PDA

Tüm Versiyonu Göster : Ders alınası hikayeler


slayer
14-02-05, 23:29
Esseğin biri bir gün kuyunun birine dusmus. Niye duser, nasil duser sormayin. Esek bu. Dusmus iste.
Belki kor bir kuyuydu, agzi tahtayla kapatilmisti belki, uzerine de toprak dokulmustu. Zamanla tahta curudu, zayifladi, toprakta biten otlari yemek isteyen esegin agirligini cekemedi ve gum. Gum degilse de paldir kuldur esegi yuttu kuyu. Hayvancik saatlerce aci icinde kivrandi, bagirdi kendi dilinde. Ayiptir soylemesi, anirdi yani. Sesini duyan sahibi gelip bakti ki vaziyet kotu. Zavalli esegi kuyunun dibinde melul mahzun bakiniyor. Ustelik yaralanmis. Karsilastigi bu durumda kendini esegi kadar zavalli hisseden adamcagiz koyluleri yardima cagirdi. Ne yapsak, ne etsek, nasil cikarsak sorulari havada kaldi. Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calismaya degmez. Tek care, kuyuyu toprakla ortmek. Ellerine aldiklari kureklerle etraftan kuyunun icine toprak attilar. Zavalli hayvan, uzerine gelen topraklari, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarinin altina aldigi toprak sayesinde her an biraz daha yukseldi ve sonunda yukariya kadar cikmis oldu. Koyluler agzi acik bakakaldi. Hayat, bazen bizim de uzerimize abanir. (Ne bazeni, cogu zaman.) Toz toprakla ortmeye calisanlar cok olur. Bunlarla basetmenin tek yolu, yakinip sizlanmak degil, dusunup silkinmek ve kurtulmak, aydinliga adim atmaktir. Kor kuyuda olsak bile İYİ SİLKİNMELER ....

BuTTeRflY
14-02-05, 23:37
ellerine sağlık arkadaşım

varyemez
14-02-05, 23:43
Bir gün yavru bir martı havaların soğuması nedeniyle sıcak yerlere göç etmek için kanat çırpmaya başlamış ama çok geç kaldığının farkına bile varamamış.Tabi zayıf kanatları daha fazla dayanamamış ve zavallı martı kendini yaralı bir şekilde yerde bulmuş.Bunu gören iyi bir insan onu alıp sıcak kalıp kendine gelmesi için çamurdan bir yuva hazırlayıp üzerine çamur örtmüş ve buradan ayrılmış.Ardından bir kedi bu çamurdan yuvayı pence atarak martıyı çamurdan çıkarmış ve yemiş.
Buradan alacağımız dersde size her çamur atan kötü değildir,sizi her çamurdan çıkaranda dostunuz değildir.

Çok banel olsada bu hikaye çoook hoşuma gidiyor.Umarım sizde beğenirsiniz..

dapHne
18-02-05, 16:54
DuyduĞunuz Yada YaŞadiĞiniz Olaylari Burada Bİzİmle PaylaŞabİlİrsİnİz...

dapHne
18-02-05, 16:57
Çok iyi bir hikaye gerçek olay bu buyuk ihtşimalle gerçekten etkilendim
Kiza bir partide rastlamisti.. Harika birseydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki.. Partinin sonunda kizi kahve içmeye davet etti. Kiz parti boyu dikkatini çekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular. Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin çarpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali kizin da huzurunu kaçirdi.. "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu çagirdi.. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.." Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti.. Kahveye tuz!.. Delikanli kipkirmizi oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye basladi. Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi.. Delikanli anlatti: "Çocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadi çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, çocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar.. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki.." Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin.. Kiz dinlediklerinden çok duygulanmisti. Içini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri.. Ev duyusu olan biri.. Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Çocuklugu gibi.. O da ailesini anlatti. Çok sirin bir sohbet olmustu.. Tatli ve sicak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu tabii.. Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasik tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdigini biliyordu çünkü.. 40 yil sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup birakmisti sevgili karisina.. Söyle diyordu, satirlarinda.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum için beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?.Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken 'Tuz' çikti agzimdan.. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hiç aklima gelmemisti. Sana gerçegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgeçtim. Simdi ölüyorum ve artik korkmam için hiçbir sebep yok.. Iste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.." Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi açildiginda birgün biri, kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadinin.. "Çok tatli!.." dedi..

iklima
13-03-05, 14:25
çok güzelmiş ellerine yüreğine sağlık
okurken nerdee!.. şimdi varmıdır?!.. diye düşündüm ve gerçekten çok duygulandım

bluebird
13-03-05, 15:02
çoktandır rastlayamadığımız güzellikte bir öykü. çok teşekkürler

Darkfighter
19-03-05, 15:59
PAPATYANIN HİKAYESİ
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...

Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

Papatya anlamış artık...

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık....

Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

Darkfighter
19-03-05, 16:27
gerçek sevgiyi ifade etmek için sözlere gerek yoktur içinizden gelerek yaptığınız şeyler de sevginizi pek güzel ifade eder. günümüzde karşılık beklemeden en içten duygularınızla başkalarına verdiğiniz sevgi malesef ya kötüye kullanılıyo yada bunun kıymeti bilinmiyo. çoğunlukla da iş işten geçtikten sonra değeri anlaşılıyo.
maddiyata öyle endekslenmişiz ki yaptığımız her işten verdiğimiz emekten mutlaka bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. birisine iyilikde yapmış olsak bunun karşılığını bekliyerek yapıyoruz yeri geldiğinde de yaptığımız iyiliği insanların yüzüne vuruyoruz. bu yüzden birisi bizi sevdiğinden dolayı yanımızda olduğunda yada sırf bizi sevdiği için karşılık beklemeden bişeyler yaptığında malesef bunu aklımız almıyo ve altında başka nedenler arıyoruz; acaba ne çıkarı varda bize sevgi gösterisinde bulunuyo diye düşünüyoruz. oysaki bunu olduğu gibi kabullenebilsek, karşılıksız sevgininde olabileceğinin farkına varabilsek, karşılık beklemeden sevsek, sevilsek....
sevgi için emek versek bu güzel olayın kıymetini bilsek bu dünya daha güzel ve daha çekilir hale gelmezmi?

Darkfighter
19-03-05, 16:31
Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: "Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.
"O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"
Öğrenciler bunu da yaparlar.
"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"
Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.
Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: "Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor." "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık." "Hem sıkıldık, hem yorulduk?"
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir İHSAN olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Darkfighter
19-03-05, 17:32
o kadar benciliz ki kendimizden başkasını düşünmüyoruz, egolarımız o kadar büyük ki dünyanın etrafımızda döndüğünü sanıyoruz. kibrimiz o kadar büyük ki vermeden almaya hakkımızın olduğunu sanıyoruz. kısa ömürlü fani insanlar olduğumuzu unutuyoruz. yaşadıklarımızdan ders çıkaramıyoruz, hatalara müsamaha göstermiyoruz, herşeyin bizim istediğimiz gibi olmasını bekliyoruz ve ister dost ister düşman olsun hatalara karşı hoşgörülü olamıyoruz. hatalara hatalarla karşılık veriyoruz. hatası olanlara karşı tatlı dille hitap etmeyi beceremiyoruz, hataları en ağır şekilde cezalandırıyoruz, bazende bundan sadistce zevk alıyoruz. kalp kazanmanın kalp kırmaktan daha makbul olduğunu fark edemiyoruz, zamanı geldiğinde eski defterleri açıp küllenen olayların hesabını soruyoruz. hataları affetmenin bir ihsan olduğunu ve mutlaka karşılığının alınması gerektiğini düşünüyoruz, hatasız kulun olmadığını unutuyoruz. tevazu göstererek yüklerimizden kurtulmak yerine inatla hatalarından dolayı insanları yalvartıyoruz, af dilenmesinden gizliden gizliye haz duyuyoruz egolarımızı tatmin ediyoruz. yerimizi ve haddimizi bilmiyoruz başkalarını acımasızca yargılıyoruz. sevdiklerimize karşı sabırlı olamıyoruz, el birliği ile hata çukurlarının üzerini örtmek yerine aradaki çukuru uçuruma dönüştürmekle meşgul oluyoruz. sevginin değerini bilemiyoruz, sahte mutluluklar peşinde koşuyoruz bunu yaparkende en çok değer verdiğimiz insanların canını yakıyoruz.
alçak gönüllükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük, varlıkta yokluk, yoklukta varlık, hiçlikte kemal, kemalde hiçlik gösteren Mevlana gibi olamıyoruz.

ne yapıyosak kendimize yapıyoruz... inanıyorumki samimi dostlar arasında hatalar yoktur yanlış anlamalar vardır. gerçek sevginin, güvenin, arkadaşlığın olduğu yerde yanlış anlamalar geçici rahatsızlıklardır...

not: konu hakkındaki yorumum herhangi bir olay yada özel mesele ile alakalı değildir yanlış anlama olmasın.

