmiş bir köprü.... gibi eserler, güzel bir yazı gibi, gönülleri rûhî hendeseleriyle de bir dereceye kadar alâkalandırabilir. Nitekim, bu san’atta da böyle bir tatbik şeklinin ibtidâî ve ufak numûnelerini, resimle yazının karıştırılmış örneklerinde görürüz. Müsennâ yazılar ve tuğralar böyle bir fikrin mahsûlüdür. Her biri ayrı bir etüt mevzûu olacak kadar ehemmiyetli olan bu işler, kalp ve ircâ’ kanunu’na daha yeni ve daha geniş bir tatbîk sâhası bulmak demek olduğuna göre, bugün için ham bir hayâl görünen bu fikirden ileri medeniyetlerin istifâde etmiş olmaları aykırı görülemez.

Hâsılı, ibdâ’ husûsiyeti biri yazılara, diğeri yazanlara âit olmak üzere iki bakımdan tetkîke değer bir mevzû’dur. Yazı bakımından; zengin, ince bir kıymet ifâde eden bu husûsiyet, yazanlar elinde mütemâdiyen çeşitlenmiş; telâkkîye, modaya tâbi’, gelip geçici, göze sürûr olmakla kalan güzellikler üstünde, gönülleri ve basîretleri büyüleyen karakterleriyle asırlara hitâp eden şâheserler de vücût bulmuştur. Bu kısım yazılar, diğerlerinden ayırt edilmek üzere Cenâh-ı tâvûs (=Tavus kuşunun kanadı) diye vasıflandırılagelmiştir.

Fakat, burada bir noktayı açıklamamız lâzımdır. Cenâh-ı Tâvûs tâbiri bir ıstılah olmakla beraber, hat san’atının ideal bir ifâdesi değildir. Ancak, bedâati yüksek yazılara verilmiş mecâzî bir etikettir. Çünkü, bu san’atta ibdâ’ ve bunun san’atkâra va’d ettiği sâha kadar geniştir ki, hattât bu genişliği sezemeyip de kendisine idel olacak müşahhas ve muayyen örneklere bağlanıp kaldığı takdirde, kendisini taklit ile çerçevelemiş olacağı; bu ise san’atın gayesine aykırı bulunduğu cihetle, yüksek san’at dâhîleri kendilerini böyle bir kafese hapsetmekten her zaman uzak kalmışlardır. Kaleme hâkim olan san’atkârlar, ibdâ’larında hiçbir kayıt ve şart tanımazlar, o geniş imkân sâhasında bizzat yaza yaza, ibdâ’ları içinde yüksele yüksele cevelân etmek isterler. Çünkü onlar şuna kani’ olmuşlardır ki, bir san’atkârın rûhu, (nun) gibi esrârengiz, maddî âlemlerden çok daha geniş ve zengindir. Elverir ki, bu genişlik ve zenginliğe fiilen intibak edebilecek aşk ve kudreti üzerinde duysun, (alleme bil galem) deki Rabbânî meşki rûhunda bulsun.

Bu kudreti hâiz bir el, kalemle yazarak mevcût örnekler üstünde bir bedâatin tahakkukunu görmek merâkı ile eserler sunmağa çalışırken, kendisini “ilâhî bir beğenmemezlik” duygusunun iğnelendiğini sezer ve her iğnelenmeden ilham alarak mevcûdun üzerine daha güzelini ekleme gayretiyle, cenâh-ı tâvûs gibi etiketlere kapılmamaya, yeni yeni bedîalar vermeğe çalışır. San’atkârın durumundaki bu nezâket ve ağırlık düşünülürse, bu san’atta, bilhassa ibdâ’ bakımından beşer kudretinin üstünde bir i’câz ve tesirin hâkim olduğu ve Kur’ân’daki “Kasem”in ehemmiyetli ve esrârengizliği bir dereceye kadar anlaşılır. Bu anlaşılmadan sonradır ki, tahrîk husûsiyeti’nin inceliği kendini gösterir.


Tahrîk

Tahrîk, “kalemi hareket ettirmek” demek ise de, diğer san’atlarda görülmeyen bir husûsiyet ve ehemmiyetli ve bir o kadar da çetin zorlukları vardır. En olgun bir san’atkâr bile, bütün ömrünce bununla güreşmekten kurtulamamıştır. Çünkü, yazarken elde faâliyete geçen kalem, yerine göre tam veya yarım, yâhut üçte iki veya üçte bir tavır ve hareketlere tâbi’ olmak zorundadır. Her birinde, yerine ve îcabına göre ağır, hızlı veya ikisi ortası, hafifçe veya bastırarak, düz, eğri, kırık, birden veya parça parça hareketlerle ine çıka, açıla büküle, kıvrıla dolana, yayıla toplana, bozula kapana yürürken kalem cereyânını, kalem hakkını, kalem takıntılarını harflerin tabîatlarına uygun olarak vermek sûretiyle âhenkli bir vahdet hâlinde gayeye ermekte ve böylece en küçük parçalardan noktalara, noktalardan düz hatlara, bunlardan kırık veya eğik satıhlara, donuk dikliklerden bir ifâde taşıyan gayet muntazam münhanilere kadar gidebilmektedir.

İşte, yazı estetiği tahrîk denilen böyle bir dokuma ile bünyeye işlenir ve işlenirken, mahsûlünün bir “fıtrat” karakteri göstermesi aranır. Bütün bu safhâlarda san’atkâr yardımcı vâsıtalardan ne kadar âzâde ve müstağni kalabilirse, yazı da o nispette fıtrî karakterini göstermeye imkân bulur. Bu nispette de kısmet kazanır.. Bu işlerde en ziyâde tesirli görünen âmil, el ve kalemin, tahrîk esnâsında yerine sarf olunacak sûrette rol almış bulunması ve bunun için de tahrîk’in baştan sona kadar muhâkemeli, kuvvetli ve isâbetli olmasıdır. İşte böyle bir tahrîk, başka san’atlarda görülmeyen öyle bir husûsiyettir ki, estetik yazının bel kemiği mevkiindedir.


Ölçülü Olma

Her güzel yazıda bir asâlet sezilir. Bunun nereden geldiği dikkati çeker. Bu, yazı nev’i için tespit edilmiş olan belirli ölçülere riâyetten doğmaktadır. Hattat, elini ve kalemini bunlara göre ayarlayarak yürütmek sâyesindedir ki, yazısında o asâleti ve ölçülerin gerektirdiği husûsiyeti sağlar. Yazı, bu ölçülerle san’atkâr elinden kendine has fıtrat elbîsesini giyerken veya giydirilmeye çalışılırken, bu elbisenin gerektirdiği biçimi ve nizâmı da almış bulunur veya almaya ihtiyaç gösterir. San’atkârın, böyle ihtiyaçları dâimâ gözönünde tutması icâp eder. Dolayısıyla, bu ölçüleri, âhenk kanunun her yazı nev’ine göre formülleşmiş tâl’i derecedeki kalıpları gibi düşünülebiliriz.

Bu ölçülere riâyetledir ki, yazıyı gözün bünyevî teşekkülüne uygun ve severek kavramasına elverişli sûretlere sokmak mümkün olduğu gibi, güzellik bakımından rûhî hendesenin gerektirdiği fıtrî karakterleri şu veya bu nev’e göre bünyeye vermek, her birinin güzelliğindeki hâl ve tavır inceliklerini göstermek, bünyedeki maddî ve hissedilen hendeseyi rûha akabilecek bir hâle getirmek kaabil olur.

Yalnız, burada dikkati çeken bi cihet vardır. Hattat, selâhiyetlerini bağlayan irâdesini dizginleyen bu ölçülere riâyet ederek yazarken, san’at rûhundan kopup gelen rûhî hendesenin fitrî îcapları ile bağdaştırmak zorunda kalır. Fakat, dikkate şâyandır ki; san’atkârı, kayıt altına alıyor gibi görünen bu ölçüler, aynı zamanda, el ve kalemi daha geniş bir imkân ve elâstikî bir faâliyet içinde yürütmeye de yararlı olur. Çünkü, bu ölçülerin bilinmiş olması, gidilecek yolun ve hedefin nispeten bilinmiş olması demektir. Yol ve hedef bilinince de zorlukları hafifler, yavaş yavaş kolaylaşır. Yazan, o ölçüleri de ibdâ’ları lehinde kullanmaya imkân ve kudret bulur.

Meselâ, şu yazı nev’i hakkında tatbik olunagelen ölçüler, san’atkârı “dehâ ve ibdâ’ kudretine uyabilmek için- yeni yeni imkânlar araştırmaya sevkeder. Kaide üstü durumlara götürür. Bu arama, aynı zamanda eski ölçülere yeni ve bedî’ durumları bağdaştırmaya ve bunları yeni yeni metotlara bağlanmaya sevkeder. Bu sûretle hem eski ölçüleri daha mütekâmil seviyeye yükseltmeye, hem de yeni yeni ölçüler, mevzûn kalemler bulmaya fırsat ve imkân verir.

Nitekim, muayyen kalemlerin inceye doğru derece derece inmeleri, derece derece kalınlıklara çıkmaları sağlanırken, alışılan ölçülerin az-çok değiştirilmesine zarûret hâsıl olmuş ve esaslar kaybedilmediğinden, aradaki alâka ve münâsebetin gizli bir bağla muhâfazası mümkün olmuştur. Yazılarda görülen bu “yenilik içinde eskinin devamı” hâline soy gütme denir. Bu hal mevzûn yazılarda bir kanundur. Teceddüd ve bekaa, yâhut soy gütme kanunu denilen bu gizli bağ sâyesinde, milyonlarca yazı içinden nevi’leri ve nevi’lerin derecelerini bilip sınıflandırmağa imkân hâsıl olur.

Düşünelim; birçok çeşitli yazılar arasından Sülüs vav’larını bir tarafa, Muhakkak vav’larını birtarafa, Reyhânî vav’larını bir tarafa, Celî’leri bir tarafa.... seçip çıkarmak ne demektir? Hepsinin soyu, yâni ölçüsü, formülü belli olduğu içindir ki, bunlarla tarta tarta, birbirine benzemeyen karakterlere bürünmüş şekiller arasında saklı kalmış olan karaterlere göre ayırt etmek – bir soydan gelen erkek ve dişi büyük, küçük kardeşleri fizyonomilerinden veya kanlarından tanımak gibi- mümkün olmuştur.


Güzellik

Yazı estetiğinin diğerlerinden farklı bulunduğunu Estetik husûsiyet bahsinde arzetmiştik. Burada ölçülü olmak husûsiyetinden doğan ikinci derecede ve daha canlı bir estetik husûsiyet de bahis mevzûu olur ki bunu da ötekisinden ayırt için güzellik husûsiyeti diye vasıflandırıyoruz. Bunun, yazı nevi’leri kadar çeşitleri bulunabileceği gibi, yazanların şahsiyetlerinden eklenen karakterlerle birbirinden ayrı husûsiyet arzeden güzellikler de vardır. Meselâ; bir Sülüs yazıdaki estetik husûsiyeti bir Ta’lîk yazıda görmeyiz. Şu hattâtın şe nev’ yazısındaki güzelliği, bir diğerinin aynı nevi’den yazdığı müteaddid yazıları arasında bile birbirinden farklı güzellik husûsiyeti arzettiğine şâhit oluruz.

Bu husûsiyetler, bir taraftan asırların san’atkârlar elinde süzüp getirdiği estetik imkânların bir meyvesi olduğu gibi, bir taraftan da, her yazanın san’at rûhundan katılmış vasıfları da taşır. Onun için, “şu yazının güzelliği” dediğimiz zaman, “eskiden doğru gelen birçok güzelliklerin âhenginden doğan ve son san’atkârın elinde ileri veya geri yeni bir sûrete sokulmuş bulunan bir mahsûl” anlaşılmalıdır. Bilhassa, ileri seviyede bulunan öyle bedî’ bir realitedir ki, bu şekilde sûret elde etmek için; taklît çerçevesini aşmak, mâzîyi hâl’de derc ettikten başka, onun üstünde bir güzelliği tahakkuk ettirmek îcâbeder. Bu sayededir ki, san’atkâr kendi şahsiyetini ve şahsiyetinin fıtrat hâlini eserlerinde yaşatmaya imkân bulur. Böyle bire eserde görülen güzellğin husûsiyeti ise, kendisinden başka, tabiî ve sun’î hiçbir eserde bulunmaz.

Original
23-02-07, 22:18
Estetik Yazıların Belirgin Vasıfları

Umûmî Vasıflar

Bir nev’i diğer nevi’den ayıran vasıflar olup, bunlar doğrudan doğruya yazının bünyesiyle alâkalıdırlar. Bu kısım vasıflar da, başlıca iki türlüdür: Ya aslî veya fer’î olur. Aslî olanlar sâbit olup, nev’in esâsını teşkil ederler. İkinci derecede olanlar ise değişiktirler. Bu sebeple bunlar, nev’in tâlî vasıfları olarak mütâlea olunurlar.

Meselâ, Sülüs yazı üçte ikisi düz, üçte biri yuvarlak olmak vasıflarını hâizdir. Bu nispet, sülüs nev’inin asıl karakteridir. Bu asla göre, meelâ “Elif harfi, Sülüs’te üçte iki ve üçte bir meyille yazılır. Boyu yedi noktadır. Başında bir tahd’ip (kanburluk), sonunda bir tahrîf (eğrilik) vardır” denilir. Meyil, yedi nokta, tahdîp ve tahrîf vasıfları elif harfinin Sülüs nev’ine göre bünyeleşmesinde müessir olurlar. Bu vasıflar bulunmazsa Sülüs elifi’ni yazmak mümkün olmaz. Yazının ölçüsü olmasındaki husûsiyet, bu vasıfları tahakkkuk ettirmekle sağlanır.

Umûmî vasıflar, yazı çeşitlerine göre burada sayılamayacak kadar çoktur. Bunlar, önce üstadın târif ve tâlimleri ile bellenir, onun için, meşk, târif ve tâlim görmek bu san’atda esaslı şartlardan sayılmış ve Hazret-i Alî, “Yazı hocanın tâliminde gizlidir” buyurmuştur.



