SeVeNHiLL
29-04-06, 22:53
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir
>şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü
>deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
>- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
>
>- Akşam garip bir rüya gördüm.
>- Hayırdır inşallah?..
>- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
>- Nasıl yani?
>- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
>
>Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ
>gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri,
>kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten
>aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir
>dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine
>batar, sorarlar;
>
>- Kimdir bu?
>Ahali:
>- Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
>- Nerden biliyorsunuz?
>- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası
>lafa girer;
>- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda
>çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa
>harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli
>kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
>- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte
>gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim
>tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
>
>Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
>- Nereye?
>- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
>- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz
>gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
>- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
>- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
>- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
>- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
>- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
>- Basbayağı kaldırırız işte.
>- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var.
>Tekfini, telkini...
>- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
>- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
>- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
>- Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih
>Camii’nden...
>- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak
>istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve
>gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
>Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel
>yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur,
>aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm
>okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de
>keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına
>yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha...
>Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
>- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
>- Nasıl yani?..
>- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi.
>Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
>- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp
>geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın
>başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini
>bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki
>bu vefatı bekler gibidir.
>- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra
>eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı?
>Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra
>silkinip çıkar hayal dünyasından.
>- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi
>bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin
>elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın
>alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
>- Niye?
>- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
>- Hayret...
>- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
>zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz
>gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı
>ilmihal. Hücceti islam okurdum...
>- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
>- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere
>giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken
>Kabe’yi görmeli..
>- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
>- işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
>Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü
>belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
>
>- Doğru, öyle ya?...
>- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama
>ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim
>kaldırsın?
>
>- Peki o ne dedi?
>- Önce uzun uzun güldü, sonra;
>- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
>şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü
>deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
>- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
>
>- Akşam garip bir rüya gördüm.
>- Hayırdır inşallah?..
>- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
>- Nasıl yani?
>- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
>
>Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ
>gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri,
>kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten
>aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir
>dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine
>batar, sorarlar;
>
>- Kimdir bu?
>Ahali:
>- Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
>- Nerden biliyorsunuz?
>- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası
>lafa girer;
>- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda
>çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa
>harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli
>kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
>- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte
>gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim
>tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
>
>Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
>- Nereye?
>- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
>- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz
>gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
>- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
>- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
>- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
>- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
>- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
>- Basbayağı kaldırırız işte.
>- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var.
>Tekfini, telkini...
>- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
>- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
>- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
>- Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih
>Camii’nden...
>- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak
>istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve
>gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
>Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel
>yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur,
>aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm
>okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de
>keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına
>yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha...
>Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
>- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
>- Nasıl yani?..
>- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi.
>Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
>- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp
>geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın
>başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini
>bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki
>bu vefatı bekler gibidir.
>- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra
>eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı?
>Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra
>silkinip çıkar hayal dünyasından.
>- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi
>bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin
>elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın
>alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
>- Niye?
>- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
>- Hayret...
>- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
>zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz
>gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı
>ilmihal. Hücceti islam okurdum...
>- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
>- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere
>giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken
>Kabe’yi görmeli..
>- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
>- işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
>Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü
>belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
>
>- Doğru, öyle ya?...
>- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama
>ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim
>kaldırsın?
>
>- Peki o ne dedi?
>- Önce uzun uzun güldü, sonra;
>- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?