Darkfighter
19-03-05, 18:13
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

sizi bilmem ama benim en zayıf yanım aceleci karar vermemdir. :! bu tür kararlar verdiğimde genelde kasıt olmasada kırıp döküyorum, devirmedik çam bırakmıyorum :o hem dostlarımı hemde kendimi üzüyorum. bu aceleciliklerim yüzünden kırdığım insanlar varsa acele karar vermeyin derim :) kırgınlıkları devam edenler varsa bir üstdeki mesajı gözden geçirebilirler. hem zaten dostlarda buna anlayış göstermeyecekse dostluk ne içindir ki diye sormak gerekir. Allah'tan dostum dediğim insanlar bu konuda yeterince hoşgörü ve sabır gösteriyolar yoksa ne yapardık düşünemiyorum.
ne yapayım mizacım böyle aceleciyim ben kardeşim aceleci. inşallah bu düşüncemde acele karar vermemişimdir :)

Darkfighter
19-03-05, 18:23
BIRAKIPTA GİDENE

Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım. Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden.
Pişmanlıktan kendime lanetler eder, Sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
Kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, Ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış, İçten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış? Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi...
Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla. Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce. Bu onun "ölüm yıldönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan. Bir melodidir kırık, umutsuz...
Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda. Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına;
"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin...
Dileğince nefret et, alay et duygularımla ..
Kızmam sana ...
Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü... ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi...
Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş.
Yazı, onun yazısı.
Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak, Acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı...
Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..."

nedendir anlayabilmiş değilim ama galiba öyle insan sevdiğini yerden yere vuruyo :!

blade#
19-03-05, 22:00
bu hayat biz yaşadığımız sürece devam edecek, biz gittkten sonra geride kalanların ağlaması veya haykırması bir şey ifade etmeyecek işte o zaman hayatın ve sevdiklerinin değerini anlayacaksın ama nafile geçmiş olacaksın bu hayattan ve sen de ağlamaya başlayacaksın bıraktıkların için:(

Darkfighter
27-03-05, 00:29
Yönetici Konfüçyus
Konfüçyüs, Hükümdar'ın isteği üzerine bir süre için şehrin yönetiminde olmayı kabul etti. Yedi gün izledi. Yedinci gün yüksek memur Şao-Çeng'i idam ettirdi, cesedin üç gün açıkta kalmasını emretti.

Öğrencileri çok şaşırdılar, yanına gittiler, sordular: "Şao-Çeng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şimdi şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yaptığınız doğru mudur. Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı..." Konfüçyüs "yaptığımın nedenlerini size anlatayım" dedi ve anlattı: "Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır:

Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklik; İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık; Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık; Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek; Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.

Şao-Çeng'de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu; aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyebiliyordu; zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu. Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar. Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim."

Darkfighter
27-03-05, 00:34
Zengin Hintli ve Falcı
Çook zengin bir Hintli, geleceğini öğrenmek istedi ve sarayına bir falcı çağırttı. Falcı, önce bu zengin kişinin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini tek tek söyledi:

- Efendimiz, üzülerek söylemek zorundayım, sizi çook büyük bir felaket beklemektedir dedi. Altı oğlunuzu da kaybedeceksiniz ve altısının da ölümlerine tanık olacaksınız.Zengin Hintli,"felaket habercisi bu falcıyı sarayından kovdurdu. Kendisine bir kese altın veril-mesini beklerken kovulan falcı, söylenerek dışarı çıktı.Zengin Hintli adam larına, geleceği doğru dürüst görebilen başka bir falcı bulmalarını söyle-di. Adamları kentte ünlü bir başka falcı bulamayınca, bir önceki falcıya gittiler, ona danıştılar. Ben kılık kıyafetimi değiştiririm, başka bir falcı gibi sizlerin huzununuza gelirim dedi. Siz de efendiniz karşısında, başka bir falcı bulamamış beceriksizler durumuna düşmekten kurtulursunuz.

Birinci falcı, iki gün sonra başka bir falcı görünümünde yeniden saraya gitti ve bu kez yeni kimliğiyle zengin Hintli’nin karşısına getirildi. İlk geldiğinde yaptığı gibi yine önce zengin Hintli’nin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini yine tek tek ama bu kez değişik biçimde söyledi:

- Efendimiz, Tanrı’nın nimetleri üzerinizden hiçbir zaman eksik olmayacak dedi.Sizin altı oğlunuz var ama, siz onların tümünden daha çok yaşaya-caksınız, onların tümünden daha uzun ömürlü olacaksınız. Ne kadar talihli bir babasınız ki, evlatlarınızın hiçbiri, babalarının ölümünü görmeyecek, hiçbiri yaşamında baba acısı tanımayacaktır...Falcının, geleceği böyle görmesinden çok mutlu olan zengin Hintli, adamlarına emir verdi ve onlar da falcıya bin altın verdiler.

doğruyu söylemek kadar doğru zamanı seçmek ve üsluba dikkat etmekde önemlidir

Darkfighter
10-04-05, 21:44
Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü.
Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini
oğluna göstermek.
Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler. Yolculuktan
döndüklerinde baba oğluna sordu,
"İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"
"Evet!"
"Ne öğrendin peki?" dedi baba ,
Oğlu yanıt verdi,
- "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört.
Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan
bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var,onlarınsa yıldızları.
Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."
Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.
Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!''

Darkfighter
02-05-05, 03:43
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş.
Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar. Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor.
Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.
Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.
"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"
Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun
etrafına doluşuyor" diyor."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.
"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."
Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;
Padişah gürlüyor:
"Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur."

BuTTeRflY
02-05-05, 14:37
darkcım saolasın, güsel bi hikaye gerçekten, ya da bunlara kıssa mı deniyordu;)

Darkfighter
14-05-05, 03:10
İyi kalpli sağır adam, bir gün komşusunun hasta olduğunu öğrenir. Kendi kendine:

-Komşum hastalanmış, onun ziyaretini yapmam, hal ve hatırını sormam lazım. Ama ben sağır bir adamım, o da hasta, sesi çıkmaz. Zaten hastaya malum şeyler sorulur, malum cevaplar alınır.
Ben nasılsınız diyeceğim, o iyiyim, teşekkür ederim diyecek. N yiyorsun dersem, elbette bir yemek ismi söyleyecek, ben de afiyet olsun derim. Doktorlardan kim geliyor, diye sorarsam, bir doktor adı verecek. Ben de
iyi doktordur derim, olur biter diye düşünür. Hastayı ziyarete gider, başucuna oturur:

-Nasılsınız? diye hal hatır sorar.
Hasta inleyerek:

-Ölüyorum! diye cevap verince, sağır adam:

-Oh oh, çok memnun oldum, diye karşılık verir. Hasta:

-bu ne demek, adam ölümüne memnun olunur mu? diye kızar.

Sağır tekrar sorar:
-Ne yiyip ne içiyorsun?
Hasta kızgınlıkla:
-Zehir! der.
Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanarak:
-Afiyet olsun ! diye karşılık verir.
Hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder. Tedavi için doktorlardan kim geliyor? Hasta:
-Hadi be defol!... Azrail geliyor...diye cevap verir. Sağır:
-Çok bilgin, tecrübeli bir doktordur. İnşaallah yakında bir çaresini bulur... deyince hasta dayanamaz:
-Kahrol! diye bağırır. Sağır ise komşuluk hakkını yerine getirdiği için çok memnun ayrılır.

Sağırın yaptığı kıyas yüzünden on yıllık dostu ve hal-hatır sorması hiç olup gitti. Senin duygu kulağın sağırsa, gönül kulağın açık olmalı. Gönül kulağı, her şeyi duyar ve işitir.

MEVLANA- Mesnevi'den.

komşuda nasıl komşuysa on yıllık komşusunun sağır olduğundan haberi yok

Darkfighter
14-05-05, 03:20
kimin oynadığını hatırlayamadığım oskarlı bir film vardı ama onunla benzer bir hikayeye rastladığım. güzel bir yazı

İhtiyar balıkçı Karayipler´de 85 gün olta salladıktan ve eve eli boş döndükten sonra bir gün iyice açılıp "büyük balık" ı yakalar...

Lakin kıyıya dönerken yedeğine aldığı teknesinden yarım metre daha büyük olan bu kılıç balığı yol boyu kan kokusuna gelen canavar köpekbalıklarınca didik didik edilir. Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala dev balığın iskeleti kalmıştır...

Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken "Beni adamakıllı yendiler. Hem de ne yeniş," diye geçirir içinden. Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler: "Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."

Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir? Kimi için güzel bir kadındır "büyük balık", kimi için zengin bir damat, iyi bir hayat, hayırlı evlat ya da müstakil ev, son model araba, sınırsız servet...

Kimi "büyük balık"ı hiç göremeden ölür... Kimi bir kez tuttu mu bir daha açılmaz hiç, onunla gömülür...
Kimi ise yaşam denilen şakaya gelmez deryanın dalgalarında yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu...

Açıldıkça bulma şansıyla birlikte artar yitirme olasılığı... Zor bulanlar çabuk yitirir bazen...
Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar...

Yenilgi değildir onlarınki aslında... Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır...

Ama insanlık kısmen de onların fazla açılması sayesinde ilerler...

Keşke bu fırtınalı yolculuğun sonunda hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek,"

"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım o kadar..."

İnsan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır.
pr;

Darkfighter
14-05-05, 03:25
Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir eksik ne bir fazla. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar. Halbuki ertesi gün yeni yıla adim atılacaktı.

Della'nin evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman dairesi. Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane. Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki parmaklıklar üzerinde yürüyen bulut renkli kediyi aptal aptal seyretti.

Ertesi günü yılbaşıydı ve kocası Jim'e, hediye alabileceği sadece bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu parayı da aylardır yavaş yavaş biriktirmişti. Halbuki simdi hiçbir ise yaramadıklarını görebiliyordu. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı.

Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın karşısına attı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu, ama yirmi saniye içerisinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. İftihar ettikleri iki şeyi vardı. Biri Jim'in büyükbabasından kalan altın saat, diğeri de Della'nin omuzları üzerine dökülen saçları.

Della'nin saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve elbise gibi vücudunu örttü. Bir aralık bir an durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı, tüyleri dökük halıya iki damla gözyaşı aktı. Della, gözlerinin yaşı kurumadan kapıdan firladi.