Husûsî Vasıflar

Bunlara şahsî vasıflar da diyebiliriz. Şashî olması yazan bakımından, husûsî olması da yazı bakımındandır.

Bu kısım vasıflar, henüz nev’e mal olmayıp, daha ziyâde yazanın veya yazanların şahsiyetlerini ifâde ederler. Yazı ister olgun olsun, ister olmasın bu gibi husûsiyetler, daha çok mukayeselerle anlaşılır.

Çünkü, iki çeşit ayırıcı vasfı bir tek yazıda ayrılmış olarak görmek kaabil değildir. Fakat, aynı nevi’den iki yazı mukayese edilirse, ayıran vasıfların birbirinden ayrıldıklarını görmek mümkün olur. Bu iki yazıyı birbirinden ayıran farklar ne ise, o yazıların kendilerine hâs olan mümeyyiz vasıfları da onlardır. Bunun için, meselâ “şu hattatın Sülüs yazısı, nev’ine en uygun bir yazıdır” yâhut “şu yazı çok güzeldir” dediğimiz zaman, bu iki gruba âit vasıfların hepsini mi, yoksa bir kısmını mı kastettiğimiz, yâhut da hiçbirisini gözetmeden mi hükmettiğimiz anlaşılmaz.

Meselâ, (Resim: 95,96,97,98) de dört ayrı hattatın yazmış oldukları Besmeleleri müşâhede ve tetkîk ederken birbirine benzemeyen cihetleri bulunduğunu hemen hepimiz de ayırt edebiliriz. Benzeyen tarafları: “- Nevi’ birliği (Muhakkak hattı olmaları), 2- Mevzû’ birliği (Besmele olmaları), 3- Nizam birliği (satır nizâmı üzere yazılmış bulunları)dır. Benzemeyen tarafları: Kalemlerin az çok incelik ve kalınlık arzetmesinden ziyâde yazanların, şahsiyetlerinden yazılarına kamış oldukları, birbirine benzemeyen husûsî karakterle karışık birer durum arzetmeleri ve bir de güzellik husûsiyetleridir. Öyle ki, bu farkları yalnız yazıların umûmi durumlarında değil, harflerinde de görmek mümkündür .Eğer benzeyen taraflarını bilmezsek, bu yazıları başka başka nevi’ler zannetmemiz muhtemeldir.

Burada ehemmiyetli bir nokta vardır. “Bu yazıları hangisi diğerinden daha güzeldir?” dediğimiz zaman şahsiyeti ayıran vasıflarla birlikte mütâlea ederek hüküm vermemiz gerekir. Çünkü her birinin oluşu o vasıflarla mümkündür. Bu takdirde, en güzel hangisi ise, artık nev’î ve şahsî vasıflarıyle birlikte en güzeldir. Lâkin bunlarda nev’in vasıflar esasen müsâvî olsalar bile, şahsî vasıflar müsâvî olsalar bile, şahsî vasıflar müsâvî olamayacağından, aralarındaki güzellik farkı bu şahsî vasıflardan doğmuştur. Bununla berâber, her biri kendi bünyesinde nev’i de az çok değiştirmiş olur. Bu sebeple her birini bir başka çehre ile tanırız.

Demek ki, nevi’, ancak hâriçteki yazı ile tahakkuk etmekle berâber, şahsî vasıflardan da müspet veya menfî sûrette az çok müteessir olduğundan; şahsî vasıflar dediğimiz zaman, ne nev’î vasıflardan üstün, ne denk, ne de geri bir mânâ anlamayıp, yerine göre bunlardan biri veya birkaçı ile karşılaşabileceğimizi unutmamalıdır. Çünkü, hakîkatte birbirine her cihetten temâmiyle benzeyen bir yazı yoktur. Şahsî vasıflardan nev’e en yüksek güzelliği sağlayabilmiş olanlar, şahsiyetten çıkarak nev’in malı ve onun mümessili olurlar. San’atta ekol olmak mevkiini tutabilirler. Başkaları için bir ideal de olabilirler. Fevkalâdelikleri nispetinde, ideal rolleri bir zaman için devam edebilir. Onun için, bu kısım yazıları, bunları yazanların daha önce yazmış olduğu yazılarından ve devrindeki şahsî vasıfların tesirlerinden ayırt etmek ve yalnız imzaya dayanarak hüküm vermemek îcâbeder.

Nev’e mâl edilen şahsî vasıflar, nev’e daha üstün bir kıymet kazandırabilirler. Lâkin bu, o nevi’ etrâfında toplanan ve henüz kendi seviyesine yükselmemiş olan diğer şahsî vasıfları ifâde etmeyeceği için, bir yazıda görülen bu çeşit çeşit vasıflardan ne nev’in son haddini, ne de nev’i temsil eden vasıflardan yazının son haddini bilemeyiz. Bunu ancak sağlam bir tasnîfe mâlik, mükemmel bir yazı estetik târihi gösterebilse de, böyle bir kitap henüz yazılmış değildir. “Zevk-i selîm” denilen sağduyunun da bu işte yeter olmadığı muhakkaktır. Çünkü, yazılardaki bu çeşit çeşit vasıfların gaye ve hedefleri bir değildir. Bir kısmı histe ve zevkte kalır. Bir kısmı fikir ve zekâya hitâp eder. Bir kısmı gönüle ve kalpe katılır. Bir kısmı irâde ve ihtiyâra çatar. Bir kısmı, zihinlerde birtakım istifhamlar uyandırarak cevap aramaya dâvet eder. Bir kısmı hepsine birden yönelmiş, rûhu her cihetten büyülemeye çalışır. Bir de, bu kıymetler zaman ve mekân îtibariyle, değişmelerle karşılaştıklarından, bunları yalnız zevke dayanarak ayırt edemeyiz, “zevk-ı selîm” yanında “fikr-i selîm” denilen sağlam anlayışın da yardımına ihtiyaç vardır. Çünkü, bir yazıda bir bakıma onun üzerinde çalışmış olanların tevârüs sûretiyle intikal etmiş vasıflarını, bir bakıma yazanın kendi vasıflarını, bir bakıma yazanın kendi vasıflariyle yoğurmasından doğan bir mahsûl görürüz. Böylece, her son eserde uzun bir mâzinin târihini ve kıymet istihâlelerini taşıyan bir hülâsaya san’atta lâyık olduğu yeri verebilmek için, ona bir cihetten bakmak yetişmez. Muhtelif bakımlardan tetkîk etmek, umûmî ve husûsî vasıflarını tâyin etmek, bunu yaparken de yazmayı şu derecelerden geçirerek mütâlea etmek lâzımdır


Yazıların Sanat Bakımından Dereceleri

Mektep = Ekol (Ecole)

Bir yazı birkaç bakımdan mektep olmak vasfını kazanabilir. Bunların en başında kalemleri (nevi’leri), yazanları, zamanları ve muhitleri gelir.

Kûfî ve yedi kalem ve bunlardan bilhassa Sülüs, Nesih ve Ta’lîk ile Celî Sülüs ve Celî Ta’lîk başlı başına birer mektepdirler. Her ölçülü yazıyı bu sıfatla mütâlea etmek ilk iştir. Çünkü her biri birçok san’atkârı etrâfında toplamış, onların yetişmelerini sağlamış, bedîî zevk ihtiyaçlarını cevaplandırmış, onların irâdeleri, hisleri ve varlıkları üzerinde müessir olmuştur. Bunların verdikleri eserler vâsıtasıyla da zamânının, muhîtinin ferdî ve içtimâî estetik temâyüllerini tatmîne çalışmış, onların hislerine, zekâlarına, gönüllerine irâdelerine hitâp etmiş, bir taraftan ilmî, diğer taraftan san’at haysiyetleriyle İslâm Kültür ve Medeniyeti’nin yayılmasına hizmet eylemiş, yer ve zaman değiştirmiş, bunlarla mütenâsip bünye değiştirmiş, bunlarla mütenâsip bünye değiştirmiştir, böylece, şu veya bu yerdeki, şu veya bu zamandaki toplulukların iç hayatlarını, fert ile cemiyet, kavim ve ümmet arasındaki rûhî, dinî ve ahlâkî... birtakım münâsebetleri, hayat ve kâinât hakkındaki görüşleri, duyuşları anlatmaya çalışmış, güzeli ve güzelliği tanıtıp sevdirmeye uğraşmış. Hattâ bu kadarla kalmamış, ifâdelerinde taşıdığı bâzı istifhamlarla, muammâlarla karşısındakileri düşündürebilecek hâle getirerek, onlarla baş başa bırakmıştır. Böylece nev’î veya şahsî olsun, birçok ayırıcı vasıfların çeşitli örneklerini vererek az çok bir ömür geçirmiş ve bir târih kazanmıştır. Meselâ, Arap Kûfîsi, Endülüs Kûfîsi birer mektep olabilmişlerdir. Bundan başka, şu veya bu zamanda, şu veya bu san’atkârın ibdâ’ eylediği öyle yüksek san’at huısûsiyetleri de vardır ki, bunlar yalnız nev’i değil, onun yolunda gidenleri de asırlarca arkasına takıp götürmüştür. Hazret-i Alî Kûfî’si İmâd Ta’lîk’ı, Şeyh Hamdullah Nesh’i, Râkım Celî’si böyle birer mektep olmuş san’at âbideleridir.

Kol

Her biri bir mektepe mensup olmakla berâber, nev’inde veya nev’in bir şûbesinde gerek gelişme ve gerek ifâde ettikleri bedîî kıymet îtibariyle belli ve düzenli bir hâlde, canlı ve seçkin izler üzerinde yürüyen yazılara Kol denir. Her kol ayrı bir üslûp ifâde eder. Meselâ, Sülüs’te Celâleddîn kolu, Kadıasker kolu, Celî’de Râkım kolu, Celâleddin kolu, Nesîh’te Şeyh kolu, Ta’lîk’te Mîr Alî kolu, Yesârî kolu, Sâmî kolu gibi. Kol’da yazı nev’i bir olduğu halde, yazanlarda bir silsile düşünülebilir. Tabiatiyle, yazılarda da böyle tertîp ve silsile vücûda getirmeye bir mânî yoktur. Aksine, san’at târihi bakımından çok faydalıdır.

Kol’a âit müşterek vasıflar, nevi’ bir şahsî vasıflar arasında bir cins köprü vazîfesini görür. Bu sebeple burada üslûp, dolayısıyla mülâhaza olunur. Bundan dolayı, kolda nevi’ ile üslûbun ayrı olduklarını unutmamak lâzımdır.


Üslûp

Muhtelif şahsiyetler tarafından yazılan, ekol veya kol teşkîl edecek kadar diğerinden farklı yüksek karakter gösteren yazıların, yazılmalarında hâkim olan usûl ve kaidelerin bütününe üslûb denir. Meselâ, Şeyh üslûbu, Râkım üslûbu dediğimiz zaman, bunda koldan farklı olarak, yazının san’at seciyesini ifâde eden vasıfların nevi’ içindeki husûsiyetini gösteren bir çehre vardır. Bu çehre üslûb’tan gelmiştir. Onun için Şeyh’in Nesh’indeki üslûbu Hâfız Osman’ın Nesh’inde bulamayız. Râkım’ın Celîlerindeki üslûp husûsiyetini Mahmût Celâleddîn’in Celî’lerinde göremeyiz. Kollar, bu üslûpların tâbi’leridirler. Üslûpta, yazanalrdan ziyâde, yazılarla metotlar ve aralarındaki farklar daha evvel düşünülür

Tarz

Yazılmış muayyen bir nev’e, bir mektebe, bir üslûba dayanmakla berâber, bâzı mütemâyiz vasıfları hasebiyle diğerlerinden ayrılan bir yazının ayırıcı karakter husûsiyetine Tarz denilir. Fakat, her üslûbta bu mânâca bir karakter husûsiyeti bulamayız. Meselâ, İmâd tarzında Ta’lîk dediğimiz zaman, İmâd’ın üslûbunda yazılmış olmakla berâber, onda olmayan öyle canlı bir gelişme vardır ki, bununla üslûbdan ayrılır. Bu husûsiyet ve hüviyet henüz üslûbun malı olmayacak bir durumdadır. Bunu bâzen vâdî kelimesiyle de ifâde ederler. Meselâ, “Nefeszade İsmâil Efendi, Şeyh Hamdullah vâdî’sinde yazardır” denilir ki, “onun üslûbunu temsîl etmekle berâber, biraz ondan farklı idi” demektir.


Tavır

Yazanın şahsiyetinden ilâve ettiği vasıfları göstermekten ziyâde, diğer bir hattatın yazısındaki karakterleri andıran bir yazının bütün diğer husûsiyetleri ile birlikte ifâde ettiği duruma Tavır denir. Buna bâzen çalım da tâbir ederler. Meselâ: “İsmâil Zühdî”nin Şeyh tavrında yazdığı bir Mushaf” dediğimiz zaman, yazının Şeyh üslûbunda ve o tarzda yazılmış olduğunu, bununla berâber Şeyh’in yazısında olmayan ve yalnız İsmâil Zühdî’nin şahsiyetinden doğan husûsiyetler mevcût bulunduğunu, fakat, bunlar İsmâil Zühdî’ye âit olmakla berâber, daha çok Şeyh’in yazısındaki husûsiyeti ifâde ettiğini anlarız. Bunda Şeyh’in tavrı belli, İsmâil Zühdî’nin şahsiyetini ifâde eden karakterler gizli olur. Tavırda tam bir intibak bulunmak şart değildir. Tam intibak bulunursa taklît denilen kısma girer. Tavır’da yazanın şahsiyetinden ilâve edip de, istenilmeyen, gizli veya açık, az veya çok bâzı farklar sezmek mümkün olur


Şîve

Nev’i ekolü, üslûbu, tarzı ve tavrı ne olursa olsun; bir yazıda tavrın aksine olarak, daha çok yazanın artistik husûsiyetini ifâde eden kısmın veya kısımların her birinde ve topunda görülen veya sezilen ve başkasında bir benzerine rastlanmayan tamâmiyle husûsî ve şahsî olan vasıflara veya bunların netîcesi olan belirli duruma Şîve denir. Bu tıpkı lisandaki şîveye benzer.

