|CaRP3'Diem|
23-04-06, 22:44
Kuşlar toplanmış göçüyorlar Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (Cemal Süreyya)
Kıvrıla kıvrıla uzuyor yol. Arabanın içi sıcak. Güneş bir görünüp bir kayboluyor. Ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Çalıçırpı yüklü bir at arabası ağır ağır ilerliyor yolun kenarında. Arabanın arkasından beyaz yazmalı bir kız çocuğu koşturuyor. Arabanın üzerindekiler anne babası olmalı. Ayağındaki naylon terlik fırlıyor. Dönüp eline alıp koşturuyor yine.
Hayatı boyunca koşturacak...
Arabamızın şoförü onları geçtikten bir kaç yüz metre sonra "benzin alalım" diyerek tek pompalı bir benzinlikte duruyor, inekler geçiyor önümüzden. Arkalarında bir erkek çocuğu var elinde de uzun bir değnek. Türkü söylüyor. Benzinliğin küçücük ofisinde su, bisküvi ve sigara satılıyor. İniyorum arabadan.
Çocuk gülüyor bana. Ben de ona gülüyorum.
"İstanbul'dan mı geldin abla?" diye soruyor.
"İstanbul'dan" diyorum. "İyi" deyip ineklerine dönüyor.
Güneş bulutlann arasından sıyrılıp sıcacık kaplıyor üzerimizi.
Tekrar arabaya bindiğimizde "işte böyle" diyor şoförümüz. Oysa hiç konuşmamıştı yol boyu. Belli ki böyle açacak konuyu. "Tansel hanım ne yapacak sence Danıştay'da" diyor. Gülüyorum. "Emin Çölaşan'ın hanımı mı?" diye soruyorum. "He tabi ya, o" diye yanıt veriyor. "Ben çok gazete okurum" diye ekliyor. "Bakma burada böyle taksicilik yapıyoruz ama. Kölündeydim ben. Çok gençtim o zaman bilemedim. Üç buçuk yıl kaldım. Bir fabrikada çalıştım. Sonra bir çiçekçiye girdim. Döndüm. Ama olmadı işte. Sonra gene gitmek istedim. Anlaşmalı evlilik yapayım dedim. Hanım razı gelmedi."
"Haklıdır" dedim.
Üzerinden geçtiğimiz yüksek yolun altındaki su kenarında toprağı kazıyordu küçük bir kız.
"Çok yuva yıkıldı tabi öyle. Hanım istemedi. Kaldık buralarda. Çocuklarımı okuttum ama. İkisini yolladım İzmit'e. Küçük kızım lisede okuyor şimdi. Burada kalmayın dedim. Gidin bu dağ başından."
Aklım tarlada toprağı çapalayan küçük kızda "Çok mu pişmansın" diye sordum. "Çok!" dedi içini çekerek. "Bir sigara yaksam ayıp olur mu ablama" diye sordu. "Yok, yak" dedim.
Sustuk biraz.
"Çocuklar okumuyor mu burada?"
"Pek okutmazlar" dedi. "Çalışır onlar. Tarlaya, hayvana adam lazım. Kışın yollayan olur. Ama tarla bahçe zamanı alırlar çocukları" Kendi konusuna döndü yine "Ama ben okuttum. Bilsen pişmanlık nasıl yiyor aklımı. Bir evim var bahçeli. Her akşam Almanya'yı düşünürüm. 50 yaşımı geçtim. Artık her şey için çok geç. Benim pişmanlığım çocuklara yaradı. Oğlan İşbankası'na girecek inşallah. Küçük de kazanırsa üniversiteye yollayacağım ablasının yanına. Onlar burada ölmesin."
Ağır bir cümle diye düşündüm o an. Onlar burada ölmesin diyor...
At arabasının ardında koşturan yazmalı küçük kız, ineklerin peşindeki çoban çocuk, tarlada çalışan kız... Pişmanlığın kemirip durduğu şoför, ben, bu şatoları okuyan siz...
Kim bilir nerede nasıl nihayete erecek hikâyemiz... Yapamadıklarımız ve yaptırılmamışlarımız, erişemediklerimizle..
Uzakta havaalanı görünüyor. 50 yaşından sonra daha mı ağırlaşıyor pişmanlıklar? Annemin, babamın bize hiç söylemediği ama her akşam düşündükleri bir pişmanlıkları var mı acaba?
İçlerinde kalan yapılamamışlar, görülememişler, gidilememişler, göze alınamamışlar yani...
Kuşlar havalanıyor sürü sürü o anda...
Yerini buluyor bir dize daha...
"Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."
İCLAL AYDIN (23.04.2006)
Kıvrıla kıvrıla uzuyor yol. Arabanın içi sıcak. Güneş bir görünüp bir kayboluyor. Ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Çalıçırpı yüklü bir at arabası ağır ağır ilerliyor yolun kenarında. Arabanın arkasından beyaz yazmalı bir kız çocuğu koşturuyor. Arabanın üzerindekiler anne babası olmalı. Ayağındaki naylon terlik fırlıyor. Dönüp eline alıp koşturuyor yine.
Hayatı boyunca koşturacak...
Arabamızın şoförü onları geçtikten bir kaç yüz metre sonra "benzin alalım" diyerek tek pompalı bir benzinlikte duruyor, inekler geçiyor önümüzden. Arkalarında bir erkek çocuğu var elinde de uzun bir değnek. Türkü söylüyor. Benzinliğin küçücük ofisinde su, bisküvi ve sigara satılıyor. İniyorum arabadan.
Çocuk gülüyor bana. Ben de ona gülüyorum.
"İstanbul'dan mı geldin abla?" diye soruyor.
"İstanbul'dan" diyorum. "İyi" deyip ineklerine dönüyor.
Güneş bulutlann arasından sıyrılıp sıcacık kaplıyor üzerimizi.
Tekrar arabaya bindiğimizde "işte böyle" diyor şoförümüz. Oysa hiç konuşmamıştı yol boyu. Belli ki böyle açacak konuyu. "Tansel hanım ne yapacak sence Danıştay'da" diyor. Gülüyorum. "Emin Çölaşan'ın hanımı mı?" diye soruyorum. "He tabi ya, o" diye yanıt veriyor. "Ben çok gazete okurum" diye ekliyor. "Bakma burada böyle taksicilik yapıyoruz ama. Kölündeydim ben. Çok gençtim o zaman bilemedim. Üç buçuk yıl kaldım. Bir fabrikada çalıştım. Sonra bir çiçekçiye girdim. Döndüm. Ama olmadı işte. Sonra gene gitmek istedim. Anlaşmalı evlilik yapayım dedim. Hanım razı gelmedi."
"Haklıdır" dedim.
Üzerinden geçtiğimiz yüksek yolun altındaki su kenarında toprağı kazıyordu küçük bir kız.
"Çok yuva yıkıldı tabi öyle. Hanım istemedi. Kaldık buralarda. Çocuklarımı okuttum ama. İkisini yolladım İzmit'e. Küçük kızım lisede okuyor şimdi. Burada kalmayın dedim. Gidin bu dağ başından."
Aklım tarlada toprağı çapalayan küçük kızda "Çok mu pişmansın" diye sordum. "Çok!" dedi içini çekerek. "Bir sigara yaksam ayıp olur mu ablama" diye sordu. "Yok, yak" dedim.
Sustuk biraz.
"Çocuklar okumuyor mu burada?"
"Pek okutmazlar" dedi. "Çalışır onlar. Tarlaya, hayvana adam lazım. Kışın yollayan olur. Ama tarla bahçe zamanı alırlar çocukları" Kendi konusuna döndü yine "Ama ben okuttum. Bilsen pişmanlık nasıl yiyor aklımı. Bir evim var bahçeli. Her akşam Almanya'yı düşünürüm. 50 yaşımı geçtim. Artık her şey için çok geç. Benim pişmanlığım çocuklara yaradı. Oğlan İşbankası'na girecek inşallah. Küçük de kazanırsa üniversiteye yollayacağım ablasının yanına. Onlar burada ölmesin."
Ağır bir cümle diye düşündüm o an. Onlar burada ölmesin diyor...
At arabasının ardında koşturan yazmalı küçük kız, ineklerin peşindeki çoban çocuk, tarlada çalışan kız... Pişmanlığın kemirip durduğu şoför, ben, bu şatoları okuyan siz...
Kim bilir nerede nasıl nihayete erecek hikâyemiz... Yapamadıklarımız ve yaptırılmamışlarımız, erişemediklerimizle..
Uzakta havaalanı görünüyor. 50 yaşından sonra daha mı ağırlaşıyor pişmanlıklar? Annemin, babamın bize hiç söylemediği ama her akşam düşündükleri bir pişmanlıkları var mı acaba?
İçlerinde kalan yapılamamışlar, görülememişler, gidilememişler, göze alınamamışlar yani...
Kuşlar havalanıyor sürü sürü o anda...
Yerini buluyor bir dize daha...
"Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."
İCLAL AYDIN (23.04.2006)