"MM. Sofronie. Her nevi sac levazımı" ibaresi taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede içeri girdi. "Saçlarımı satın alır misiniz?" diye sordu. Madam, saçları pişkin bir alici eliyle yokladıktan sonra "20 dolar" dedi.

Della, "Peki, derhal" cevabini verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üzerinde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu.

Jim için almak istediği hediyeyi bulmak için dükkanların altını üstüne getirdi. Nihayet bulabildi. Altın saat zinciri. Zincir, Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi.

Eve gitti, saçlarına baktı. Jim'in bu hayalini beğenmesi icin dua etti. Az sonra Jim kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerini sevgilisine dikmiş sadece bakıyordu. Sonra, hediyesini uzattı.

Della paketi açtığında, ipek gibi saçları icin uzun zamandır beğenip alamadığı bir çift tarak gördü. Gözlerinden yaslar süzülmeye başladı. Kendisini toparladı, tatlı bir tebessümle Jim'e hediyesini uzatti. Jim, paketi açtığında saat zincirini gördü. Ama artık saati yoktu. Çünkü,

Della'nin güzelim saçlarına cok beğendiği taraklari alabilmek icin o da saatini satmıştı.
Üzülmediler... Çünkü önemli olan tek sey vardı sevgileri... O da ne satılır ne de satın alınabilirdi...

beti
14-05-05, 15:49
Savasin en kanli gunlerinden biriydi.

Asker en iyi arkadasinin az ileride, kanlar icindeyere
dustugunu
gördü.insanin basini bir saniye siperden
cikaramayacagi gibi bir ates
altindaydilar.
Asker tegmenine kostu hemen:
- Komutanim, bir kosu arkadasimi alip geleyim mi?
"Delirdin mi?" der gibi bakti tegmen...
- Gitmege degmez oglum, arkadasin delik desik olmus.
Buyuk olasilikla ölmustur bile. Kendi hayatini da
tehlikeye atma sakin!
Ama asker o kadar israr etti ki, tegmen izin vermek
zorunda kaldi. - Peki,
dene bakalim!
Asker yogun ates altinda firladi siperden ve mucize
eseri,
arkadasinin yanina kadar gitti, yarali arkadasini
sirtlandigi gibi tasidi.
Birlikte siperin icine yuvarlandilar.
Tegmen kosup yaraliya bir goz atti ve nefes nefese bir
kenara yikilmis askere döndu:
- Sana hayatini tehlikeye atmaya degmez, dememis
miydim!
Bu zaten ölmus...
- Degdi Komutanim, degdi! dedi asker.
- Nasil degdi, arkadasin zaten ölmus, görmuyor musun?
- Gene de degdi komutanim, cunku yanina vardigimda
henuz yasiyordu... Ve
onun son sözlerini duymak, dunyalara bedeldi benim
icin...
Ve, hickirarak, arkadasinin son sözlerini tekrarladi:
"Gelecegini biliyordum!"
GELECEGINI BILIYORDUM!

Kalbimizde "arkadaslik" denilen bir mucize var. Nasil
oldugunu,nasil basladigini bilemezsiniz. Ama bunun
ozel bir armagan
oldugunu,Allah'in bir lutfu oldugunu bilirsiniz.
Gercekten de arkadaslar nadide mucevherlerdir.
Yuzunuzu guldurup, basarmaniz icin cesaret verirler.
Sizi dinlerler ve kalplerini acmaya hazirdirlar.
Bugun arkadaslariniza, onlarla ne kadar
ilgilendiginizi
gosterin.

BuTTeRflY
14-05-05, 16:03
arkadaşım saol;)

Darkfighter
26-05-05, 02:19
BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ?

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı...” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık....”

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyleyer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....”
“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...” Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem” diyordu... Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım....”

((: ş:ü

beti
26-05-05, 12:16
Yıllar once hastanede calısırken agır hasta bir kız getirdiler.Tek yasam sansı bes yasındaki kardesinden acil kan nakli idi.Kucuk oglan aynı hastalıktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kanında o hastalıgın mikroplarını yok eden bagısıklık olusmustu.Doktor durumu bes yasındaki oglana anlattı ve ablasına kan verip veremeyecegini sordu.Kucuk cocuk bir an duraksadı.Sonra derin bir nefes aldı ve "EGER KURTULACAKSA VERİRİM KANIMI!!!"dedi.Kan nakli ilerlerken,ablasının gözlerinin icine bakıyor ve gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye baslamıstı ama kucuk cocugun yuzu giderek soluyordu.Gulumsemesi de yok oldu.Titreyen bir sesle doktora sordu"HEMEN Mİ ÖLECEGİM?"Kucuk,doktoru yanlıs anlamıs,ablasına vucudundaki butun kanı verip olecegini sanmıs,buna ragmen kanını vermisti.

dapHne
29-05-05, 03:34
Hızlı Kaplumbağa:

Bu paradoks, Zenon Paradoksu olarak ta bilinir:

Hikaye bu ya, kaplumbağanın biri yolda Carl LEWİS'le (Bu ismin gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur!) karşılaşır. Kısa bir sohbetten sonra kaplumbağa, Lewis'e 100 metre yarışı teklif eder. Önce bu teklife gülüp geçen Lewis, kaplumbağanın gayet ciddi ve ısrarcı olması üzerine isteksiz bir şekilde teklifi kabul eder:
- Tamam yarışalım ama neyine güvenip benimle yarışmaya kalkıyorsun be birader?
Kaplumbağa, yalnız bir şartı olduğunu söyler:
- Senden tek isteğim, ben yarışa 10 metre önden başlayacağım. Bu şartla beni kesinlikle geçemezsin. Ne o yoksa korkuyor musun?
Lewis kaplumbağanın şartını kabul eder. Yalnız kaplumbağa bir açıklamada bulunur:
- Yarışa başladığımızda sen benim ilk başladığım noktaya geldiğinde ben biraz önde olacağım(mesela 10 metre). Bu anda filmi dondurup farkı göre biliriz. Tekrar harekete başladığımızda sen ikinci kez yarışa başladığım noktaya geldiğinde ben biraz daha önde olacağım(mesela 10 cm). Tekrar hareket ettiğimizde benim son olarak geldiğim yere geldiğinde ben mutlaka senin önünde olacağım. Dolayısı ile sen hiçbir zaman beni geçemeyeceksin.
Bu sözleri duyan Carl LEWİS, yarışma fikrinden vazgeçer. Mâlum, itibar meselesi...

dapHne
07-06-05, 00:07
iki arkadaşın çölde yürüdüğünü anlatır. Yolculuğun bir noktasında bir münakasa olur ve biri diğerine tokat atar.

Tokadı yiyenin cani acır ama bir şey söylemeden kuma söyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BENİ TOKATLADI".

Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler ve suya girmeye karar
verirler. Tokadı yiyen bataklığa saplanır ve boğulmaya başlar ama arkadaşı
kurtarır. Yari boğulmadan kurtulduktan sonra bir tasa söyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM HAYATIMI KURTARDI".

Tokadı atan ve hayat kurtaran sorar : "Canını acıttığımda kuma yazdın
neden şimdi tasa?"

Diğeri cevaplar : "Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki
Bağışlama rüzgarı silebilsin ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız ki hiç bir rüzgar silemesin.

"ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN".

Darkfighter
07-06-05, 01:29
"ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN".
öğrenmemiz gereken güzel bir şey daha pr;

Darkfighter
09-06-05, 02:29
Günlerden bir gün, kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir
kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek
için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte, seyirciler arasında
hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş.
Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:

- Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!

Yarışmaya başlayan kurbağalar, kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker
yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi, inatla ve
yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış:

- Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!

Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış
ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa, büyük bir gayret ile mücadele
ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi
nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa, ona yaklaşmış ve
sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki, kuleye
çikan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın. Onlar kalbinizdeki ümitleri
çalarlar! Duyduğunuz ve okuduğunuz kelimelerin gücünü düşünün. Bu
sebeple, her zaman pozitif olmaya çalışın.

Sonuç: Rüyalarınızı gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyenlere karşı her
zaman sağır olun.

Trkgl
04-07-05, 19:42
Bir bilgisayar dersi öğretmeninin yıl sonu konuşması...

Bilgisayar Mühendisi Arkadaş, İnşallah iyi bir donanımcı veya iyi bir programcı veya iyi bir networkçü veya iyi bir system administrator olacaksın.

Yanlız şu mühim meseleleri sakın aklından çıkarma: Bu kainatin öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve içinde yer yüzünü create etmiş,güneşi bir power source, ayı bir system clock yapmış. O power source`dir ki kesintiye uğramaz ve o system clocktur ki şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir. Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüzbinlerce yıldan fazladır, error verdirmeden, crash ettirmeden çalıştırıyor.

Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu save etmiş ve yine o küçücük hücrende execute ettiriyor. Madem ki DNA`nin bir program olduğu apaçıktır, ve bir program programcısız olamaz demek ki senin programcılığın ancak o büyük zâtin programcılığına ancak bir ayna hükmündedir.

Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu network`ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor. Ve madem ki sen etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü mediayı hazırlamış kullandırıyor, ve sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde öyle büyük bir network uzmanı zât vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir. Senin networkçülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir.

Arkadaş, aldanma! şu güzel dünya hayatı programı bir limited trial version`dur, görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiç bir surette save edemiyorsun. Öyle ise, bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda about kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kainatın en büyük donanımcısı, programcısı, networkçüsü ve system administrator`u olan zâtin her yere işlediği about kesimlerini gör, öğren, full versiyonunu kazanmak için çalış. Unutma ki hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli logları tutuluyor. Bu loglar herşeye gücü yeten o system administrator tarafından kontrol edilecektir.

Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalaleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma

Darkfighter
06-07-05, 10:40
Cok yakisikli genc bir adam amerikanin batisindaki bir ciftlige is basvurusunda bulunmustu. Ciftligin sahibi ona ozelliklerini sordugunda genc adam kendine guvenen bir edayla soyle cevap vermisti:
"Ruzgar eserken dahi uyuyabilirim "
Bu soz yasli ciftlik sahibinin kafasini cok karistirmisti, fakat bu zeki genc adamdan da cok hoslanmisti bu yuzden onu ise aldi.Birkac gun sonra yasli ciftlik sahibi ile karisi geceyarisi cok sert ve siddetli bir ruzgarla uykularindan firladilar. Bir sorun cikma ihtimaline karsi heryeri kontrol etmeye basladilar.Pencere ve kapidaki kepenklerin sikica kapatilip kancalarinin yerlerine takildigini gorduler. Kalin agac kutuklerini ise sira sira sominenin yanina dizilmisti. Tarim araclarini guvenli bir sekilde hangara yerlestirilmisti. Traktor garajdaydi.Ahirin kapisi duzgun bir sekilde kapatilmis ve kilitlenmisti.Hatta icerideki tum hayvanlar oldukca sakindiler .Genc adam hemen ilerdeki kulubesinde huzurlu bir sekilde uyuyordu. Iste o anda yasli ciftlik sahibi genc adamin ogun ona ne demek istedigini anlamisti.
"Ruzgar eserken dahi uyuyabilirim"
Cunku genc adam firtinasiz guzel gunlerde bir gun siddetli bir firtina ile ciftlikteki herseylerini kaybedebilecekleri dusunerek islerini o kadar baglilikla ve duzgun bir sekilde yapmisti ki , en sert , en siddetli firtina dahi esse yataginda huzurla uyuyabilirdi.
Acaba bunu hangimiz gerceten yasamimizda uygulabiliyoruz ?
Yapabildikleriniz degil , bir gun gercekten yapamadiginiz seyler gunes battiginda size bas agrisi verir.
***
Anlati :Kathleen Pinto

NIGHTMARE
06-07-05, 11:56
AFFETMEK...


Bir lise ögretmeni bir gün derste ögrencilerine bir teklifte bulunur:

"Bir hayat deneyimine katilmak ister misiniz?" Ögrenciler çok sevdikleri hocalarinin bu teklifini Tereddütsüz kabul ederler.

"O zaman" der ögretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacaginiza da söz verin" Ögrenciler bunu da yaparlar.

"Simdi yarinki ödevinize hazir Olun.Yarin hepiniz birer plastik torba ve beser kilo patates getireceksiniz!"

Ögrenciler , bu isten pek birsey anlamamislardir. Ama ertesi sabah hepsinin siralarinin üzerinde patatesler ve torbalar hazirdir.

Kendisine merakli gözlerle bakan ögrencilerine söyle der ögretmen: "Simdi, bugüne dek affetmeyi reddettiginiz her kisi için bir Patates alin, o kisinin adini o patatesin üzerine yazip torbanin içine koyun."

Bazi ögrenciler torbalarina üçer-beser tane patates koyarken, bazilarinin torbasi neredeyse agzina kadar dolmustur. Ögretmen, kendisine "Peki simdi ne olacak?" der gibi bakan ögrencilerine ikinci açiklamasini yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbalari yaninizda tasiyacaksiniz. Yattiginiz yatakta, bindiginiz otobüste, okuldayken siranizin üstünde? hep yaninizda olacaklar." Aradan bir hafta geçmistir. Hocalari sinifa girer girmez, denileni yapmis olan ögrenciler sikayete baslarlar: "Hocam, bu kadar agir torbayi her yere tasimak çok zor."

"Hocam, patatesler kokmaya basladi. Vallahi, insanlar tuhaf bakiyorlar bana artik."

"Hem sıkıldik, hem yorulduk?" Ögretmen gülümseyerek ögrencilerine su dersi verir: "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandiriyoruz. Kendimizi ruhumuzda agir yükler tasimaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karsimizdaki kisiye bir ihsan olarak düsünüyoruz,

halbuki affetmek en basta kendimize yaptigimiz bir iyiliktir...

NIGHTMARE
06-07-05, 12:02
Allah var ..


Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı...
Berber: Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."
Adam : Peki neden böyle düşünüyorsun?
Berber: Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın.
Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çekmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Bereber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti.
Adam berber dükkanına geri döndü.
Adam : Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok
Berber: Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.
Adam : Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.
Berber: Hımmm.. . Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?
Adam : Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki? İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!

NIGHTMARE
06-07-05, 12:06
ASKIDAN BİR SEVGİ


İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene
-Due caffee, uno sospeso (iki kahve, biri askıda), dedi.
İki kahve parası verdi. Bir kahve içip gitti. Barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağit astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da :
-Due caffee, uno sospeso (iki kahve, biri askıda), dediler, üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler.
Barmen askıya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene :
-Un caffee sospeso (askıdan bir kahve), dedi.
Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.
Bu gözlemimizin sonunda, gözlerimizi yaşartan, fakat kesinlikle örnek almamız gereken bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik : " Yardım etmek için insanların gereksinimlerini belirlerken, yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak zorunda değiliz. Bir Napolili için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, kendileri bir kahve içerken, fazladan bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor.
Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mi?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylikla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü olusturmaktadır.

NIGHTMARE
06-07-05, 12:11
BİLGE VE KORKULAR


Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır.
Dikkatini, susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker.
Dikkatle izler olayı.

Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır,
bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır.
Sonunda köpek, dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer.

O anda bilge düşünür, benim bunda öğrendiğim şu oldu der.
Bir insanın istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır.
Kendi içinde büyüttüğü engellerdir.
İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür.

Asıl öğrendiği şey:
İnsanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin varolduğudur.
Günümüzde öğrenmeye ve gelişime açık olmak, sahip olmamız gereken en önemli değerlerdendir.
Unutmayalım ki, eğitim seviyesi düştükçe,
insanların bildiklerini sandıkları şeyler artar. "

dapHne
06-07-05, 18:27
gerçekten çok güzel hikayeler. ne diyebiliriz kii

ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ,ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ!!!!!!! pr;

Darkfighter
11-07-05, 13:01
not: duygulandığınız bir ana denk geldiyse ağlamak serbest evet::

Kalbimin Sahibi
Genç kiz feci bir hastaligin pençesinde kivraniyordu. Yarali kalbi artik bu dünyaya daha fazla dayanamamaya baslamisti. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermislerdi... Canini feda edecek birini ariyorlardi... Genç kiz ise her gün hastane odasinda biraz daha solmaktaydi. Yine yalnizdi odasinda, gözü yasli, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadi, bu küçük odada gözyasi dökmekten bikmisti... Yine de engel olamadi pinar gibi çaglayan gözyaslarina. Sevdigi geldi aklina, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün ayni seyleri düsünüyor, anilari bir film seridi gibi gözünün önünden geçiyordu... "Param yok ama sana verebilecegim sevgi dolu bir kalbim var" demisti delikanli... Genç kizda zaten baska birsey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiginin sevgisinden baska ne isteyebilirdi ki... Ama olmamisti iste, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasina, o lanet olasica para girmeyi bilmis, onlari ayirmisti... Iste paranin geçmedigi zamanlara gelmislerdi... Ne önemi vardi artik? Su son günlerinde, sevdigi yaninda olsa yeterdi... Ayriliklarindan bu yana bes bitmeyen, çile dolu yil geçmisti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kiz hep sevgisini yüreginde tasimis, kalbini kimseyle paylasmamisti. Sevdigini düsündü iste o an.. Acaba o neler yapmisti bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmis, çoluk çocuga karismisti... Gözlerinden bir damla yas daha damladi kurumus, bitmis ellerine. Ellerine bakti, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttugunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarinin dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdigi öpmüs, koklamisti onlari. Her bir tanesi koptugunda, kalbine bir ok daha saplaniyordu. Kalbi yine sizlamaya baslamisti. Belki sevdigi yaninda olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yasama... Zaten artik ölüm umrunda degildi genç kizin. Sevdiginden ayri yasamanin ölümden ne farki vardi ki... Tekrar o geldi aklina... Keske keske yanimda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artik... Gözleri pinar gibi çaglamaya basladi. Sevdigini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatirasini almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdigi, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylasmayi düsünmemisti bile ama acaba o paylasmis miydi? Onun sevgisini silmis atmis miydi acaba kalbinden? Içi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir agirlik çöktü. Onu düsündükçe her dakikasinin zehir olmasi artik çok daha agir geliyordu genç kiza... Ölmek istedi, artik yasamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiginden bir hatira almadan ölmeyecegine and içmisti. Tekrar gözlerini açti. Kimbilir belki de sevdigi onu unutmustu.. Bu düsünceler içinde daldi... Birden babasi girdi odaya, kizina kalp nakli için bir gönüllü bulduklarini müjdeleyecekti. Fakat genç kiz çoktan uykuya dalmisti... Bir melegi andiran masum yüzü, sevdiginin özleminden sirilsiklamdi... O gece biri gözlerini dünyaya kapadi, genç kiz ameliyata alindi. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi degistirilmisti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açti dünyaya genç kiz. Ama dünya daha farkli geldi ona. Sanki bir seyler eksikti... Aradan aylar geçmis genç kiz artik iyice iyilesmisti. Ama içindeki buruklugu bir türlü atamiyordu. Sevdigi aklina gelince kalbi eskisinden daha çok sizliyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mirildandi... Kalbi yine sizlamaya baslamisti. Yeni kalbi onu iyilestirmisti ama nedense her gece aniden hizlaniyor, onu uykusundan uyandiriyor ve sanki yerinden çikacakmis gibi atmaya basliyordu... Genç kiz bir anlam veremedigi bu durumu doktora anlatmisti ama ameliyati kolay degildi, bir aya kalmadan geçer demisti doktor. Aylar geçmisti ama hâlâ ayniydi durum. Çiçeklerinin yanina gitti. Her gün onlarla saatlerce dertlesiyor, zaman zaman agliyordu onlara.. En çok kan kirmizisi gülünü seviyordu. Çünkü kirmizi gülün onun için yeri apayri idi. O da genç kizla beraber gülüyor, onunla beraber agliyordu. Onu sevdigi gibi görüyordu genç kiz. Ve gülünü sevdigini ilk gördügünde ona hediye edecegine dair yemin etmisti. Baska türlü paylasamazdi gülünü kimseyle... Kapi çaldi aniden. Kapiyi açti ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilisti. Yavasça egilip zarfi yerden aldi. Birden kalbi deli gibi atmaya basladi. Ne oldugunu anlayamiyordu. Zarfin üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardi. Zarfi açti, içinden beyaz bir kagida yazilmis bir mektup çikti. Kalbi daha hizli atmaya basladi. Onun kokusu vardi kagitta. Evet, onun kokusu vardi. Yillar yili özlemini çektigi, yaninda olabilmek için canini bile verebilecegi sevdiginin kokusu vardi mektupta... Basi dönmeye basladi. Koltuguna geçip oturdu yavasça... Kagidi açti ve elleri titreyerek okumaya basladi. "Sevgilim, senden ayrildiktan sonra, bir kalbe iki sevginin sigmayacagini bildigimden dolayi, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm digerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artiyordu... Sana kitaplari dolduracak kadar siirler yazdim. Her biri digerinden daha da hüzünlüydü. Yazdim, okudum, agladim... Her gün yazdim, her gün okudum, senelerce agladim... Her gece seni düsündüm sabahlara kadar, her gece senin yaninda olmayi istedim. Ve her gece sensizlige lanet ettim, uykulari haram ettim kendime, sensiz olmanin acisini gözlerimden çikardim... Ve bir gün her seyi degistirecek bir firsat çikti önüme. Bunu firsati degerlendirmeyip, kendime haksizlik edemezdim. Ve degerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artik... Senden çok uzaklardayim belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve egilip sen uyurken yanagina bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açip bakiyorsun, geldigimi bildigini saniyorum ama yine o tatli uykuna geri dönüyorsun. Yarin birbirimizi sevmemizin altinci senesi... Hep ben geldim simdiye kadar senin yanina, yarin da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettigim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaslarimla, adini yazdim ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kirmizi gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanima Gelinceye Kadar da Sevecegim...