Bu levhada Ömer Efendi’nin kendi şahsiyetinden doğan öyle husûsî şîve karakterleri vardır ki; bunlar, yazıyı bozmak şöyle dursun, bir kalıptan silkerek çalınmış bir yazı olmadığını, doğrudan doğruya kalemle yazılmış bulunduğu anlatılır. Bu şîve husûsiyetini Ömer Efendi başka bir yazısında aynen göstermeye belki de güç yetiremez. Hattâ taklît sûretiyle tekrar yazmış olsa bile, onda da diğer bir şîve husûsiyeti görmemiz muhakkaktır.


Hâl

Şîveden daha husûsîdir. (Renkli Resim: 119)’da birbirine benzeyen elif’lerin, vav’ların ve ayın’ların şîveleri aynı olduğu halde, bunları yanyana getirip de iyice bakarsak, her biri kendi hâl’iyle bize “Bizleri birbirimizden ayıran hâlimizdir” diyeceklerdir. Bununla berâber, şîvede, tarzda, üslûpta, ekolde de umûmî ve husûsî vaziyetlerden çıkmış ayrı birer hâl de nazara çarpar. Bu itîbarla “hâli olmayan hiçbir yazı yoktur” diyebiliriz. O yazı, ister mecâzî olsun, ister hakîkî ister güzel olsun ister çirkin. Bunun için, estetik bakımdan yapılacak müşâhede ve tetkiklerde, hâl derecelerini ve husûsiyetlerini ayrı ayrı nazara almak îcâp eder. Çünkü, hâli mâlûm olmayan yazının güzelliği hakkıyla anlaşılmaz.

Bâzen konuşurken üslûp, tarz, tavır, şîve ve hâl yerinde, bu türlü, bu çeşit, biçimi, şekli, durumu, kılığı, çalımı denildiği olursa da, dil alışkanlığıyla söylenivermiş olduklarından, her zaman maksadını ifâde etmedikleri için, seleften halefe nakledile gelen ıslahatları aynen kullanmayı daha doğru bulduk.


Yazıları Tetkîk ve Kıymetlendirme Usûlleri

Bu başlığı okuyanlar, belki şöyle diyeceklerdir: “Her göz iki yazıya bakar ve birbirine benzeyip, benzemediğini ayırt edebilir; güzel mi, çirkin mi, görünce anlar, müspet veya menfî bir hükme bağlar. Dolayısıyla ayrıca bahse değer mi?

Evet, bu sözler bir bakıma doğrudur. Fakat, her zaman, herkes ve her yazı için değil! Göz önüne alınacak bâzı hususlar vardır. Sülüs ile Celî’sini, Nesih ile Ta’lîk’ı... yanyana getirince ayrı yazılar olduklarını fark etmek şüphe yoktur ki kolaydır. “Şu güzel, şu çirkin” de diyebiliriz. Lâkin meselâ, iki kişinin yazdıkları ayn mevzûdaki iki yazıyı (Resim: 95-96-97-98)’de görülen Besmele’leri karşılaştırıp tetkîk etmek veya herhangi bir yazının yalnız başına estetik değerini isâbetle tâyin eylemek bahis mevzûu olunca, bunların göze çarpan taraflarını kaba görüşlere bırakalım. Ancak, ilk bakışta hiçbir fark görünmediği halde, ele aldığımız yazı veya yazıların, imzalı veya imzasız, târihli veya târihsiz olduklarına göre, kıymetlerini isâbetle takdîr etmek, hiç de kolay bir iş değildir. İşte arz etmek istediğimiz metotlar, böyle nâzik ve çetin, ince durumlar içindir. Bu bahsi yazmama sebep olan bir hâdiseyi kaddetmemiz, işin ehemmiyetini daha iyi aydınlatacaktır: Millî Eğitim Bakanlığı Orta Tedrîsat Şûbe Müdürlerinden Selâhattin Tansel Bey, güzel yazı toplamaya meraklıdır. Buluştuğumuz günlerde ekseriyâ bu yazıları temâşâ ile tatlı tatlı vakit geçiririz. Yine bir gün evine gitmiştim, yeni almış olduğu on kadar yazıyı gösterdi. Birisi çok dikkatimi çekti, imzâ ve târih yoktu. “Kiminmiş?” diye sordum “Arkasında yazılı” dedi. Hakîkaten, Reîs-üHattâtîn Kâmil Akdik merhûm, yazının Ağakapılı İsmâil Efendi’ye âit olduğunu yazarak tasdîk ve imzâ etmiş yazıyı bir daha tetkik ettim ve ve “Hayır!” dedim, “Bu, ya Şeyh Hamdullah’ın veya oğlu Mustafa Dede’nin olsa gerek!” Bu sözüme o da hayret etmekle berâber, bir şey söylemedi. Bir hafta sonra evime geldi ve ilk sözü o yazıdan bahsetmek oldu: “Azîzim! Avdetinizden sonra o hükmünüz beni çok düşündürdü, bir yazıya, bir de arkasındaki tastîk şerhine bakarken ne göreyim;? Yazının Şeyh’e âit olduğu kurşun kalemiyle bir köşesinde “Li’ş-Şeyh” diye iş^retli değil mi? Bir hakîkatin tezâhürüne sebep oldunuz, teşekkür ederim” dedi. Ben de Rabbime şükrettim.

Bu hâdise gösteriyor ki, bir yazıyı mukayese ve tetkîk ederken işi tamâmiyle objektif olarak el almak, hiçbir tesir ve teessüre kapılmamak lâzımdır. İndî görüşlere ve telkinlere kapılmaksızın hüküm verebilmek zordur. Çünkü bu gibi mevzûlarda “Gönül kimi severse güzel odur” denilemez. Şu hususları göz önünde bulundurmak icâp eder:

1:Ele alınan yazı bir veya daha çok olduğuna göre, yapılacak ilk iş, her birinin üslûbunu, tarzını, tavrını, şîvesini ve hâlini tespît etmek olmalıdır. Bu yönlerden yerleri ileri geri nedir? Yazı târihinin ve tekâmül seyrinin hangi seviyesindeler? Bu cihetlerden ya yüksek, ya müsâvi veya geridirler. Kıymeti veya kıymetleri buna göre tâyin ve tespit olunur. Bu cihetlerden bir netîce elde edilmezse:

2:Ele alınan yazı veya yazılar, düz satır üzerine yâhut istifli olarak yazılmış bulunduklarına göre, uzaktan veya yakından yaptıkları tesirin derecesi nedir? Fark arsa nedir ve nerelerindedir?

3:Şâyet ele alınan yazılar taklît sûretiyle yazılmışlarsa şunlara dikkat gerekir: Harflerinde incelik ve kalınlık farkı var mıdır? Meyiller, dönüşler, inişler, çıkışlar, takılışlar, harfler arasında yakınlık ve açıklık bakımlarından bir fark yoksa, benzeyen harfler birbirine nispet edilir. Bünyelerinde, yazılışlarında, durumlarında bir aksama var mıdır? Sun’îlik denilebilecek, velev ki hareke vesâir işâretlerde olsun, bir fark seziliyor mu? Bir tercih sebebi bulunamıyorsa:

4:Yazılar tashihli veya tashihsiz mi yazılmışlardır? Tashih hangisinde az veya çoktur? Tashih gören yerlerde silinti, kazıntı belli midir? Aynı harflerde midir? Yazmasıo zor veya kolay olan, kalem hareketi az veya çok bulunan harflerde midir? Mürekkeplerinde eksiklik veya yenilik gösteren bir hal var mıdır? Renginde, akışında tabîîlik veya sonradan eklenme, parlaklık, donukluk, kırçıllık gibi tezâhürler göze batıyor mu?

5:Kullanılan kâğıtların hamurları, âharları, mühreleri, incelik ve kalınlıkları îtibariyle, kolaylık veya zorluk içinde yazılıp yazılmamaları bakımından bir fark var mıdır?

6: Yazılar küçük iseler, partavsızla büyülterek, büyükse küçülterek harflerde cılızlık, kabalık, tenâsüpsüzlük gibi bir hâl arz ediyorlar mı? Etmiyorlarsa, baş aşağı çevirerek baştan sona, sondan başa, aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı bakarak muvâzilik, tenâsüp, tenâzur bakımlarından bir aksama var mıdır?

İmza ve târih varsa, bunlara önceden hiç bakmamayı, sanki imzâ yokmuş gibi ele almayı, bu bakımdan olan tetkîkleri en sonra bırakmayı tercîh ve âdet edinmelidir. Çünkü o eser, belki en yüksek bir elin mahsûldür veya değildir. Yâhut bilmediğimiz, adını duymadığımız birinin eseridir. Eğer meşhur bir zâtın ise, nefs, o ismin tesiri altında kalarak, yazıyı güzel görmek temâyülüne kapılabilir ve yazıda olmayan bir kıymeti ona isnâd edebilir. Bu gibi hallerde ise, işin rengi, sırf indîden de geri bir seviyeye düşer. Meselâ nefs, kendi kendine “Râkım’ın, yâhut Mustafa Dede’nin, Derviş Alî’nin... kim olduğu mâlûm; o sultânın yazısı fenâ olmaz. Şâyet ben şu yazıda bir kusur görüyor, kusur bende ve benim sezişimde olmak muhtemeldir. Demek ki, bu harfin şurası böyle olacakmış da ben bilmiyormuşum!” gibi telkinlere kapılarak onu güzel sanabilir, ismin tesiri altında uğradığı zaaf, o sanmayı ve aldanmayı doğurmuştur.

Şâyet o eser tanınmayan bir san’atkâra âit ise, imzâsı olsun veya olmasın; nefis, buna karşı da önce kayıtsız kalmak, temâyülüne düşebilir ve şöyle fâsit bir düşünceye kapılabilir: “Bunu yazan, meşhur bir san’atkâr olsaydı, imzasını koyardı (İmzâ varsa) Bu imzâ şimdiye kadar tanınırdı. Gerçi şu yazı bana güzel görünüyor ama; belki de bu görüşüm, kifâyetsizliğimdendir. Üstadların da bu kanâatime iştirâk edip etmeyeceklerini bilmem, hele ben her ihtimale karşı görünüşümden biraz iskonto yapayım!” der, yazı gerçekten güzel olsa da, tereddütü ve zaafı kat’î hüküm vermeğe mânî olur.

Lâkin kişi, nefsine hâkim ve yazının yazanla değil, yazanın yazı ile kıymet kazanabileceğini bilir ve hükümleri ciddî ve tarafsız bir tetkîk ve muhâkeme sonunda vermeye muktedir ise, “Evet, şu yazı –imzâlı veya imzâsız olsa da- şu ve şu sebeplerden dolayı güzeldir. Yâhut şu derecede bir yazıdır. Yâhut estetik kıymeti yoktur” hükmünü vermekte tereddüt etmez. Eğer, tetkîk edilen yazı taklîd edilmiş bir yazı ise, taklîd olunan önde bulunmak îtibariyle taklîd edilerek yazılandan, bu da, taklît san’atı bakımından evvelkinden üstün kıymet ifâde ederler. Yâni, güzellik bakımından görünüşte birbirlerine müsâvî olsalar, mânevî bakımdan diğerinde bulunmayan bir karakter üstünlüğü vardır. İşte hüküm, asıl bu farka göre verilmek îcâp eder

Original
23-02-07, 22:24
Hattatlığa ve Hattata Âit Bazı Şartlar

Hattat Tâbiri Hakkında Bir Açıklama

Son Abbâsî Halîfesi Müsta’sım Billâh’ın kölesi olduğu söylenen Yâkût-ı Müsta’sımî (?- 1299) ye gelinceye kadar kalemin ağzı düz kesilirdi. Yâkut eğri keserek Tahrîf-i Kalem’i îcât etti. Kristof Kolomb’un yumurtası gibi basit görünen bu buluşla yazı san’atını bedîî sâhada ileri bir safhaya geçirmeye, yazının yeni dünyasını bulmaya muvaffak oldu. Ancak, bâzılarının dedikleri gibi Yâkut bir hat mûcidi ve bir kalem vâzıı değildir. Tahrîf-i kalem sâyesinde aklâm-ı sitte’ye yeni bir revnak ve san’ata yeni bir veçhe vermiştir.

Şeyhü’l-İslâm Muhammed bin Haseni’s-Sincârî, “Bidâatü’l-Mücevvid” adlı manzûm eserinin başında şöyle der: “Bu san’atın usûlünü vücûda getirip yazan Ebü;’l Fazl Alî bin Hilâl’in seçtiği şeylerden kâfî ve herkesin hoşuna giden gayet lâtîf bir tarz çıkarmış ve bunun vasıflarını kaleme almak sûretiyle yazan Yâkut’un kabûl ettiklerini tespit ettim. Yâkut’un yazı san’atını kuvvetlendirmiş olduğunda târihçilerin ittifâkı vardır. Yâkut’un, Şark’ta ve Garb’da yazı yazanların en âlimi olduğunda şüphe yoktur”.

İşte Yâkut’a san’atta yaptığı bu yenilikten dolayı Hattat denildi. Fakat, burada açıklamamız gereken mühim bir nokta vardır: Yâkut’tan evvel güzel yazı yazanlara kâtip denildiği gibi hattat da denilirdi. Nitekim İbn-i Mukle’ye İmâmü’l-Hattâtîn lâkabı verilmişti.

Fakat, bu kullanışlar Yâkut hakkında ve ondan sonra bugüne kadar kullanıldığı gibi değildir. Yâkut’tan evvelkiler hakkında, kâtip ve küttâp (=katipler), hattat ve hattâtîn (=hattatlar) tâbirleri, mânâsı aynı olarak, biri diğeri yerinde kullanılırdı. Hat ve hattatlık Yâkut’la mümtâz bir san’at ekolü vasfını kazanınca, hattat kelimesi, bunu sembolize eden yeni bir ıstılah ve ayırıcı bir alâmet olarak kullanılmaya başlanmış ve artık o günden bugüne kadar bu mânâda kâtip ve küttâp denilmemiştir. Yalnız, bu farkları ve husûsiyetleri bilmeyen bâzı kitaplar ve mütercimler, birini diğeri yerinde kullanmışlardır. Bu kullanış her ne kadar Yâkut’tan evvelkiler hakkında doğru ise de, sonrakiler hakkında değildir.