SeVMeK KaYBeTMeYi De GöZe ALMaKTIR....


ya siz kalbinizi verecek kadar sevebilirmisiniz?

Darkfighter
12-07-05, 11:01
diana nerdesin ortaaaam yazıyı bi oku dedik kayboldun ortadan bilseydim bu kadar etkileneceğini söylemezdim yani yğp diyodum ki ortaaam geldi ğş6

bu yazıda bana sevgili Yasemin'den gelen bir mail çok hoşuma gitti paylaşmak istedim. üzerinde düşünülmesi gereken güzel bir hikayeler zinciri.

Kapi komsum David'in bes ve yedi yasinda iki çocugu var.

Bir gün yedi yasindaki oglu Kelly'ye benzinle çalisan çalisan çim biçme makinasiyla nasil çim biçildigini ögretiyordu. Makinayi çim üzerinde nasil döndürecegini ögretirken esi Jan, David'I bir soru sormak için içeri çagirdi. David içeri girince, Kelly makinayi çalistirdi ve çimlerin ortasindaki çiçek tarhina daldi. Çiçek tarhi bir anda mahvolmustu.

David döndügünde gördügü manzara karsisinda çilgina döndü. Bütün komsularin çok begendigi, emek emek kedi elleriyle yaptigi çiçek tarhi yoktu artik. David tam sesini yükseltmeye baslamisti ki, Jan disariya çikti ve David'e:

''David, çiçek degil, çocuk yetistirdigini unutma!'' dedi.

Jan bu sözleriyle bana anababa olarak önceliklerimizin ne oldugunu çok güzel hatirlatti.

Çocuklarin kendileri ve benlik saygilari, kirabilecekleri ya da hasar verebilecekleri herhangi bir fiziksel nesneden çok daha önemlidir. Bir futbol topunun kirdigi bir cam, dikkat edilmedigi için kirilan bir lamba ya da mutfakta elden kayip, kirilan bir tabak zaten kirilmistir.
Çiçekler zaten ölmüstür.

Verilen bu zarari, bir de ben cocugumu inciterek, yasam sevincini öldürerek iki katina çikartmamaliyim.

Birkaç hafta önce kendime spor bir ceket aldim ve dükkan sahibi Mark Michaels ile annebabalik üzerine biraz sohbet ettik. Mark bana esi ve yedi yasindaki kizlariyla disariya yemege çiktiklari bir gece kizinin masadaki bardagi devirdigini anlatti.

Masadaki su temizlenip, anne babasi üzülmemesini söyledikleri zaman kizi onlara bakmis ve, ''Biliyor musunuz, size diger anne babalara benzemediginiz için tesekkür etmek istiyorum.
Arkadaslarimin çogunun annebabalari böyle bir durumda onlara bagirir ve bir de daha dikkatli olmalari konusunda onlara söylev çekerler. Böyle birsey yapmadiginiz için size tesekkür ederim!'' demis.

Bir seferinde ben arkadaslarimla yemekteyken, benzer bir olay oldu. Bes yasindaki ogullari masaya bir bardak süt döktü. Arkadaslarim çocuklarina bagirmaya baslayinca, ben de bilerek çarptim ve kendi bardagimi devirdim. 48 yasinda olmama ragmen nasil halâ ayni seyi yaptigimi anlatmaya baslayinca, çocugun gözleri parladi ve anne babasi gereken mesaji alip, çocuklarina bagirmaktan vazgeçtiler.

Her gün halâ yeni birseyler ögrendigimiz unutmak bazen ne kadar da kolay oluyor.

Geçenlerde Stephen Glenn'den ünlü bir arastirmaci bilimadami hakkinda bir öykü dinledim.

Bir bilimadaminin tip konusunda yeni ve çok önemli buluslari olmustu. Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasil olup da daha farkli ve yaratici bir insan oldugunu sormus. Kendisini digerlerinden ayiran özellik neymis?

Bilimadami bu soruyu ''iki yasindayken annesinin yasadigi bir deneyim nedeniyle'' diye cevaplamis.

Bilimadami buzdolabindan süt sisesini çikartmaya çalisirken, sise elinden kayip yere düsmüs ve ortalik süt gölüne dönmüs. Annesi mutfaga geldiginde, ona bagirmak, söylenmek ya da
cezalandirmak yerine, ''Robert, ne kadar güzel bir hata yaptin! Daha önce bu kadar büyük
bir süt gölü görmemistim. Evet, olan olmus. Simdi birlikte burayi temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?'' demis.

O da egilip, oynamis yere dökülen sütle.

Birkaç dakika sonra annesi, ''Robert, bu tür bir sey yaptiginda, bunu senin temizlemen ve herseyi
eski haline getirmen gerektigini biliyor musun? Bunu nasil yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalim, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?'' demis. Robert süngeri seçmis ve birlikte yere dökülen sütü temizlemisler.
Daha sonra annesi, ''Biliyor musun, burada yasadigimiz olay, senin iki minik elinle bir süt sisesini tasiyamadigin kötü bir deneyimdi. Simdi arka bahçeye çikalim ve siseyi suyla doldurup, senin dolu bir siseyi düsürmeden tasimani saglayalim'' demis.

Küçük çocuk siseyi bogazindan iki eliyle tutarsa, düsürmeden tasiyabilecegini ögrenmis.

Ne güzel bir ders!
Bu ünlü bilimadami daha sonra, o anda bir hata yaptigi zaman bundan korkmamasi gerektigini ögrenmis.

Yapilan hatalarin yeni birseyler ögrenmek için, çok güzel firsatlar oldugunu anlamis.

Iste bilimsel arastirmalardaki deneyler de bu temele dayanir zaten.
Bir deney basarisiz olsa bile, o deneyden çok degerli bilgiler elde edilir.
>
> Bütün annebabalar çocuklarina, annesinin Robert'a davrandigi gibi
> davransalar çok daha iyi olmaz mi?
>
> Son öykümüz de ayni tutumu yetiskinler baglaminda
> anlatiyor.
>
> Bu öyküyü birkaç yil önce bir radyo programinda Paul Harvey'den
> dinlemistim.
>
>
> Genç bir kadin isten evine dönerken arabasinin
> çamurluguyla, bir baska arabanin tamponuna vurmus. Kadincagiz
aglamaya
> baslamis, çünkü arabasi yeniymis. Bu durumu kocasina nasil
> açiklayacakmis?
>
> Diger arabanin sürücüsü anlayisli davranmis, ama
> yine de birbirlerine plakalarini ve ruhsat numaralarini vermeleri
> gerektigini açiklamis. Genç kadin, belgelerinin bulundugu zarfi
> açtiginda, zarftan yere bir kagit düsmüs. Kagitta esinin el yazisiyla
> su sözler yaziliymis:
>
> ''Sevgilim, bir kaza yaptiginda, arabayi degil, seni sevdigimi
unutma!''
>

Darkfighter
16-07-05, 01:00
Cimri, tüm mal varlığından emin olmak için herşeyini satar ve altına çevirir.
Altınlarını yer altına gömüp ara sıra ziyaret ederek inceler. Bu hareketi işçilerinden birinin dikkatini çeker ve orada bir hazine olduğundan kuşkulanır. Efendisinin sırtı dönükken o noktaya gider ve altını çalar. Cimri dönünce altının yerinde yeller estiğini görür, ağlayarak saçını başını yolar. Onu böyle perişan gören komşusu nedenini öğrenince şöyle der:
"Kendini üzme artık, bir tas alıp aynı çukura koy ve o taşın altınların olduğunu düşün. Çünkü kullanmayı hiç düşünmediğine göre tas da aynı işi görecektir."
Paranın değeri sahip olmakta değil, kullanmaktadır.