Bir de Osmanlı Hattatları, İranlı’lara uuyarak Hattat karşılığında Hoş-nüvis veya Hûb-nüvis kullandıkları gibi, yalnız şu veya bu yazıyı güzel yazanı anlatmak için meselâ: Ta’lîk- nüv’is (Ta’lîk yazan), Cel’i nüvîs (=celî yazan), Siyâkat-nüvis (Siyâkat yazan)... veya Ta’lîk-nüvîsan (=Ta’lîk yazanlar), Çep-nüvîsân (= Dîvânî yazanlar)... tâbirlerini kullanmışlardır.


Hattatlığın Şartları

Hattatlığın pratik ve teknik yollardan elde edilmesi mümkün olmakla berâber, bütün üstatlar teknik yoldan bellemeyi ve belletmeyi dâimâ tercih ve tavsiye edegelmişlerdir. Fakat tekniğe riâyetin mutlak sûrette kafî olmayıp, tecrübelerden kazanılmış bâzı şartlara da uymanın ehemmiyeti ihtâr oluna gelmiş bulunduğundan, bizim de bunları gözden geçirmemiz yerinde olur.


İstîdad ve Kaabiliyet Sâhibi Olmak

Her san’at gibi, hattatlık da her şeyden evvel fıtrî bir istîdâd ve kaabileyete dayanır. Bunlar, bâzı kimselerde uykuda, bâzılarında da uyanık haldedirler. Uykuda olanları harekete geçirmek için güzel örnekler göstermek bâzen elverdiği halde, bâzen de zamâne bırakmak, tâlim ve terbiye ile yavaş yavaş uyandırmak gerekir. Nitekim genç yaşta yüksek eserler veren hattalar zuhûr etmiş olduğu gibi, uzun bir çalışma ile tedrîcî bir sûrette inkişâf ve tekemmül etmiş san’atkârlar da çoktur. Tevârüsün de bu işte büyük rolü vardır. Soydan soya intikâl eden istîdâd ve kaabiliyetlerin gittikçe daha kuvvetli olduğu ve daha çabuk inkişâf bulduğu da inkâr olunamaz.

Uyanık olan istîdad ve kaabileyetlerin inkişâfları ise ötekilerden ziyâde dikkat ve ihtimâm ister. Çünkü bunlar, fitili ateş almış bir bombadaki barut gibi olduklarından mukavemet haddini aştıkları nda patlayarak mecrâlarını değiştirirler; bedîî hislere hizmet etmek yolundan nefsânî arzular tarafına kayarak sâhibini yazıdan vazgeçirtip birtakım kötü temâyüllere düşürebilirler. Bu hâl, diğer şeylere olan istîdâd ve kaabiliyetler hakkında da düşünülecek bir mes’eledir. Bir babanın oğlu okur, adam olur, san’atkârın oğlu ayyâş, hırsız veya kaatil olabilir. Onun için bu kısım istîdâd ve kabiliyette olanlar kendilerini önceden ayarlamalı, işi çığırından çıkarıp da, sonunda perîşanlığa ve nedâmete düşmemelidir. Kendisini idâre edecek ilim ve kültüre sâhip olmak ve irâdesini feverandan korumak üzere dizginini elinde tutmak gerekir. Bir de üstadlar, bu kısım istîdât ve kabiliyetleri önceden anlayarak tâlim ve tedrîslerinde yararlı bir yol takip etmektedirler. Nitekim, merhûm birâderim müfessir Hamdi Yazır, gençliğinde Filibeli Hacı Ârif Efendi merhumdan yazı tahsîline başlamış, kısa zamanda Sülüs’le Nesih’i ilerletmiş, gerek güzel yazıya olan istîdât ve kabiliyetinin fazla oluşu ve gerek ilim tahsîli husûsundaki merâkının aşırı bulunuşu Ârif Efendi’nin dikkatini çektiğinden, “Oğlum! Artık Sâmi Efendi’ye gitmenin zamânı gelmiştir. San’ata olan istîdâd ve kabiliyetini uzun zaman hapsetmek istemem” demiş ve alıp Sâmi Efendi’ye götürmüş. Ona bir şeyler fısıldamış, Sâmi Efendi birâderimin husûsiyetini derhal takdîr etmiş, arkadaşlarından ayrı bir tâlim usûlü tutmuş, birâderim de kısa zamanda icâzet alıp resmen hattat olarak yazı yazmaya başlamış, böylece hem maîşetini kazanmaya, hem de ilim tahsîline devâma muvaffak olmuş, hattâ beş-on kuruş da pederine göndermek sûretiyle evlâdlık vazîfesini de yapmaktan geri durmamış.

Birâderim, bu mâcerâyı bana anlattıktan sonra: “Kardeşim, senin de yazıya merâkın var. Çalış, fakat, insanda her neye istîdâd ve kabiliyet olursa olsun, gereği gibi terbiye edecek ellere düşmezse sâhibini şaşırtır ve azıtır. Onun için dikkat et, hayâtında yolunu bu iki şeytanın eline teslîm etme, onları yularlayıp hayrına çalışan yorulmaz iki sâdık uşak hâline getir. Yoksa, mîrasyedi zengin ahlâksızlara döner; Hakk’ın verdiği ve vereceği nîmetleri istîdât ve kabiliyetin fenâ mecrâlara kayması yüzünden hebâ ederek sonunda eli boş kalırsın!” diye güzel bir nasîhatte de bulunmuştu


Meşk ve Tâlim Görmek

Yazıyı ehlinden bellemek, istîdâd ve kabiliyetin az zamanda inkişâfına, kısa yoldan selâmetle kemâle ermesine hizmet etmesi bakımından ön safta gelen şartlardandır. Yâni teknik bellemeyi, pratiğe dâimâ tercîh etmelidir. Nitekim Hazret-i Alî şöyle buyurmuştur:

“Güzel yazı, hocanın öğretişinde gizlidir; kemâle ermesi çok yazmakla, devâmı da İslâm Dîni üzere bulunmakla olur.”

Yazı, hocanın tâliminde gizlidir. Çünkü hoca, ondaki rûhî hendeseinin maddî hendese içinde nasıl ve ne sûrette yer aldığını pek çok tecrübe içinde anlamış bulunduğunu, estetik inceliklerin ve karakterlerin kalemle nasıl sağlandığını daha yakından bildiği için, bunları meşkleriyle ve ifâdeleriyle târif ve tâlim ederken, daha kolay ve daha isâbetle öğretir, zevkine vardıra vardıra belletir. Talebe, istîdât ve kabiliyetini daha kestirmeden inkişâf ettirmeye yol bulur.

Hat hocalarımdan hırka-i Şerîf Hatîbi Celî-nuvîs Hâfız Ömer Vasfi merhûm (1880-1928), bir gün sorduğum bir suâl üzerine: “Hattat olmak kolay değildir. Güzel meşk görmeli ama, daha çok hoca yazarken, târif ve tâlim ederken, hele çıkartmayı yaparken çok dikkatli olmalısın, sözle yaptığı îzahlara temsillere, teşbihlere ehemmiyet vermelisin. Çünkü bunlar, yazının güzelliğini sağlayan sırları anlamaya o kadar faydalı olur ki, bir kitap okumuş kadar işine yarar. Bunun için anlamadığını sor, hocanın el ve kalem hareketlerini yakından tâkip et, yazarken de tatbîk eyle” dedikten sonra şunu anlattı: “Bir gün hocam Sâmi Efendi’ye yazı göstermeye gitmiştim. Bir harf üzerinden tâlimler ve târifler yapıyordu. “Anladın mı, anlat bakayım!” dedi. Anlamadığımı anlayınca, tekrar yazdı ve yazarken kalemi nasıl koyduğunu, nasıl çekip çevirdiğini ağır ağır, parça parça göstererek bunlara dikkatle bakmasını söyledi ve kalemi elime verip, bir de sen yaz bakayım, dedi. Ben yazarken, haraketlerimi tâkip ediyor, en ufak bir falsomu derhal düzeltiyordu. Benim fazla sıkıldığımı sezince dedi ki: “Şey Hamdullah’a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, o da, gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak îcâp ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım” cevabını vermiş!”

Şunu da kaydetmek yerinde olur ki; hocanın da, talebenin de ihlâs sâhibi olmaları, işi iyi niyetle ele almaları îcâp eder. Bâzı hoca feyizsiz olur, bâzı talebe de işe lâyık olduğu kadar sarılmaz. Onun için meşk ve tâlim görme yanında hocanın feyizli, talebenin de dikkatli ve becerikli olması şarttır.

Harîs Olmak

Hırs, bir şeye sonu gelmeyen bir istekle bağlanmaktır. Muvakkat ve yalancı hırs, her zaman semeresiz olur. Hırsı, nefiste devâm ettirebilmek için mevzûun belli olması, yazanın yazı güzelliği hakkında az çok bir bilgi ve duygu sâhibi bulunması lâzımdır. Hırs, san’at aşkıyla gıdalanır. Ümitsizlik, yeis, cevapsız kalmak ise onu boğar, sâhibini tamâmiyle pasif bir hâle koyar. Yeis ile hırsın çatıştığı anlarda irâd şaşkınlaşır, bu hâlin muvakkat veya devamlı olabileceğine göre sâhibi de o nispette verimsiz ve çekingen olur. Bundan kurtulmak için yeisin atılması ve hırsın beslenmesi lâzımdır. Bunu yerine getirmek için de, evvelâ yeise yataklık yapan kibiri atmalı, sonra Allâh’ın lûtuf ve yardımına sığınmalıdır. Nitekim Yâkut ile İbn-i Hilâl, bu san’atda hırs sâhibi olmanın temel şartlardan olduğunu, diğer şartların hep buna dayandığını söylemişler, İbn-i Bevvâb da “Râiye Kasîdesi”nde, “Azmin sâdık olmalı ve merâmını kolaylaştırmak için Allah’tan tevfîk istemeli” demiştir. Çünkü hırs olmayınca istîdât körleşir. Tevfîk (=Allâh’ın yardımı) olmayınca da, hırs kurur ve diğer şartlara riâyete lüzum da kalmaz.

Doğru Anlayışlı Olmak

Bu, kolay değildir. Çünkü insan nefsi, hâdiselerle karşılaşmadan önce, kendisini zekî ve anlayışlı sanabilir. Fakat, yazı bellemek için bu kadarı kâfî değildir. Zîrâ burada aranılan doğru anlama zekâya, hâfızaya, dikkate, mantığa ve tekrarlarındaki isâbet derecesini ayırmak için muktedir olmaya bağlıdır. Halbuki, harîs olanların hareketlerine ekseriyâ hisleri hâkim olur ve fikir hisse tâb’i kalır. Bu hâlin devâmı ise fikri uyuşturur, hâfızayı körletir, dikkati azalır, yazanı gelişi güzel hareketlere ve muvaffakiyetsizliklere götürür. Bundan dolayı, doğru anlayışlı olmak için, bunlara nefiste yer vermemekle berâber, yazının esaslarını, usûl ve kaidelerini, hocanın tâlim ve târiflerin, kalemle el ve yazı arasındaki ince alâka ve rolleri bilmek ve anlayarak tatbîk etmek gerekir. Şu kadar var ki, bunların hepsini birden başarmış olmak ve kazanmış bulunmak bahis mevzûu olmadığına göre anlayış yeter derecede olmazsa güçlük zamanla artar ve kalem elde inatçı bir haşarı olur kalır da, istenildiği gibi bir harf dahi yazdırılamaz. Onun için, doğru anlayışlı olmak mevzûunda bütün hat üstâdları müttefiktirler. Ancak, bu anlayışı birden değil, zamanla kazanılabilecek bir iş olduğundan bugün anlaşılma görünen bir husûsun zamanla ve çalışmakla en ufak sebepler ve vesîlelerle kendiliğinden aydınlanıvereceği de unutulmamalıdır. Bununla beraber, üstâdın anlatma tarzının da bu işte büyük rolü vardır. “Öğretmede metod isâbeti” dediğimiz bu rol küçümsenmemelidir. Bir de, doğru anlayış; sora sora ve tecrübelerle elde edilir. Şüphe uyandıran ve müşkül görünen herhangi bir husûs, küçümsenmeyerek ehlinden sorulmalıdır. Ehil bulunamazsa, yüksek karakterli yazılar üzerinde o müşkül noktayı bulup mukayeselerle anlamaya çalışmaktan başka yol yoktur. Bu usûl ne kadar çok tatbîk edilirse, doğru anlama da o nispette artar.

Şunu da kaydedelim ki, kaide üstü durumların anlaşılması, kaidelerden ziyâde, tecrübelerle, san’at rûhunun dikkatli sezişleriyle anlaşılabilen fevkalâdelikler olduğu cihetle, her kaide yanında bâzı istisnâların da yer almış olabileceği unutulmamalıdır.


Kibirsiz ve Azimli Olmak

Bilindiği üzere, her yerde ve her işte olduğu gibi, bu san’atta da kibirli ve azimsiz olmak başarısızlığın gizli sebeplerindendir. Çünkü kibir, azmin sinsi bir düşmanıdır, bir arada geçinemezler. Birinin el attığı yerde ötekisi rolünü yapamaz. Bundan dolayı, san’atta muvaffakiyetin şartı olan hırs ve azmi lâyıkıyla devâm ettirebilmek için, kibri kırmak gerekir. Bunu için de, ayrı bir azim ister. Kibir, nefsi gurûra, aldanmaya sevk eder, hatâ ve doğruluğunu araştırmaya engel olur. Bu ise, doğru anlayışın kaybolması demektir. Bu kaybolunca da, meydan kibire kalır. Birçok haksız dâvâlara yol açar, yanlışı isâbetli gösterir. Azmin önüne birçok şeytânî tuzaklar kurar, yavaş yavaş maksattan uzaklaştırır. Bu uzaklaşmayı kendinde duyan tâlip, geçirdiği uzun zamanlara, heder olmuş vakitlerine bakar; yeise ve ümitsizliğe düşer. Ahlâkî zaafı da varsa, kendi sınıfından olup da hakîr gördüğü kimselerin başarıları karşısında haset eder, bu ateş de ayrıca bir bela olur. Şöhret kazanmış yüksek hattatların çoğu buna benzer nice geçitleri geçmiş, nice acı misâllerine şâhit olmuş bulunduklarından, kendileri yalnız mütevâzî, vakarlı, edepli olmakla ve dâimâ hayır istemekle iktifa etmezler. Talebelerine de, azimli olmalarını, kibirden uzaklaşmalarını sağlayacak misaller vermekten geri kalmazlar. Çünkü kâmil bir üstâd nazarında san’at bir edeb, ahlâk ve zerâfet mektebi ve kitâbıdır. Talebesine bu kitaptan ders verdiğini takdîr ederek, onunla ilişiği olan hastalıklardan uzak bulundurmayı hocalığın îcaplarından bilir. Çünkü, bir fakîr hattatın fazîleti önünde diz çökmek, kibirli bir nefsin yapabileceği işlerden değildir. Böyle bir tenezzülde bulunmayan bir nefse kuru azmin ne faydası olur? Kaldı ki, san’at ve san’atkâr, kibirliye vakar ve istiğna ile bakar, sert ve haşîn bir kaya kesilir. Mütevâzi olana da tevâzu ve iltifât ile bakar, mum olur. Bu, şu demektir ki, yazı bir edep ve ahlâk üzerine dayanır. Bunun îcâbı olarak, kibirlilere ve azimsizlere yüz vermez. Çünkü güzel yazıda fıtrat gibi bir temizlik vardır. Bu temizliğe, kibirli vicdanlar, bozuk ruhlar el süremez; ancak uzaktan bakmağa mecbûr kalırlar. Bu hâl düşünen bir gönül için ne mânîdârdır!


İyi ve Bol Malzeme Kullanmak

“Âlet işler el öğünür” darb-ı meseli bu san’at için de doğrudur. Yazıda kullanılması zarûrî olan kalem, kâğıt ve mürekkep gibi malzemenin iyisini kullanmakla kötüsünü kullanmanın aynı netîceyi vermeyeceği şüphesizdir. Hele, yazı gibi rûhî hendese ile kurulan bir san’atın ortaya çıkmasında müessir olan malzemenin estetik bakımdan ne gibi netîceler doğurabileceği düşünülürse, bu işe ne kadar ehemmiyet vermek gerektiği kolayca anlaşılır. Nitekim “Bidâatü’l-Mücevvid”de kaydolunduğu üzere, Yâkut şöyle söylemiştir: “Elde edilmek istenilen güzel bir şey için, bol bol mal sarf etmekten çekinmemelidir. Zîrâ, böyle bir sarf, tâlibin, namzet olduğu güzele pahalı bir mühür vermesi demektir”. İbn-i Hilâl de, “Kâtip –yâni hattat- oluncaya kadar ne altınlar sarfettim de, nice insanlar nafakalandılar” demiştir.

Hocalarımdan Ömer Vasfî Efendi merhûm da şu tavsiyede bulunmuştu: “Kağıdın yumuşağını, kalemin sert sırçalısını, mürekkebin akarını ve iyisini kullan. Bunların âdîleri; bir taraftan kalemin, diğer taraftan senin, bir taraftan da yazının haklarını yerler. Emeğini kemirirler, hevesini kırarlar, kabiliyetini inkişaftan alıkoyarlar. İyi malzeme ise, zarîf bir sofra gibi iştihâ açıcı olur. Bunlar hakkında hasislik yapana karşı, san’at da hasîs davranır, cömerde de cömert olur”. Gerçekten, kör bıçakla traş olmak, çakıl üstünde yatmak, uyumak için yatıp da uyuyamamak ne ise; küt ağızlı kalemle yazmak, kör bıçakla kalem açmak, akmaz mürekkeple, mürekkep tutmaz kâğıda yazmaya çalışmak da odur.


Çok Yazmak

Hazret-i Alî’nin daha önce geçen sözündeki “Kemâle ermesi çok yazmaktadır” fıkrasından da anlaşıldığı üzere, yazı nazariyatla değil çok yazmakla kazanılır. Asıl hattat mükemmel eserler veren san’atkâr demek olduğuna göre, çok yazmaktan maksat, gelişi güzel kâğıtlar doldurmak demek olmayıp; teknik şartlara uygun, daha güzelini elde etmeye müteveccih olarak çok yazmak mânâsınadır. Bu sâyededir ki, meleke artar, anlayış kuvvetlenir, yazı metânet kazanır, kusurlarını görmek, incelikleri sezmek, bedîî zevkini daha candan duymak ve anlamak kabil olur. Bu duygu ve anlayışlar çoğaldıkça, gönüldeki süflî duygular, kibir ve gururlar silinmeye, yerini fazîlet hissi doldurmaya başlar. Böyle yıkanmış bir duygu içinde yazış arttıkça, gönülde birtakım zerâfet ve içtimâî âdâbın yerleşip tomurcuklandığı görülür. Böylece rûh, yazının rûhî hendesesinde şebnemleşmiş olan rûhânî duygulardan tabiî bir sûrette gıdâlanır. Nihâyet öyle bir hâle gelir ki, ham bir meyvenin güneş karşısında tatlanıp ballandığı gibi, san’at rûhu da tekâmül yoluna girer ve san’atkâra mükemmel eserler vermek imkânını kazandırır.

Bir de, ne kadar çok yazılırsa evvelce görülmeyen birtakım gizli ve ince haller ve tavırlarla, o âna kadar kapalı kalan estetik durumlarla karşılaşılır. Bunlar ihmâl etmemek, iyice anlamak gerekir. Çünkü bu gibi müstesnâ hallerle karşılaşıvermek, bir san’atkâr için aranıp da bulunamayan fevkalâde fırsatlardır. Nâdiren tekrarlanan bu gibi bedî’ zuhûrattır ki, san’âtkârın ibdâlarında faal rol alan estetik unsurlar olmak değerini taşırlar. Her biri bir başka sebepten doğmuş oldukları halde, bu sebeple şurda burda tekrar göründükçei bu ince durumlar da doğup sönerler. Sönerler dedik, çünkü şu yazıda ve şu yazının şurasında bugün hoş görünen bir hâlin, yarın şu veya bu sebepten dolayı menfî tesir yapması imkân dışında değildir. “İlâhî beğenmemezlik sebepleri” diyebileceğimiz bu gibi ince tezâhürler ise târif ve tâlim ile bilinir ve bellenir şeyler değillerdir. Zekâya, anlayışlı çalışmaya yâni çok yazmaya mütevakkıf olan bu hallere yazı tashîhî esnâsında daha çok rastlanılır.

Nitekim, Hocam Ömer Vasfî Efendi’ye bir gün yazı göstermeye gitmiştim. Odasına girdiğimde, siyah kâğıt üzerine zırnıkla Sülüs Celîsiyle “gad eflah” sûresini yazarken meşgul buldum. “Gel birâder gel!” diye yanına çağırdı. Bir “dal” harfini başka bir siyah kâğıt üzerinde defalarca “hatırımda kaldığına göre yirmi kadar- yazmıştı ve nihâyet “Hah oldu!” diye birisini beğendi ve onu iğneleyip asıl yazdığı yere silkti, sonra üzerinden îtinâ ile tekrar kalemle yazdı, sebebini öğrenmek için “Niye böyle yaptınız?” diye sordum, şu cevâbı verdi: “Elimiz öteki şekillere alışmış, buraya uygun olanı bir türlü çıkaramadım, yaza yaza kıvâmını bulduruncaya kadar uğraşmaya zarûret hâsıl oldu. İşte, çok yazmanın bir mânâsı da budur. Bu şekli bir daha yapabileceğime güvenim olmadığından, iğneleyip silkmek ve üzerinden yapmak kolaylığını tercîh ettim. Gördün ya, hocamdan icâzet alalı, yâni bana hattat denileni şöyle böyle yirmi seneyi geçtiği ve şu harfi binlerce defa yazdığım halde, istiften doğma îcaplara uygun olacak sûrette ve belki de buraya mahsûs olmak üzere, harfi kürsüsüne oturtmak noktasında bir talebe kadar ter döktüm. Fakat, muvaffak oluşum, yorgunluğumu giderdi. Bu halleri görüp de sakın me’yûs olma!”

Çok Yazı Müteâlea Etmek

Bunun ehemmiyeti açık olmakla berâber bu hususta biraz hesaplı hareket etmek de lâzımdır. Çünkü güzel yazılar birkaç bakımdan mütâlea olunabilirler. Başlıca yazma, estetik, tekâmül seviyesidir.

Yazı bakımından: Müfredâtın, mürekkebâtın, satır ve istif nizamlarının, hareke ve tezyîn işâretlerinin ne sûretle ve ne dereceye kadar başarılmış olduğu ve bilhassa harflerin birbirlerine takılmaları, kaynaşmaları, aralıkları, tenâzur ve tenâsüpleri, üzerinde durmalı, diğer yazıdakilerle karşılaştırılarak bunlar içinden beğendiklerini bir kâğıt üzerinde yaza yaza rûha mal etmelidir.

Estetik bakımdan: Hoşa giden ve gitmeyen harfler ve durumlar nelerdir ve nereleridir? Bunları araştırmalı, kendi görüş ve anlayışımıza nispetle aradaki farkları hâfızaya iyi nakşetmeli, bunları başka yazılardaki benzerleriyle karşılaştırarak kanâat getirdiği hususları yazarken tatbîk etmeye çalışmalıdır.

Tekâmül bakımından: Ele aldığımız bir veya müteaddît yazıların zamânındaki ve geçmişteki yazılara nispetle üslûp, tarz, tavır, şîve ve hâl cihetlerinden iler veya eğri veya müsâvî olup olmadığını araştırmalı ve ön safta yer almış bulunanların estetik karakterlerinden istifâdeyi ihmâl etmemelidir.

Bununla beraber, şu üç safha, mütâlea edenin görüşüne, anlayışına, dikkat ve merâkına bağlı olduğundan, herkesin vardığı netîce ve edindiği fayda bir olmaz. Bu çeşit mütâlealarda, bilhassa târihî mâlûmâtın ve yazanın san’attaki derecesi hakkında azçok bilgi sâhibi bulunmanın da tesiri inkâr olunamaz. Yâkut zamânında şöyle yazılan bir harfin, Karahisârî devrinde, Râkım veya Kadıasker mekteplerinde, Sâmi ve onun yolundan gidenler tarafından nasıl yazılmış, ne şekillere sokulmuş, her birinin estetik seviyesi nereye kadar varmış, tekâmül bakımından hangileri daha üstün görünüyor? Araştırmak gerekir. Ancak, bu gibi ser mevzûları ilk zamanlarda yalnız yazıların yüzlerine bakmakla kavramak ve anlamak mümkün olmamakla berâber, târihî bilgilerle müşâhedeler ve yazı çalışmaları birbirini takviye ettikçe meleke de artar ve onlarla hem-hâl olmak ve dillerinden anlamak kaabil olur.



İcâzet (Diploma) Formalitesi

Bir üstâddan ders görmek, yazının usûl ve kaidelerini nazarî ve amelî olarak tahsîl edip, yazdıklarına imzâsını koymaya selâhiyet kazanmak ve bunu resmen tevsîk etmek eskiden âdet idi. İmzâya izin vermeye İcâzet verme, bu salâhiyeti almaya da İcâzet alma tâbir olunurdu ki, bir nevi’ diploma verme ve almak formalitesi demektir.

Bu usûl gereğince, talebe olgunlaşıp imzâ atabilecek bir seviyeye eriştikten sonra hangi yazıları tahsîl etmiş ise ekseriya bir kıt’a bâzen de bir murakka’ (=yazı albümü) veya hilye, yâhut bu gibi bir levha yazar, bir (tez) hazırlar, hocasına verir. Hocası veya hocaları bunu tetkîk ederek talebenin ehliyet derecesini takdîr ve tâyin ettikten sonra, (Resim: 122 ve 123)’de göründüğü üzere, levhanın altına yazarak, “Artık, yazdıklarının altına ketebe (imzâ) koymaya ve başkasına da ders ve icâzet vermeye izin verildiği” beyân ve tasdîk edilirdi. Bu sebeple, icâzet almayan bir kimse, yazıları altına kendiliğinden imzâsını koyamaz, yâni koyup da yazısını cemiyete ve san’ata mal edemezdi. Kendisini, ne bir san’atkâr tanımaya ve tanıtmaya; ne de başkasına izin ve icâzet vermeye salâhiyetli görebilirdi; aksi takdirde resmen mes’ûl olurdu. Bundan maksat, san’atın şerefini ve san’atkârların hukuk ve haysiyetlerini ve cemiyet içindeki mevkî ve kıymetlerini korumak, san’atın kötüye kullanılmasına ve gerilemesine, estetik kıymetlerin ehliyetsiz ellerde oyuncak olmasına yer vermemektir.

Demek oluyor ki, hattatlık Yâkut’tan sonra İslâm dünyâsında bir istiklâl kazanmış, san’at rûhunun bedî’ ve temiz tezâhürleri olan yazıları, san’atın salâhiyet ve tenkit süzgecinden geçirmeden medeniyet âlemine arz etmemek, bir prensip olarak kabûl edilmiştir. Fakat bu, bir inhisâr zihniyetiyle yapılmış değil, bir ihtisas işinin bütün inceliklerini yakından kavramış bulunmanın samîmi bir ifâdesi olarak konulup devam ettirilmiştir. Bununla berâber, son zamanlarda bu imzâ yasağına ve icâzet alma lüzûmuna riâyet edilmez olmuş, bu da mes’ûliyet hissinin sönmesine sebep olduğundan, tabiatiyle her eli kalem tutan imzâ atmaya başlamış ve icâzet verme ve alma işi, târihî bir an’aneye uymaktan ve ihtiyârî bir formaliteden ibârete kalmıştır.