"Ezop Masalları"ndan

Darkfighter
16-07-05, 01:00
KIRLANGIÇ HİKAYESİ
"Kırlangıcın biri birgün bi adama aşık olmuş.Hergün pencerenin önüne gelir onu izlermiş. Birgün bütün cesaretini toplamış ve adama hey adam ben seni seviyorum uzun zamandır seni izliyorum demiş adam saçmalama se bir kuşsun ben ise bir insan durduk yere sende nereden çıktın diye bunu içeri almamış pencerenin önünden kovalamış kırlangıç yine gelmiş tamam seni hiç rahatsız etmicem demiş sadece çok iyi dost olalım demiş adam yine kabul etmemiş ve kovalamış kırlangıç tekrar gelmiş bak demiş hava çok soğuk seninle çok iyi arkadaş olalım beni içeri al soğukta donacağım demiş sıcak ülkelere göç etmek zorunda kalıcam lütfen beni içeri al demiş adam yine almamışkırlangıç çok üzgün bir şekilde başını önüne eğmiş ve gitmiş aradan çok zaman geçmiş adam pişman olmuş yaz gelmiş diğer kırlangıçlara sormaya başlamış ama gören olmamış sonunda danışma ve bilgi almak için bilge bir kişiye gitmiş olaları anlatmış. Bilge kişi demişki kırlangıçların ömrü altı aydır hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birkez elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun ve bir düşün bakalım acaba sen farkında olmadan bugüne kadar kaç kırlangıç kovaladın."

mıcky
16-07-05, 21:17
sana bişi söleyim şuan gözlerim doldu we ağlamak üzereyim
çok kötü oldum haklısın issan sewdiğini yerden yere neden wurur bilmiyorum ama wurdukçada sewgisi öyle büyür ki farketmez bile

Darkfighter
16-07-05, 23:15
sana bişi söleyim şuan gözlerim doldu we ağlamak üzereyim
ooo o zaman kalbimin sahibi'ni hiç okuma okursan da peceteyi mendili yanından eksik etme, şahsen o hikaye beni oldukça etkiledi çünkü
haklısın issan sewdiğini yerden yere neden wurur bilmiyorum ama wurdukçada sewgisi öyle büyür ki farketmez bile
zaten işin en acı veren kısmıda bu değilmi?
bu durumda kırlangı. hikayesinde (Linki görüntüleyebilmek için <a href="%2$s"><strong>Üye</strong></a> olmanız gerekiyor.) de söylenen "hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birkez elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun" cümle kulağımız küpe olmalı galiba

mıcky
17-07-05, 00:43
ewet haklısın insan elindikinin değerini kaybettikten sonra anlıyo bu da çok acı
red(

mıcky
17-07-05, 01:04
Ülkenin birin de sarmaşık gündöndüye, gündöndü de güneşe aşıkmış güneşte tabi gündöndüye ama ne güneş söylemiş gündöndüye onu sewdiğini ne de gündöndü güneşe her sabah gündöndü güneşi görmek için güneşe doğru döner we büyük bir mutlulukla bütün gün ona bakarmış sarmaşıkta gündöndüye aşık o güneşe baktıkça gündöndüyü kıskanıp onu sarmalar güneşe bakmasını engellemek istermiş ama gündöndü her şeye rağmen güneşe bakmaya dewam edermiş sarmaşık onun güneşe bakmasını engellemek için gündöndüyü daha bir sarılırmış günler böyle dewam etmiş bir gün güneş her zaman ki gibi güneş doğmuş ama gündöndü güneşe bakmıyormuş bunu gören güneş güneş buna çok üzülmüş sarmaşıkta çok sewinmiş ama gündöndüye baktığında onun yaşamadığını , öldüğünü anlamış çünkü ona öğle bi sarılmış ki sarmaşık onu aşkıyla we kıskançlığıyla öldürmüş
BUDA BENDEN

Darkfighter
20-07-05, 12:43
ya bu sevgi de acaip bişey ya sevdiğimizi yerden yere vururuz yada sıkar kıskançlıkla öldürürüz red(

deepheartın paylaştığı insanı duygulandıran bir hikaye daha
-------------------------------------------------------------------------
Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...

Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...



"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."



Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...



"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."



Hakim, yaşlı adama dönerek;

"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.



"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."



O an Mahkeme salonunda her şey sustu...

Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...

mıcky
20-07-05, 16:49
süper ya aşk böyle bişi işte bi de aşka inanmayanlar onu kötüleyenler war aşksız ewlilik olur mu olmasa bunu yapcak kişi olurmu pr;

dapHne
20-07-05, 17:16
valla kadın utanmıştır bence..

çok duygulandım pr;

Darkfighter
26-08-05, 10:52
Bu iki kardeşin öyküsünü iyi okuyun ve kendinize bir pay çıkarın lütfen....İnsanoğlu toprak gibi değil midir, ne ekersen onu
biçersin...İyi niyet daima sahibini bulur heleki aynı kandan olanlar bunu daha iyi anlamalı, biribirlerinin kötü ve rahatsız edici taraflarını kapatıp, gönül gözü ile bakmalıdırlar...
Büyük din ve bilim adamlarından Ulu Arif Çelebi......anlatıyor
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış....
Büyüğü Halil....
Küçüğü ise İbrâhim...
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekârmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş..
Bununla geçinip giderlermiş...
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar....
İş kalmış taşımaya....
Halil, bir teklif yapmış:
İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki abi demiş
İbrahim...
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye....
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve,Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi...!
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
O gidince, Halil'i düşünür bu defa:
Derki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.....
Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.....
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.Karanlık basar.Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile....
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki ..
Günlerce taşır iki kardeş , bitiremezler.şaşarlar bu işe...
Aksine çoğalır buğdayları.Dolar taşar ambarları.
Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı Halil İbrahim bereketidir...

mıcky
26-08-05, 19:03
Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı.. Patates ekini için bahçeyi bellemesi
> gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.. Tek oğlu olan David ona yardım
> edebilirdi fakat o da hapisteydi.
>
> Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve sorunu açıkladı.
>
> Sevgili David,
> Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi
> kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim
> bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
> Sevgiler Baban
>
> Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
>
> Babacığım,
> Allah aşkına bahçeyi kazma. Ben oraya cesetleri gömmüştüm.
> Sevgiler David
>
> Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı
> lakin hiçbir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
> Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
>
> Babacığım,
> Şimdi patatesleri ekebilirsin.Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini
> yaptım.
> Sevgiler David
:D :D

mıcky
28-08-05, 22:10
Bir odada dört mum sessizce yanıyordu. O kadar derin bir sessizlik hüküm
sürüyordu ki odada, aralarındaki fısıltı şeklindeki konuşmalar bile
rahatlıkla işitiliyordu.

1. Mum "ben Barış'ım!" dedi. Ancak kimse benim sürekli yanık kalıp, etrafima
ışık saçabilmeme yardımcı olmuyor. Artık sönmek üzereyim... Ve sessizce
karanliğa gömülüverir...

2. Mum "ben İman'ım" der. Ama artık gerekli olduğuma inanmıyorum.. Yanık
kalmamın da bir kıymeti kalmadı, diye eklerken hafif bir esinti ışığını
söndürüverir.

3. Mum çok üzgündür. "Ben SEVGİ'yim" ama etrafıma ışık verecek gücüm kalmadı.
İnsanlar beni hep kenara itiyorlar. Kendilerine en yakın olanları bile
sevmemeye başladılar. Sessizce söner gider Sevgi mumu...

O sırada içeri aniden bir çocuk girer. 3 mumun söndüğünü görünce sebebini
sorar ve niçin sonuna kadar yanmadıklarına hayıflanarak ağlamaya başlar.

4. Mum, yumuşak ve yatışıtırıcı sesi ile çocuğa ağlamamasını söyler. "Korkma
ben etrafıma ışık saçtığım sürece diğerleri yeniden yanarlar ve onlar da
aydınlatmaya devam ederler. Zira ben UMUD'UM !" Gözleri parlayan çocuk umut
mumunu alır ve diğerlerini sevgiyle teker teker yakar.

İçinizdeki umut mumunun saçtığı ışığı asla söndürmeyin. Küçük çocuk gibi
diğer sönmek üzere olan üç mumun da sürekli yanık kalmalari için çaba
harcayın...

Darkfighter
30-08-05, 11:00
daha önceden yazmıştım ama tekrar hatırlatayım dedim kulağınıza küpe olsun

Yapılan iyilik unutulur mu?