Ketebe (İmzâ) ve Târih Koyma Şekilleri

Hattatlar, yazıları altına koydukları imzâlarını ekseriyâ Arapça “Bunu yazdı” demek olan kelimesiyle birlikte yazarlar ki, buna Ketebe koymak, Ketebe yazmak, Ketebe atmak, kısaca ketebe derler.

Her yazı nev’ine göre ketebe koymanın husûsî bir şekli vardır. Sülüs, Muhakkak, Reyhânî, Celî ve Müsennâ yazılarda ekseriyâ Rıkaa’ kalemiyle yâni (icâzet) yazısıyla yazarlar ve nokta koymazlar. Ta’lîk’de yine Ta’lîk yazı ile ve asıl kalemin üçte biri kalınlıkta olmasını tercih ederler.

Ketebehû yerinde, nemekahu, yazan kendisinden söz katıyorsa Harrerehu, harekeli yazmış ise Rakamehu, tevâzu için, yâhut karalama yazmış olduğunu ifâde için Sevvedehu, bir meşke baka baka yazdığını, yâhut meşk olmak üzere îtinâ ile yazıldığını ifâde için Meşşakahu, istinsâh (kopya) sûretiyle yazmışsa Nesehâhu, yâhut Satarehu, aynen taklît ederek yazıldığını ifâde için Kalledehu gibi tâbirler kullanılmıştır.

Bir de, murakkaât, kıt’a, kitâp ve levhalarda El-fakîr, yâhut El hakîr, El-müznîp, Er-râcî gibi makama ve yazı muhtevâsına uygun ve tevâzua delâlet eden bir kelime veya cümleden sonra, isim yazmayı âdet edenler de olmuştur. İsimden sonra bâzen Gufire lehu, Gufire zünûbuhu ve emsâli duâyı taşıyan bir cümle ilâve edilir.

Bâzıları, yalnız kendi ismini yazmazlar, bâzıları isimden önce veya sonra babasının, hocasının, her ikisinin adlarını yazmışlar ve hattâ memleketini ve mesleğini bile tebârüz ettirenler olmuştur. Hâsılı, imzâ ve ketebe işinde her san’atkâr kendince münâsip gördüğü şekli kullanmıştır.

Bilindiği üzere, imzâlı yazılara imzâsızlardan ziyâde kıymet verilir. Çünkü imzâ yazının senedi mâhiyetindedir. Bu îtibarla bir hattat, bile bile güzel bir yazısına imzâ atmak istemeyeceği gibi, beğenmediği bir yazısına da imzâ atmaktan çekinir. Dolayısıyla, bir yazının imzâlı veya imzâsız olmasının mutlaka bir mânâsı olmak îcap ederse de, bunu her zaman sezmek mümkün olmaz. İmzâ koymamak husûsunda sebep olarak başlıca şunlar hatıra gelir: Tevâzu’dan, yâhut yazının fevkaladeliğinden dolayı kendini gurûr ve şöhret âfetine tutulmaktan korumak, yâhut bütün bir san’at âlemine meydan okumak, yâni “Şöyle bir yazı yazılmıştır. Yazan kim olursa olsun, onun ehemmiyeti yoktur. Bir şâh veya bir gedâ olabilir. Mes’ele bunda değildir. Bunun bir benzerini yazacak varsa, işte er meydanı, buyursun! Bununla berâber, böyle bir eseri meydana koyanın unutulması, şöhret âfetine tutulmasından hayırlıdır. Maksat şöhret değil, güzel bir iş görmek, güzel bir eser bırakmaktır. Bunu yazan, notunu halktan değil, Hâlık’ından almak ümîdiyle yazmış, bu husûs ise henüz tahakkuk etmemiş bulunduğu için o eseri kendine izâfe etmekten Hakk’a karşı hicâp duymasından dolayı, imzâ koymağa eli varmamıştır” demek istemiştir.

Tuğralar, fermanlar, paralar, beratlar... gibi resmî yazılarda hattatın imzâ koymaması istenildiği, yâhut imza koymaya henüz izin ve icâzet verilmediği için, koymamış olabilir.

Târih koymaya gelince, bunda asıl olan koymak ise de, yukarıki sebeplerden başka, yazıda târih koyacak münâsip bir yer bulunmamasından veya yazının estetiği üzerinde menfî durum ihdâs edeceği düşüncesinden, yâhut târih koyması istenmemesinden, târih atmaya değmeyen muhtevâyı taşımasından veyta konduğu takdirde bir karışıklık ve fesâdı mûcip olacağından konulmamış olabilir. Bir de, bâzı meşhur hattatlar, yazılarının ekol (mektep) hâlini almış fevkalâde bir üslûbu hâiz olması e şahsiyetine del^letde vâzıh bulunması hasebiyle imzâ koymaya lüzum görmemişlerdir


Hattatta Aranılan Vasıflar

Hattatlık şartlarına riâyet edenlerin hattat olması lâzım gelirse de, bâzı vasıfları hâiz olması da bu san’atta aranılan husûsiyetlerdendir. Bunları şöyle hulâsa edebiliriz: Bir hocadan icâzet almış olmak, estetik değeri bulunan muayyen bir veya birkaç yazı ile uğraşmayı âdet edinmiş olmak, kalemini kötü şeylere âlet edinmeme. Rûh’âniyetini öldüren maddî ve manevî süfliyetlerden uzak bulunmak. Kendisinden yazı tahsîl etmek isteyenlere şefkatli, edepli, sabırlı ve cömert olmak, hakem mevkiinde bulunduğu zaman Hakkı söylemekten çekinmemek kendisine tevdî’ edilen bir sırrı fâş etmemek, ne medihlerden gurûra, ne de tenkidlerden inkisâra kapılmayıp hak ise kabûl, değilse affetmek, sözüne sâdık, ahdine vefâkar olmak bu sanâtta feyz almanın gizli sebeplerindendir.

Nitekim, bu san’atın üstadları verdikleri derslerden dolayı talebelerinden ücret almamayı, hep parasız öğretmeyi bir ibâdet olarak nazara almışlar ve san’at ahlâkının gerekçelerinden saymışlardır. Fakîr olanlar bile buna riâyeten ayrılmamışlar, sonraları resmî mekteplerde maaşlı yazı hocalığı yapanlar bile resmî vazifeleri dışında kendilerine arz-ı hâl edenlerden ücret mukabili bir şey almayı zillet addetmişler, hattâ hediye bile almaktan çekinen zengin kalpli, deryâ-dîl üstadlar çok görülmüştür. Talebelerine meccânen kâğıt, kalem, mürekkep ve güzel yazılar vermek sûretiyle şefkat ve yardımlarını gösteren üstadlar da vardır. Güzel yazıdaki cemiyet âhenginin verdiği içtimâî derslerden birisi de, hattatlara; almaya değil, vermeye merak etmek büyüklüğünü telkîn etmiş bulunmasıdır diyebiliriz.

Tuhfe-i hattatîn’de şunlar kaydolunmuştur: “Bir hat üstâdı kötü huylu olup da, yazı öğretmekte zayıf talebelere eziyet ediyorsa, yoksulluğa düşer... Kaldı ki, “Bildiğini saklayan muallimin ağzına, ateşten gem vurulur” meâlinde bir Hadîs, Şifâ-ı Şerîf’te yazılıdır. Şu hâlde, muallim tövbe ile Allâh’a sığınıp, hâlis niyetle cehâleti yok etmeye çalışmalıdır”.

Yine o eserde şöyle denilmiştir: “Kalem ehli, Hakk’ın emîn ve vekîl kullarıdır. Hat ve kitâbet ile uğraşanlarda âlimler sırasında sayılır. Hat San’atının ilim olduğu, “Kalemle öğretti” Hak sözünden anlaşılır”

Gerçekten, “Allah güzeldir, güzeli sever.” Hadîs-i Şerîfine imtisâli ehemmiyetini ve kıymetini takdîr eden bir hattât, yaşamının fazîleti yaşatmak olduğunu yazılarında fiilen tadar ve yaşatmaya çalışır. Allâh’ın âyetinde kalemler, yazılar ve yazanlar hakkındaki kasemini mânâ ve şümûlunu, bütün güzelliğiyle güzel yazılarında yaşatmaya koyulur. Bu sûretle hattatlar, “Nun”un, o kasem edilen şeylerle şerh ve tefsîrini yapmaya çalışmışlar, müfessirlerin el sürmedikleri bir sâhada kalemlerini öyle kullanmışlardır ki, ne bir puta tapmışlar, ne de o güzel yazılarını put diye tanıtmayı düşünmüşlerdir. Kendilerini Allâh’a ermişler, amellerine hakîkî müşterisi olarak ancak O’nu seçmişler, ne yapmış ve yazmışlarsa O’nun adını yüceltmek, rızâsını kazanmak için yapmışlar ve yazmışlardır. Nihâyet, kendilerini ve amellerini, kefenlerini ve mezarlarını, taşlarını ve Fâtihalarını kendi elleriyle güzel yazılarına nakş ve defnetmişler; gelecek nesillere de birer emânet olarak bırakmak sûretiyle, onları insanlık imtihâniyle de başbaşa bırakıp, ebediyyet semâlarının ufukları arkasına uçup uçup gitmişler ve şu fânî kubbede de birer hoş sadâ olmuşlardır.

Allah cümlesine gani gani rahmet eylesin.

Original
23-02-07, 22:40
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Malzemeler

- Kalem Çeşitleri

-Kamış Kalem
-Cava Kalemi
-Menevişli Kalem
-Kargı Kalem
-Tahta Kalem
* Kalem Açmak ve Tutmak Usûlü
* Kaleme Hürmet
* Kalemtıraş
* Makta


2- Kağıt (Kırtas)

- Doğu Kaynaklı Kâğıtlar
- Batı Kaynaklı Kâğıtlar
- Kağıdın Boyanması
- Kağıdın Âhârlanması
- Kağıtların Mührelenmesi
- Mıstar

3- Mürekkep ve Çeşitleri

- Kırmızı Mürekkep
- Sarı Mürekkep
- Zer Mürekkep
- Mürekkeplik ( Hokka )
* Yazı Altlığı (Zîr-i Meşk)



Kalem Çeşitleri

-Kamış Kalem

Yontulmuş kamış, yazının en tabiî âletidir. Romalılar’ın kalamus, Rumlar’ın kalamos, müslümanların kalem dedikleri kamışın (Farsça, hâme, kilk) çok eski zamanlardan beri yazı malzemesi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kamıştan başka, m.s. V. Yüzyılda kaz ve kartal gibi hayvanların tüyleri de yazı âleti olarak kullanılmaya başlanmıştır. Asrımızın en yaygın yazı âleti mâdenî uçlu kalemlerin m.s. XVIII. Yüzyılın ortalarına doğru Fransa’da îcâdedilmiş olduğu ileri sürülse de demir kalemin çok eski zamanlarda patrikhâne ve manastırlarda kullanıldığı zannedilmektedir.

Avrupalılar, Osmanlı yazılar için de demir kalem îmâl etmişler ve 1830 senesinden sonra Osmanlı ülkesinde, günlük hayata kullanımı yaygın hale gelmiştir. Fakat hattatlar mâdenî uçlarda istedikleri kıvraklık ve esnekliği elde edemedikleri için îtibar etmemişler, terbiye edilmiş kamış kalemi yazının (1) hareket ve cereyânına daha uygun ve tabiî bulmuşlardır. Hüsn-i hatta kullanılan kamış, ekseriyâ Îran Hazar Denizi kenarı ve Irak Dicle nehri kenarında kurulmuş Vâsıt şehrinden getirilirdi. Tabiî rengi sarı olan kamışlar sıcaklığını muhâfaza etmekte olan gübre içine yatırılır, bir takım kimyevî değişimlerden sonra koyu kahve rengini alır, sertleşirdi. Kalem ancak bu ıslâh ve terbiye ameliyesinden sonra kullanılırdı. Bu ıslâh sıcak ülkelerde güneş altında yapılırdı.

Vasıfları: Kamış kalem ne çok ince, ne de çok kalın olmalı. Rengi parlak ve siyaha yakın, düzgün ve yuvarlak, boğum araları bir karış olmalıdır. Bu evsâfı hâiz bir kalem, mermer taş veyâ cam üzerine atıldığı zaman tiz bir ses çıkarır. Yazma bir eserde kamış kalemin vasıfları şöyle anlatılmaktadır: “Evvelâ, hüsn-i hat yazanlara kalemin âlâsın ve mürekkebin rânâsın ve kâğıdın zîbâsın görmek gerekir. Kalemin âlâsın oldur ki kızılı pek ola ve aklığı pek az ola ve damarları doğru ola, zîrâ damarları doğru olmazsa, kalemi şak itdikte eğri şak olur doğru şak olmaz. Eğri şak olan kalemden hüsn-i hat gelmez ve kalemin kalınlığı evsat ola ve uzunluğu on parmak ola.” (2)


-Cava Kalem

Cava’da yetişen bir cins ağacın yaprak diplerinden çıkan sert ince ve siyah renkli uzantılarıdır. Çok sert olması, uzun süre yazmakla bozulmaması sebebiyle, bilhassa Mushaf ve kitap yazmakta hattatlarımız tarafından tercih edilmiştir. XIX. Asrın birinci yarısından itibaren İstanbul hattatlarının cava kalemini kullandıkları tahmin edilmektedir. Yalnız ince olduğu için bir kamış kalemin içine yerleştirilerek veyâ tutulacak kısmına bir bez parçası sarılarak kullanılır.



-Menevişli Kalem (Hindî Kalem)

Hindistan’da yetişen içi dar, uzun boğumlu ve menevişli, gayet sert bir kamıştır. Hattatlarımız buna sertliğinden dolayı pek rağbet etmemişlerdir.(1)


1- Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 101.



-Kargı Kalem

Kargıdan yapılan bu cins kalem, celî yazıları yazmak için kullanılır



-Tahta Kalem

Adından da anlaşılacağı üzere tahtadan yapılan bu kalem daha iri yazıları yazmada kullanılır.