Bugün çok sevdiğim, ders alınması gereken hikâye yazacağım. "İyilik" kavramıyla "vefa" kavramı, yan yana durur.
İyilik yapan, başka birisine dar anında yardımcı olan her kişi, ister istemez karşıdan "vefa" bekler. Bu nedenle "iyilik yap denize at" deyimi kullanılır. Karşılık beklenmiyor gibi davranılsa da, her iyiliğin bir şekilde geri döneceği düşünülür. İşte "iyilik ve vefa" ile ilgili güzel bir hikâye.
Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcılardan bir türlü kurtulamamaktadır. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:
"Ey insanoğlu ne olur bana yardım et. Peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler. "
Köylü bir an düşündükten sonra, yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar. Köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra, köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.
"Çok teşekkür ederim" der kurt, " Bana büyük bir iyilik yaptın" "Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. "Bir dakika" diye seslenir kurt: "Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok. "
Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım. " "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur"
der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım. "
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya kovdu. " 1-0 öne geçen kurt sevinirken, bir köpeğe rastlarlar. "Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim"
der köpek, "Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur. "
Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der. Köylü de son bir çabayla, "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye"
diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynama fırsatı bulduğu için keyiflenir. "Her şeyi anladım da" der tilki, "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın anlayamadım?" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: "Gözümle görmeden inanmam. " İşin sonuna geldiğini düşünen kurt, "torbaya girip gösterebileceğini" söyler. Torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minettarım beni kurda yem olmaktan kurtardın" der. Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir.
O an, köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır. Bu kürkü satarsa çok para kazanacağını düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: "Haklıymışsın. Yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş."

mıcky
30-08-05, 17:56
hepsini okuduğumu sanıyodum demek okumamışım çok güzel bi hikaye
çok ilginç geldi we çok güzeldi saol pr;

Darkfighter
17-09-05, 12:08
ÜMİT TAŞI
Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi.
Üstelik parıl parıl parlamaktaydı. Çocuk taşı avuçlayıp eve koştu ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkaran bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söylemedi.
Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle bir de top alacağına inanıyordu.
Fakat babası buna yanaşmıyordu.
Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle. Çocuk en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da kürk mantolu bir hanım. Küçük çocuk biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak: "Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim.
Eğer isterseniz size satarım." Dedi.
Adam taşa uzaktan bir göz atıp: "O sadece basit bir çakmak taşı. Bütün sahil o taşlarla doludur." Dedi.
"Hayır!" diye atıldı küçük çocuk. "İsterseniz ıslatın, ne kadar parladığını göreceksiniz."
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu. Kadın onun niyetini sezmişti.
Çocuğun taşına yakından bakıp: "Tam istediğim şey!" Diye gülümsedi.
"Onu bana satar mısın?"
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Belli ki mücevher gibi taşıyacaktı. Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden:
"Söylemiştim, ama tekrar edeyim! Satın aldığınız şey basit bir taştır."
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:
"Zannetmiyorum!... O taş bence bunlardan daha değerli, çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor..." dedi
pr;

ImmoRtaL
02-12-05, 23:56
NOT:
1-)Lütfen cevap atmayınız. Sadece okuyunuz ;)

2-)Günde sadece 1 mesaj okuyunuz... Sadece ve Sadece 1

3-) Okuduğun mesajı kendi kafanızda münazara yapın.!!![/U]

4-)Üstteki 3 uyarıyı dikkate ALINIZ LÜTFEN.!!! :mad:








Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile
onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at
için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

>> "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı"
dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına
toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

>> İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp"
deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz
kararlar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu
henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl
geleceğini kimse bilemez.

>> "Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün
geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.

>> "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir
talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at
sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.
"Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan
ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci
cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir
yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta
geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan
düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına >>tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez. "Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar.
>>Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer...
>>"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne
olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum
yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin
şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
>>
>>Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış:
>>"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

ImmoRtaL
03-12-05, 00:00
> > >Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken bir
> > >trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa
> > >çocugun büyük bir ideali varmis . Büyüyünce iyi bir
> > >judo ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu kaybetmekle
> > >birlikte, bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir
> > >depresyona girdigini gören babasi, Japonya'nin ünlü
> > >bir Judo ustasina gidip yapilacak bir seyin olup
> > >olmadigini sormus..
> > >
> > >Hoca:
> > >
> > >- Getir çocugu ..bir bakalim, demis.
> > >
> > >Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina..
> > >Hoca çocugu süzmüs ve
> > >
> > >-Tamam demis..yarin esyalarini getir, çalismalara
> > >basliyoruz.
> > >
> > >Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir hareket
> > >göstermis ve bu hareketi çalis demis.
> > >
> > >Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis.. Sonra
> > >hocasinin yanina gitmis. "Bu hareketi ögrendim baska hareket
> > >göstermeyecek misiniz?" diyesormus.Hocanin cevabi:
> > >
> > >-Çalismaya devam et olmus...
> > >
> > >2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yilini
> > >doldurmus.. Çocuk bu bir yil boyunca hep o ayni
> > >hareketi tekrarlamis. ..Hocanin yanina tekrar gitmis:
> > >
> > >Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana
> > >baska hareket
> > >göstermeyecek misiniz?
> > >
> > >- Sen ayni hareketi çalis oglum . Zamani gelince
> > >yeni harekete geçeriz..
> > >
> > >
> > >2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10.
> > >yilini doldurmus.
> > >.Bir gün hocasi yanina gelip. ."Hazir ol ! " demis..
> > >"Seni büyük turnuvaya yazdirdim.Yarin maça
> >>çikacaksin!"..Delikanli
> > >sok olmus.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi
> >tek hareket var.
> > >Ünlü judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin
> >olmayacagını düsünmüs ;ama hocasina saygisindan ses çikarmamis. .
> > >
> > >Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina
> > >çikmis. Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis. Derken..
> > >ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...Finalde delikanlinin karsisina ülkenin son on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis. .Tam bir üstat
> > >delikanli dayanamayip hocasini yanina kosmus..
> > >
> > >-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama
> > >rakibime bir bakin hele.. Bende ise bir kol
> > >eksik ve bildigim tekbir hareket var..bu kadar bana
> > >yeter.. bari çikip ta rezil olmayayim izin verin
> > >turnuvadan çekileyim..
> > >
> > >-Olmaz demis hocasi. Kendine güven,çik dövüs.
> > >Yenilirsen de namusunla yenil.
> > >
> > >Çaresiz çikmis müsabakaya. Maç baslamis.
> > >Delikanli yine bildigi o tek hareketi yapmis ve
> > >tak.!Yenmis rakibini sampiyon olmus. Kupayi aldiktan
> > >sonra hocasinin yanina kosmus:
> > >
> > >-Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve
> > >bildigim tek bir
> > >hareket var. Nasil oldu da ben kazandim.?
> > >
> > >-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O
> > >kadar çok çalistinki , artik yeryüzünde o hareketi senden daha iyi
> >yapanhiç kimse yok.
> > >Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi
> > >vardir. Onun içinde rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.!
> > >
> > >
> > >Insanlarin eksiklikleri, ayni zamanda en güçlü
taraflari olabilir. Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!

ImmoRtaL
03-12-05, 00:08
Birinci ders;

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının adı nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50'lerinde falan olmalıydı.
Ama adını nereden bilecektim ki!.Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara
sadece gülümsemeniz ve `Merhaba' demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatim boyunca unutmadım.
O hademenin adı da Dorothy idi.

İkinci önemli ders; Yağmurda otostop!..

Bir gece vakit gece yarısına doğru, Alabama otoyolunun
kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu.
Yanında durdum. 60'li yıllarda bir beyazın bir zenciye,
hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi Verdim.
Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar.

Bir de not ekliydi, armağanda;

"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim.
O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz
çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı basardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
>>En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole


Üçüncü önemli ders - Size hizmet edenleri hep hatırlayın...

Bir pastanın üç-otuz paraya satıldığı günlerde 10 yasinda bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.
Çocuk sordu: "Çukulatalı pasta kaç para?.." -"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:

-"Peki dondurma ne kadar.." -"35 cent" dedi
garson kız sabırsızlıkla..Dükkanda yığınla müşteri
vardı ve kız hepsine tek basına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki. Çocuk parasını bir daha saydı;

"Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent'lik bahşiş duruyordu.....


Dördüncü önemli ders -Yolumuzdaki engeller...

>>Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine
>>kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye
>>oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin
>>tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri
>>birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
>>etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek
>>sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama
>>yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi.
>>Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi
>>yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına
>>itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama,
>>kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden
>>sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
>>kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir
>>de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan
>>çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek
>>çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
>>"Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir
>>fırsattır.".


Besinci önemli ders -Önemli olan vermektir...
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız
getirdiler. Tek yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş
>>yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı.
>>Sonra
>>derin bir efes aldı ve -"Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
>>Kan nakli ilerlerken sordu: -"Peki, ben ne zaman öleceğim?"
>>Ablasını yaşatırken, kendisinin öleceğini zannetmiş, buna rağmen kanını vermeyi kabul etmişti.