-Kalem Açmak ve Tutmak Usûlü

Güzel yazı, yazanın kâbiliyetine bağlı olmakla berâber yazı çeşitlerine göre kalem açma sırrı da bilinmelidir ki kalemden güzel hat çıksın. Reisü’l-hattâtîn Hacı Kâmil Efendi, yazısına istediği tekâmülü verebilmek için uzun zaman katt-ı kalem (kalemi makta’a vurmak) usûllerini araştırdığını, ancak kalem açma sırrını çözdükten sonra yazıda muvaffak olduğunu söylermiş. (1) Kalem yontma (naht) ve kesme (kat) melekeye muhtaç bir iştir. Yazı meşkine başlıyanlar evvelâ kalem açma usûlünü öğrenmelidir. Bu mevzûda Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Kalemi iyileştirirsen, yazını da iyileştirirsin; kaleme bakmazsan, yazıyı yüzüstü bırakmış olursun, çünkü yazı kaleme tâbîdir.” (2) “Rehber-i Sibyan”ın arka yüzünde, kalem açmakla ilgili şu bilgi verilmektedir: “Kalem ince tarafından evvelâ sol avucun içine yatırılırak, başparmak bükümü mikdârınca aşağı ucuna doğru ince tarafından bâdem biçiminde kesilir. Sonra ortasından bir miktar yarık (şak) yapılır. Kalemin iki yanlarında istenilen kalınlık derecesine göre kesilir. Kalam maktaın yuvasına konur; sol ekin başparmağı ile kalemi ve diğer parmaklarla altından maktaı tutarak ucu aşağı hafifçe tıraş edilir. Eğer sülüs ve nesih kalemi ise eğrice, rik’a, dîvânî kalemi ise biraz doğruca kat edilir. Kalemi sağ elin baş ve şehâdet parmağiyle tutarak orta parmağı onlara yardım ettirmelidir. Fakat kalem hakkının lâyıkı ile icrâ olunması için kalemin kesilmiş olan tarafını satırın üzerine çevirerek hareket ettirmelidir.” (3) Kalem açılışı îtibariyle çakşırlı ve çakşırsız olur. (4)

Kalem ağzını çok kısa ve uzun açmamalı; kısa açılırsa eli kirletir, uzun açılırsa da kalemin sevk ve idâresi güçleşir. Ayrıca kalem üzerindeki parlak kısım mürekkep almıyacağından tebeşirli çuhayı bu kısma sürmelidir. Menâkıb-ı Hünerverân’da, “şakk-ı kalem” hakkında şu mâlûmat verilmektedir: “Şakk-ı kalemin kâtibden cânibe olan şakkına ünsî ve hat yazısından yana olan vahşî ıtlak derler. Nesih, sülüs ve rikâ’da vahşî taraf ünsî cânibinin zı’fı mikdârı ola. Kalem-i dîvânî yâni hatt-ı çepte ve kırmada ve deştîde ünsîsi vahşîsinin zı’fı mikdârı ola nesta’likte ünsîsi vahşîsi berâber ola.”(5)


1- Melek Celâl, Reîsü'l-Hattâtîn Kâmil Akdik, İstanbul 1938, s. 13
2- Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 103
3- Rehber-i Sıbyân, İstanbul 1297.
4- A. Süheyl Ünver, Dosya, Süleymâniye Kütüphânesi, 84/A., sıra no: 346, demirbaş no: 117.
5- Âlî Menâkıb, s. 10.


-Kaleme Hürmet

Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerif’lerin ve daha pek çok ilimlerin tesbîtine nice san’at eserlerinin de ibdâına vesîle olan kaleme müslümanlar saygı ve hürmet göstermişlerdir. İlim ve san’at yolunda ömür tüketmiş âlim ve san’atkârlar, açtıkları kalem yongalarını hiç zâyî etmeden biriktirmişler, âhir ömürlerinde yakınlarına, “Cenâze suyumu bu kalem yongaları ile ısıtın” diye vasiyet etmişlerdir. Cemiyetleri aşk ve îmanla mayalayıp kurtaracak, kalemleri ile ölmez fetihler yapacak olan işte bu idrâke ulaşmış kimselerdir. Bu inanışın en güzel misâlini Hz. Ali’nin şu sözlerinde buluruz. Halîfeliği esnâsında kıtâle varan ihtilâfların içinde muztarip iken, Allâh’a şöyle şekvâ eder: “Yâ Rab, koyun sürüsü arasından geçmedim (yâni müslümanlar arasında fitneye sebep olmadım, birliği dağıtmadım), kalem yongası üzerine oturmadım (yâni ilim ve hikmet ehline saygısızlık etmedim), iç donumu ayakta giymedim (yâni sâdece insanlar arasında değil, tenhâda dahî hayâ elbisemi çıkarmadım), bu kaygı cana nereden geldi?” (1) Bu ne ince muhâsebe, bu ne ince hikmettir!... Bu sözüyle Hz. Ali fitneyi, ilme saygısızlık ve ahlâksızlığı bir milletin ölümünü hazırlayan sebepler olarak zikretmiştir

1- Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 103


-Kalemtıraş

Kalemtıraş kıymetli ustaların elinde her biri bir san’at eseri olarak yapılmış, uzunca saplı, nisbeten küçük ve kısa ağızlı, kamış kalem açmaya mahsus bıçaktır. Kalemtıraşların kesici kısmına tığ, fildişi, kemik, abanoz, yeşim, sedef, mercan, akik, ödağacı, ünnab, pelesenk gibi maddelerden yapılan kısmına sap denir. Altından yapılanlar veyâ altın kakmalı olanlar da vardır. Sapla tığı birbirine bağlayan çelik, gümüş, altında yapılan kısma da paravzâne denilir. Her san’atkâr kendi eseri olan kalemtıraşa, tığın parazvâneye yakın kısmına pirinç, altın veyâ gümüşten kendi adı bulunan damga koyardı. Bâzı meşhur kalemtıraşçılar bu kısmı altından yapardı. Üstad Galatalı Recâî, parazvâne ile saparasına altın varak yapıştırılmış bağa ilâve ederdi. Osmanlılar’da kalemtıraşçılık güzel san’atlardan sayılırdı. Kalemtıraşçıların en meşhûru XII/XVIII. Yüzyılda yaşamış Baba, Galata’lı Recâî ile Eyüblü Recâî idi. Fennî ve Tümnî, Recâiler’den sonra adları hürmetle yâdedilen üstatlardır. Sıdkî, Rûhî, Zekî, Eşref ve Muhyî, m.s. XIX. Asrın başlarına Sâfî, Kemâlî, Sıdkî ve Bursalı Hüsnî gibi üstadlar bu san’atın son temsilcileridir. (1) Bunlardan başka, demir üzerine altın kakmalı, sapların içinde saklı “yavru” denilen kalemtıraş da vardır. “Güzâr-ı Savab”da kalemtıraşla alâkalı şu bilgiler verilmektedir: “Ve dahî mâlûm ola ki, kâtibin kalemtıraşı müteaddid olması lâzımdır. Bârî hiç olmazsa iki gerektir. Birini tırâşe-i kalem (kalem açmak) için istîmâl ederler. Birini dahî ancak katt-ı kalem için hıfzederler. Zîra kalemtıraş ki gâyet tiz(keskin) olmaya, katı dahî tiz ve saf olmaz.” Kalemtıraş Nevîler: “Kalemtıraşların birçok nevîleri vardır. Bunlardan ucu dönük olarak yapılanlara kâtîbî kalemtıraş, söğüt yaprağı biçiminde olanlara katı’, tashih için, ufak boyda ve yine küçük söğüt yaprağı biçiminde olanlara tashih kalemtraşı derler. Bundan başka, burunları mukavves olmayıp müselles şekilde büyük yazıları düzeltmek için yapılmış tashih kalemtıraşları da vardır.” (2)



1- M. Zeki Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, s. 147; Nûreddin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, s. 117-118; Necib Asım, Kitâb, s. 90-94.
2- Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 102-103 (Kilisli Rifat Bey'in dip notu).


-Makta'

Kataadan ism-i âlet mikta’, kesecek alet, üzerinde kamış kalemin ucu kesilen kemikten yassıca alet. Türkçe de bu ikinci mana ile kullanılması galattır. Doğrusu kattadan mikattadır. Dilimize galat ayrıca yanlış olarak yerleşmiş de olsa burada meşhur olduğu için makta’ kelimesini kullandık. Makta’ fildişi, bağa, kemik, sedef ve abanozdan yapılmış; üzerinde kalem kat’edilen yazı âletidir, kalemin yastığıdır. “Gümüş ve altından yapılan makta’lar da vardır. Yalnız ucuna doğru küçük bir kemik parçası konulur. Makta’, ekseriyâ 10 cm.Uzunluğunda, 2-3 cm. kadar enindedir. Sırrî, Fahrî, Cevrî, Resmî, Rıza, Reşid ve Fikrî adlı san’atkârların yaptıkları makta’lar meşhurdu.” (1) Baş tarafına bir mevlevî sikkesi işlenmiş olan Mevlevî dedelerinin eseri oymalı, murassa maktalar Topkapı sarayı ve diğer müzelerde teşhir edilmektedir.



1- M. Zeki Palın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, s. 534; Nûreddin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, si 162.



Kağıt (Kırtas)


- Doğu Kaynaklı Kâğıtlar


Eskiden doğu menşeli kâğıtlar daha çok Semerkant ve Hindistan’ın Devletâbâd şehrinde îmâl edilirdi. Ağaç liflerinden yapılan kâğıtlara Haşebî, ipekten yapılan kâğıtlara da Harîrî denilirdi ki yapıldıkları yere göre Harîrî-i hindî, Harîrî-i Semerkandî diye isimlendirilirlerdi.

Şark’ta imâl edilen kâğıtların cinsleri hakkında, “Menâkıb-ı Hünerverân”da şu bilgiler verilmektedir: “Kâğıt cinsinde dahî zinhâr Haşebîye ve Dımışkîye (Şam kâğıdı) îtibar etmeyeler. Kâğıdın Semerkandî’sinden (Buhârâ kâğıdı) aşağı tenezzül etmeyeler. Kâğıdın en aşağısı Dımışkîdir ki kader mâlumdur. İkincisi Devletâbâdî’dir ki herkesce mefhumdur (Hattatlarımızın en çok rağbet ettikleri en makbûl kâğıttır). Üçüncü Hatâî’dir; dördüncü Âdilşâhî’dir (XVII. Asrın başlangıcında kullanıldığı anlaşılan bu kâğıt, son zamanlarda mevcut değildir.) Beşinci, Harîrî-i Semerkandî’dir. (İpek Buhârâ kâğıdı). Altıncı, Sultan Semerkandî’dir. Yedinci, Hindî’dir. Sekizinci, Nizâm-ı Şâhî’dir. Dokuzuncu Kâsım Begî’dir. Onuncu, Harîrî-i Hindî’dir. (hind ipek kâğıdı). On birinci, Gûn-ı Tebrîzî’dir ki şeker renkdir. İşlemesi Tebrizliler’e mahsustur. On ikinci, Muhayyer’dir ki ol dahî şeker renktir.” (1)


1- Âlî Menâkıb, s. 11.


- Batı Kaynaklı Kâğıtlar


XV. asırdan îtibâren Avrupa kâğıtlarının yurdumuzda kullanıldığı ve bunların çoğunun İtalya, Orta Avrupa ve Venedik menşeli olduğu İstanbul arşivlerimizde kâğıtların filigranları üzerinde yapılan inceleme netîcesi anlaşılmıştır. (1) İtalya’nın Ligurya şehrinde îmâl edilen kâğıtlara üzerine soğuk damgayla vurulan Fratelli Palazzuoli Ligurya (2) kelimesi zamanla tahrîfe uğradığı için Alikurna kâğıdı denilmiş, böylece şöhret bulmuştur. Şapka ve hilâl filigranları ile tanınır. Alikurna kâğıdının iki boyu vardır: Birine battal, diğerine evsat denilirdi. Bu kağıdın çifte olanlarına, çifte alikurna denirdi. Renkli olanlarına da alikurna boyalısı ismi verilirdi. Kâğıtlar âhar sürülmeden evvel ya kına yâhut çay suyu ile boyanır, kuruduktan sonra âharlanırdı. (3) Anadolu’da Amasya ve Bursa’da, XVI. Asırdan îtibâren de Yalova, Kâğıthâne, Beykoz, İzmit, Hamîdiye kâğıt fabrikalarında kâğıt îmal edildiğini biliyoruz. Gerek ithâl gerek yerli kâğıtların kullanılabilmesi, kalemgîr olması, yazı yazılırken kalemin kâğıda takılmaması, kolaylıkla yürümesi için evvelâ istenilen renge boyanır, sonra pürüzlerini gidermek maksadıyle âhar ve mühre yapılır


- Kağıdın Boyanması

Hat, tezhip ve minyatür gibi kitap san’atlarında kullanılan kâğıtlar, istenirse evvelâ nebâtî boyalarla al, yeşil, mâvî, siyah, pembe renklere boyanır. Boyanma işi şöyle yapılır: Renk elde edilmek istenilen bitki toplanır, derin ve genişçe bir kaba konularak bir miktar şapla suda kaynatılır. Bir müddet sonra bitkinin rengini alan su başka bir kaba boşaltılır. Kağıtlar renkli suya bir bir batırılarak banyo usûlü ile boyanır; ayrı ayrı kurumaya bırakılır. Bâzı yazma eserlerde kâğıtların orta kısmıyla kenar kısımları ayrı renkte boyanır; bu tarz boyamaya akkâse denilir. Ananevî usulde kâğıt boyamada kullanılan nebatlardan bâzıları şunlardır:

Bâdem Yaprağı: İlkbaharda toplanan bu yapraklar, 3-1 gram şap ile bir miktar su içinde kaynatılarak altın sarısı, güzel bir renk elde edilir.

Nohut: Bu bitkinin unu suda kaynatılır ve adını kendisinden alan “nohudî” renk elde edilir.

Kına: bir miktar su içine konularak kaynatılır hünnab rengi olur.

Soğan: Dış kabukları şapla kaynatılarak kırmızımtrak, gâyet güzel bir renk elde edilir.