Ders Altı

>>Gunlerden bir gun, koylerden birinde, adamin birinin
>>esegi, kuyunun birine dusmus. Niye duser, nasil duser sormayin. Esek bu. Dusmus iste.
>>
>>Belki kor bir kuyuydu, agzi tahtayla kapatilmisti
>>belki, uzerine de toprak dokulmustu. Zamanla tahta curudu, zayifladi, toprakta biten otlari yemek isteyen esegin agirligini cekemedi ve gum.
>>
>>Gum degilse de paldir kuldur esegi yuttu kuyu.
>>
>>Hayvancik saatlerce aci icinde kivrandi, bagirdi kendi
>>dilinde. Ayiptir soylemesi, anirdi yani. Sesini duyan sahibi gelip bakti ki vaziyet kotu.
>>Zavalli esegi kuyunun dibinde melul mahzun bakiniyor.
>>
>>Ustelik yaralanmis. Karsilastigi bu durumda kendini
>>esegi kadar zavalli hisseden adamcagiz koyluleri yardima cagirdi. Ne yapsak, ne etsek, nasil cikarsak sorulari havada kaldi. Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calismaya degmez. Tek care, kuyuyu toprakla ortmek.
>>
>>Ellerine aldiklari kureklerle etraftan kuyunun icine
>>toprak attilar.
>>
>>Zavalli hayvan, uzerine gelen topraklari, her seferinde
silkinerek dibe doktu. Ayaklarinin altina aldigi toprak sayesinde her an biraz daha yukseldi
>>ve sonunda yukariya kadar cikmis oldu. Koyluler agzi
>>acik bakakaldi.
>>
>>Hayat, bazen bizim de uzerimize abanir. (Ne bazeni,
cogu zaman.) Toz toprakla ortmeye calisanlar cok olur. Bunlarla
basetmenin tek yolu, yakinip sizlanmak degil, dusunup silkinmek ve kurtulmak,aydinliga adim atmaktir.
>>
>>Kor kuyuda olsak bile

ImmoRtaL
03-12-05, 00:19
Sigara içmeyin: Uzmanlarca yapılan deneyler, yemeklerden hemen sonra içilen bir sigaranın 10 sigaraya eşdeğer olduğunu kanıtlamıştır.(Kanser olma riski daha yüksek.)


Hemen meyve yemeyin: Yemeklerin peşinden yenen meyveler midenin havayla davul gibi şişmesine neden olur.


Çay içmeyin Zira çay yaprakları yoğun asit içerir. Bu madde tükettiğimiz gıdalardaki proteğinin hazmını zorlaştırıyor.


Kemerinizi gevşetmeyin: Yemekten sonra kemeri gevşetmek kolaylıkla bağırsak düğümlenmesine ve tıkanmasına neden olur.


Banyo yapmayın:Banyo yapmak ellerdeki, bacaklardaki ve vücuttaki kan akışını hızlandırır, böylece mide çevresindeki kan miktarı bu durumda azalır. Bu da midemizin sindirim sistemini zayıflatır.


Yürümeyin:İnsanlar çoğu zaman, yemeklerden sonra 100 adım yürümek, 99 yaşına kadar yaşamanızı sağlar derler. Gerçekte bu doğru değildir. Yürümek sindirim siteminin aldığımız gıdalardan besinlerin emilimini engeller.


Hemen uyumayın:Aldığımız gıdalar yeterince sindirilemez. Bu durum bağırsağımızda gastrit ve enfeksiyona önderlik eder

ImmoRtaL
03-12-05, 00:25
Anne ve yavru deve tembel tembel yemeklerini yerken birden yavru anneye dönmüş ve :


- Sana bir sey sorabilir miyim, anne?
- Elbette yavrum sor.
- Anne, bizim niye hörgücümüz var?
Anne gururla:
- Bu hörgüçlerde biz su biriktiririz yavrum ve bu sayede çölde
herhangi birisinden cok daha uzun süre susuz dayanabiliriz.
- Peki Anne, bizim bacaklarimiz niye bu kadar uzun ve
ayaklarimiz yuvarlak?
- Evladim der anne deve biraz daha gururlanarak;
- Bu sayede biz çölün kumlarinda herkesten daha rahat ve daha hizli hareket edebiliriz.
- Bunu da anladim, peki, kirpiklerimiz niye böyle uzun, bazen
görüşümü bile bozuyorlar.
- Hayatim onlar gözlerimizi çölün kumlarindan korur, gözümüze kum kacmaz....
- Anladim, hörgüçlerimiz çölde daha uzun dayanabilmemiz icin su depolar, Bacaklarimiz uzun ve böylece çölde daha hizli ve rahat hareket edebiliriz, kirpiklerimiz gozlerimizi çölün kumlarindan korur...
Anlayamadigim şey o zaman bu allahın cezasi hayvanat bahçesinde ne işimiz var?


Becerileriniz, yetenekleriniz, özellikleriniz ve tecrübeleriniz sadece doğru yerdeyseniz işinize yarar...

Şu Anda Neredesiniz? ;)

ImmoRtaL
03-12-05, 00:30
Çok Güzel Şey


Yaşamak güzel şey dogrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnin
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
Iyi günler bekliyorsan hele
Iyi günlere inaniyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey dogrusu.

ImmoRtaL
03-12-05, 00:36
BUGÜN YETERİNCE SU İÇTİNİZ Mİ ?

* Susuzluğunuzun, gündüz yorgunluğunun tetikçisi olduğunu

* Bir bardak suyun, diyet yapanların gece yarısı açlığını % 95 giderdiğini

* Vücut suyunun % 2 azalmasının, kısa süreli hafıza kaybı veya konsantrasyon zorluğunu tetiklediğini

* Günde 8-10 bardak su içmenin, sırt ve adele ağrılarını azalttığını

* Günde 5 bardak su içmenin ;

Kolon kanseri riskini % 45,

Meme kanseri riskini % 79,

Kan kanseri riskini % 50 azalttığını Biliyor musunuz?



Hergün Yeteri Kadar SU İÇİYOR MUYUZ?

ImmoRtaL
03-12-05, 00:37
Dehlemeden Yürüyen AT,

Dinden imandan Çıkarmayan EVLAT,

Birde Hayırlı Çıktımı AVRAT,

Düğünü Nideceksin Gir Oyna, Çık Oyna



Haa Babam Ha Yürümezse AT,

Bir Kaşık Su Vermezse EVLAT,

Birde Hayırsız Çıktımı AVRAT,

Ölümü Nideceksin Gir Ağla, Çık Ağla

ImmoRtaL
03-12-05, 00:42
İtibar ve Karakter


İtibarı, içinde yaşadığın ortam belirler, Karakteri, inandığın doğrular...

İtibar sandığın şeydir; Karakter, olduğun şey...

İtibar dışardan gelir; Karakter içerden...

İtibar, yeni bir topluluğa girdiğinde sahip olduğundur; Karakter, giderken elinde olan...

İtibarın, bir anda olur; Karakterin, ömür boyunca...

İtibarın, bir saatte öğrenilir; Karakterin, bir yılda açığa çıkmaz...

İtibar, mantar gibi büyür; Karakter, sonsuza kadar sürer...

İtibar, zengin veya fakir yapar; Karakterse, mutlu yada mutsuz..

İtibar, insanların mezar taşına kazıdıklarıdır; Karakter, meleklerin Tanrı huzurunda senin için söyledikleri...

ImmoRtaL
03-12-05, 00:44
HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL *

>>>Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş.
>>>Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir
>>>çığırtkan, avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
>>>- Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!...
>>>Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye.
>>>Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış.

Adamsa: Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şeykonuşmam gerek... demiş.
>>>Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa
olsun, ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak
istediğini belirtmiş. Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir
temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş vedenemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.
>>> İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım...
>>>demiş ve gitmiş.
>>>Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa
>>>sürede bitmiş. Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış.Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
>>>- Tamam seni işe alıyorum
>>>- Fakat benim yatacak yerim yok.
>>>- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
>>>İstediği olan tiyatro tutkunu, huzurlu bir şekilde odayı terk
>>>ederken müdür.
>>>- Adın neydi senin buraya yazalım... demiş.
>>>Aldığı cevap ise;
>>>- William! William Sheaksper!... olmuş.
>>>Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici.
>>>Sheaksper tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında... tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için.
>>>Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor... Bu böyle sürüp gitmiş.


>>>Bunu ilk duyduğumda yaşamım için duyduğum kaygıları bir kenara bıraktım. Anladım ki, hiçbir şey için geç değil. İnsan eğer isterse imkansız gibi görünen olayları da gerçekleştirebilir. Yeter ki yürekten istesin ve bunun için çaba sarf etsin. Hiçbir şey için geç değil.
>>>Kırk yaşında olsak ta...

xmavix
15-02-06, 17:53
Olay Ingiltere’de geçiyor:
Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis,
yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere
yuvarlanmis ve hafif yaralanmis.
Sokaktan geçenler yasli beyi hemen en yakin
saglik birimine ulastirmislar.
Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman
yapmislar, ama ‘biraz Beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik
veya çatlak olup olmadigini inceleyeceklerini’ söylemisler.
Yasli bey huzursuzlanmis, ‘acelesi oldugunu
istemedigini’ söylemis. Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormus.
Adamcagiz da ‘karim huzur
evinde kaliyor her sabah onunla kahvalti
etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum’ demis.
’Karinizin, siz gecikince merak edecegini
düsünüyorsunuz herhalde’ Demis hemsire.
Adam üzgün bir ifade ile ‘ne yazik ki karim
Alzheimer hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor’ demis.
Hemsireler hayretle ‘madem
sizin kim oldugunuzu bilmiyor neden hergün
onunla kahvalti yapmak için kosusturuyorsunuz’ demisler.
Adam buruk bir sesle ‘ama ben onun kim
oldugunu biliyorum’ demis.

SeVeNHiLL
15-02-06, 18:13
kim istemez böyle bir dost arasanda bulamazsın çok teşekkürler

deoksi
15-02-06, 19:31
süper konu sağol mavi ellerin dert görmesin

Borz
20-02-06, 15:06
tüylerim diken diken oldu walla çok teşekkürler

Gauss
20-02-06, 15:10
Helal olsun adama be,sevgi dediğin böyle olur.....

nazenge
27-02-06, 13:35
eğer başıma böyle birşey gelirse bana aynen böyle davranacağına emin olduğum bi adam buldum ve bırakmaya da niyetim yok

YouZER
07-03-06, 14:43
Dut ağacı ve yaprakları
Bi