Ceviz ve Yaş Nar: Kabukları su içinde kaynatılarak, kahve rengi elde edilir. Menekşe yaprağı ve mürver çiçeği tohumu birlikte dövülür ve güzelce sıkılıp suyu şapla kaynatılır, menekşe rengi elde edilir.

Kurt Kulağı: Safran ve şap ile su içinde kaynatılarak yeşil renk elde edilir. Ayrıca, cehrî boyası su ile kaynatılarak, sarı renk elde edilir. Bugün kâğıt sanayiin de selüloz hamuruna ölçülü miktarda boyar maddeler ve pigmentler katılarak arzu edilen renk ve tonları elde edilmektedir. (1)


1- Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız: Mecmua-i âhâr, İstanbul Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî, Târih, no: 809; Mahmud Yazır, Kalem Güzeli, c. II, s. 192; Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 107; John H. Aınsworth, Asırlar Boyunca Kağıt, (trc. Prof. Dr. Savni Huş), İstanbul 1962, s. 76.



- Kağıdın Âhârlanması

Kâğıdın Âhârlanması

Kâğıdın Âhârlanması Türkçe, ak, düzgün bir şekilde perdahlama perdah kolası veya Farsça, kuvvetli yiyecek, kahvaltı, parlatılmış çelik: Arapça sakl aynı kökten saykal, âhar ve cilâ yapan kimse ve mühre anlamlara gelir. Hat, tezhip ve minyatür san’atlarında bir terim olarak kullanılan âhâr, kâğıtların pürüzlü satıhlarını düzgün ve kolay yazılabilir hâle getirmek, dokusunu kuvvetlendirmek maksadıyla kâğıtların üzerine sürülen koruyucu bir tabakadır. (1) Böyle terbiye edilmiş kağıtlar üzerinde kalem ve fırça çok rahat hareket eder, mürekkeb kağıdın dokusuna nüfuz etmediği için hatalı desen ve yazılar hiç iz bırakmadan ıslak süngerle veya yalamakla silinebilir. Osmanlı resmi kayıtlarında silinti ve kazıntıya meydan verilmemesi için sadece aharsız mührelenmiş kağıtlar kullanılmıştır.

Çeşitli âhâr usulleri arasında yumurta ve nişasta âhârı daha yaygındır. Nişasta ve yumurta âharından başka marangozların cilâ işinde kullandıkları gomalak, ispirto içinde eritilerek kağıda sürülür.
Kâğıda ekseriyâ yumurta veya nişasta âhârı tatbik edilmiştir.
Yumurta âharı: Tâze ördek veyâ tavuk yumurtasının akları bir kâseye alınır. Yumruk cesâmetinde bir şap parçasıyle yumurta akı kesilinceye kadar çalkalanır. Birkaç saat bekledikten sonra tülbentten süzülür. Sünger veyâ tülbent sarılmış bir parça pamukla kâğıda sürülürek gölgede kurutulur.

Tuğrakeş İsmâil Hakkı Bey’in bizzat târif ettiği âhâr usûlü şöyledir: “Şekersiz olarak muhallebi tarzında pişirilmiş nişasta gâyet ince süngerle kâğıdın her iki yüzüne sürülür. Sonra kâğıt, ipte kurutulur. Bundan sonra yumurta akı az miktarda şapla çalkalanarak köpürtülür. Bu suretle köpürtülen yumurta akı bir müddet hâliyle bırakılır. Köpükler tamâmen sönüp zeytinyağı şeklini alınca, nişasta sürülmüş ve kurutulmuş kâğıt üzerine ince süngerle bu yumurta akından sürülüp, yine kurumaya bırakılır. Kâğıt lâyıkıyla kurutulduktan sonra evvelâ saplı mühre ile, sonra billûr mühre ile parlatılır.” (2)

Nişasta âharı: Bu tarz âharın yapımında buğday nişastası kullanılır. Önce soğuk suda ezilen nişastaya sonra bir miktar jelatinle kaynar su ilâve edilir. İyice piştikten sonra süzülür ve kâğıt üzerine sürülür. Nişasta âhârı üzerine bir kat da yumurta âhârı çekilirse daha güzel olur.

Âhar, yazının ve kâğıdın cinsine göre yapılır. Mushaf yazmak için hazırlanan kâğıtların her iki tarafına da ince bir âhar çekilir. Çok tashih ve emek isteyen celî yazıların kâğıtlarının yalnız bir tarafı birkaç kat kuvvetlice âhârlanır. Üzerine bir defa âhâr sürülmüş kâğıda tek âhârlı iki defa veya daha fazla âhâr sürülmüş kağıda da çift âhârlı (çiftâlî) kağıt adı verilir. Husûsiyle nesta’lik kıt’alar için hazırlanan kâğıtların âharlanmasına daha da ihtimam gösterilmelidir. Bu sebeple kâğıdın âharlanması hat san’atında ayrı bir hüner ve ustalık ister. Geçtiğimiz asırda kâğıtların sol alt köşelerinde basılı soğuk damgalarından tanıdığımız Kadrî, Seyyid Ahmed, Hasan, Remzi, Memduh meşhur kâğıt âharcılarımızdandır.


1- Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 75.
2- Zeki Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, s. 28.


- Kağıtların Mührelenmesi

Kâğıda âhârı iyice tesbit etmek, yüzündeki pürüzleri gidermek ve ilerde çatlamasını önlemek için cam veyâ çakmaktan yapılmış mühre ile kâğıtlar mührelenir. Âharlanmış mührelenecek kâğıtlar, ıhlamur ağacından yapılmış yekpâre, ortası çukurca mühre tahtası, pesterek üzerine konulur. Mührenin hareketini kolaylaştırmak için kuru sabun sürülmüş bir çuha, kâğıt üzerinde kuvvetle hareket ettirilir. Böylece mührelenen kâğıtlar üst üste sıralanır. Üstüne de bir ağırlık konularak, kullanılmak üzere en az bir yıl bekletilir. Yapıldığı maddeye göre mühre nevîleri şunlardır:

Böcek Mühre: Deniz böceği kabuğundan yapılır.

Billûr Mühre: Kaz yumurtası şeklinde camdan yapılmış mühredir.

Çakmak Mühre: Çakmak taşından yapılan mühredir. Çakmak taşı, saplı bir tahtanın ortasına yerleştirilmiştir.

Zer Mühre: Sert akikten yapılan bir mühre, yaldız ve altın parlatmada kullanılır.


- Mıstar


Kâğıda satır çizmeye mahsus bir âlettir. Üzerinde sıra sıra muntazam ibrişim gerili bir mukavvadan ibârettir ki yazılacak yazıya göre kâğıtlar, parmak yardımıyle üzerine bastırılarak, kabartma çizgiler meydana getirilir. Böylece sahifeler arasındaki satır nizâm ve âhengi sağlanmış olur.


Mürekkep ve Çeşitleri


La'lî Mürekkep (Kırmızı mürekkep)

La’lî mürekkebin esâsı kırmız böceği denilen ufak bir böcekten çıkarılan boyadır. Kırmızı mürekkep îmâlinde çeşitli formüller vardır. Eyüblü diye tanınan bir ustanın la’l mürekkebi formülü şöyledir: 5 dirhem lotur (şekercilerin kullandıkları bir nevî boya) 0,5 dirhem şap, 5 dirhem çöğen. İşbu terkîbe 6 fincan su koyup, güzelce kaynatıp, tülbentten süzüp, suyunu alıp, sonra 6 dirhem kırmızı iyice döğüp işbu suyun içine atıp, kaynatıp indire. Tabak içine koyup, bir bezden süzüle. Tabağın dibinde kalanı alıp bir kâğıda koyalar. Evvelki tabaktan rûh-ı la’l alınır, gâyetle güzel ta’l olur. İkincidden kaymak ta’bir olunur. Bu da güzel. Üçüncü ta’l aşağıdır. Kurutulup kullana. Ehlinden mesmû’ olundu.” (1) Bunun gibi pek çok la’lî mürekkep formülleri varsa da bugün artık îmâl edecek erbâbı kalmamış, yapılışındaki sırları ile mâzîye gömülmüştür.



- Sarı Mürekkep

Siyah zemin üzerinde celî kalıp yazıların yazılmasında kullanılır. Bu mürekkebin hazırlanması şöyledir: Sarı zırnık (zırnık-ı asfar) veyâ altınbaş zırnığı (zırnık-ı ahmer) destesenkle mermer üzerinde iyice ezilir. Buna arap zamkı da ilâve edildikten sonra iyice karıştırılarak sarı mürekkep elde edilir.


- Zer Mürekkep

Altın varakların, zamk-ı arabî ve jelatinle iyice ezilmesiyle elde edilir. Bu mürekkep fırça ile kalemin ağzına konularak yazılır ya da daha evvel çizilmiş yazılar fırça ile doldurulur. Zer mühre ile de parlatılır. Altınla yazılmış böyle celî yazılara zerendûd adı verilir.

- Mürekkeplik ( Hokka )


Hokka, içine mürekkep, boya, macun ve yağ gibi malzeme konan küçük yuvarlak kap. Arapça’da “küçük kutu” mânâsına gelir. En yaygın kullanışı küçük ve yuvarlak mürekkep hokkasıdır. Mürekkeb hokkası yerine devat, mihbere (mahbera, mahbura), furza kelimeleri de kullanılmıştır. Türkçe’de devattan bozulmuş olan divit kelimesi hokkası ve kalemliği birlikte olan bir yazı âleti için kullanılır. Kare biçiminde köşeli madenî hokkalara mecma’ denilir. Farsça’da hokka yerine devat, âme, hâlistani hâliste (Dihhüda, Lügatnâme, c. XII. B, s. 817) kelimeleri de kullanılmıştır. Devat’a, karnında taşıdığı mürekkeple eserler yazılması, ilmin yayılmasına vesile olmasından kinâye lütüf ve ihsanların anası mânâsına “ümmü’l-âtaya” denilmiştir. Bazı müfessirler el-Kalem sûresi başındaki çanaklı yazılan nun harfinin mürekkep hokkası devat mânâsına geldiğine işaretle Allah’ın hokka ve kalem üzerine yemin ederek hokkanın önemine dikkat çektiğini ifâde etmişlerdir (M.Hamdi Yazır), Hak Dini Kur’an Dili, c. VII. S. 5258). (1)Divit veya devât ise kalem koymak için boru şeklinde uzun sapı ve ucunda mürekkebe mahsus bir de hokkası bulunan eski usulde yazı âletidir. Bakır, pirinç ve gümüş gibi madenlerden yapılır. Bu san’atın geçmiş büyük ustaları arasında Kanbur Ahmed, Mehmed Usta, Rûmî, Fennî Abdüllâtîf Recâî en meşhurları olarak zikredilir. (N. Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, s. 78)

Kullananın zenginlik derecesine ve mevkiine göre cam, porselen, abanoz, kuka ağacından; altın ve gümüşten yapılanları olduğu gibi, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş san’at değeri olan hokka takımları, ayrıca Çin gülâbdanları boğazı kırılarak ağızları ve dipleri altın veyâ gümüşle tezyine edilmiş hokkalar da vardır.

Bir hokka takımında, siyah ve kırmızı (surh) mürekkep hokkası, rîkdan (rîk veyâ rıh: kum, yazıya dökülen ince kum), bir de kalem konulacak yer bulunur.

Hokkanın içine mürekkep koymadan evvel kabartılmış, didilmiş lika (ham ipek) yerleştirilir. Böylece kalemin ağzı sert kısımlara çarpmaktan korunmuş ve arzu edildiği kadar mürekkep alınması sağlanmış olur.

1- Müstakimzâde, Tuhfe-i Hattâtîn, İstanbul 1928, s. 603; Mahmud Yazır, Kalem Güzeli, c. II, s. 177-180; Mehmed Zeki Pekalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. I, s. 845, 846; M. Uğur Derman, "Eski Mürekkepçiliğimiz", İslam Düşüncesi, 2/1967, s. 106-107; Muîz b. Bâdîd, Umdetü'l-küttab ve 'uddetü zevi'l,elbâb, Meşhed 1409, s. 31; Sûlî, Edebü'l-Küttab, Kâhire 1341, s. 92-98; Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbuş 1994, s. 47; Celâl Esad Arseven, "Hokka", Sanat Ansiklopedisi, c. II, s. 756-757.


Yazı Altlığı (Zîr-i Meşk

Hattatlar, yazı çalışmalarını sol ayak üzerine oturup sağ ayaklarını dikerek dizleri üzerinde ve altlık kullanarak yapmışlardır. Böylece hem gözün kâğıtla olan münâsebeti en iyi şekilde ayarlanmış hem de harflerin yazılış vaziyetlerine göre kâğıdın bükülmesi ve değiştirilmesi kolaylığı sağlanmış olur. Hattat için lüzumlu olan bu âlet, 4-5 mm. Kalınlıktaki nesta’lik için ayrı, sülüs-nesih kıt’aları için ayrı eb’adlarda müzehhip ve mücellidler tarafından hazırlanırdı. İnce bir zevk mahsûlü olan bu altlıklar yapıştırılmadan bir araya getirilmiş pek çok kâğıdın alt ve üstüne tıraş edilmiş meşin veyâ ebrû kaplamak sûretiyle yapılır. Bunlar arasında ortası çiçekli veyâ manzaralı pek san’atkârane olanları vardır.


Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Original
23-02-07, 22:48
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Serap Bostanci 'nin resmettigi, Hüseyin Kutlu'nun yazdigi Peygamber'imizin hayatini Gül ve Fetih Sûresi ile simgeli anlatan Saheser.

Original
24-02-07, 01:54
Hat Sanatı ile ilgili videolar

*1 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*2 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*3 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*4 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*5 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*6 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*7 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

*8 (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

zahir
17-04-07, 19:13
bu eserlerin bi çoğunu iranlı ağabeylerimiz genelde bilgisayardan yazıyorlar.Güzelda yapıyorlar hele hele ilk resim favorimdir...

karagozlum
17-04-07, 20:20
Bunlarda benden olsun:

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.) Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)


Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

karagozlum
17-04-07, 20:22
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.) Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

karagozlum
18-04-07, 01:20
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.


Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.


Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.


Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

orhun
01-07-07, 16:42
Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.)

Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor. (Linki görüntül