PDA

Tüm Versiyonu Göster : Attila İlhan İle Söyleşi


CoRai
13-10-05, 18:27
Gençliğime İhanet Etmedim,
O zamanlar sanatçı olmak nasıl birşeydi?
Güzel bir şeydir bu, Şükran Kurdakul'la ikimizin başına aynı bela gelmişti, daha lisedeyken hapse girmiştik. "40 veya 50 yaşına geldiğimiz zaman Sinop Kalesi'nde mi Erzurum Kalesi'nde mi hangi hapishanede oluruz" diye düşünürdük. Çünkü Nâzım hapisteydi, Kemal Ağabey (Tahir) hapisteydi, herkes hapisteydi. Solda olursan çok kötüydü yani. Gidip hükümete yalakalananlar iyiydi.
Mesela onların içinde öyleleri vardı ki onlar o zaman ÇHP'nin
adamıydılar, maaşlıydılar. Kafa çekerler, Nâzım'ın lehine kadeh
kaldırırlardı.


Galiba Nâzım okuduğunuz için başınız lisede derde girmiş.
Şimdi aslında burası tam açıklanamaz Nâzım okuduğum için değil tabii. Yalnız Nâzım okumadık canım, biraz daha hınzırlığımız vardı. Çok gençtim, lisenin birinci sınıfında, 16 yaşımdaydım.

Yani yazdığınız değil de okuduğunuz şeylerden mi?
..O da değil, ilişkilerimden. Aslında çok hazin bir hikayedir, benim bir sevgilim vardı. O zamanlar çok mahçup bir oğlandım ben.
Gidip o sevgilimle konuşamıyordum. "Gel" diyemiyor, mektup yazıyordum. O sıralarda Nâzım'ı okuyorum, kendimi komünist sayıyorum. Komünist sayıyorum ama bir halt bildiğim yok.
O sıralar Nâzım okuyorum, şiirlerim Nâzım'ınkine ne kadar
benzerse o kadar iyi olur sanıyorum. Kıza mektupta "Nâzım diye bir şair var, bak bu şiirleri yazıyor, ne güzel" diyorum.
Sonra da diyorum ki "bu mektubu okuduktan sonra yırt at".
Fakat bütün kızlar gibi o da duygusal. Yırtıp atmıyor, çantasında saklıyor.

O zamanlar okullarda ikide bir çocukların çantaları aranırdı. Müdire Hanım mektupları okuyor, "Bu işte büyük bir komünistlik var" diye derhal siyasi şubeye haber veriyor.Siyasi şube de üç dört gün bizi izleyip kiminle konuştuysam hepsini alıp götürüyor. Biz yirmiye yakın adam birinci şubede toplandık.

Komünist olmak ne demek peki?

Komünist olmak demek o şekilde yaşamak demektir: Kendisi için hiçbir şey istememek demektir bu bir, bütün belaları göze almak demektir bu iki ve hemen hemen hiçbir konuda zaaf göstermemektir bu üç. Bu üç özelliğin yoksa komünist gibi yaşamazsın, yaşayamayınca da iyi bir komünist olamazsın. Yani
birçoklarının aksine, gençliğime ihanet etmedim.

İhanet edenlere nasıl bakıyorsunuz?

Kendileri için bir şey isteyenler onlar. Onun için harekete gelmişler,
hareketten bir şey bekliyorlardır. Bir şey bekleyenlerin burada işi yoktur.
Kendin için bir şey bekliyorsan git işte, it sürüsü kadar parti var. Onlara gir. Bu o kadar değişik bir şeydir ki yeni nesil bunu hiç bilmiyor,1960'ların eylemci çocukları da tam bilmiyorlardı. Bizim nesil onların cesaretine şaşıyor fakat yanlış buluyordu. Öğrenci aslında bir tüketicidir.
Tüketiciden devrimin itici gücü olmaz.

Hapiste başka neler öğrendiniz?

O zamanlar bir kabadayı vardı, benimle "lütfen" konuştu. "Bu çocuk niye gelmiş buraya ortalarda dolanıyor" diye sordu. Dediler ki o komünist, sen onu şey görme öyle haa, müthiş! Geldi bana dedi ki "Komünistlik nedir yani?". Başladım birtakım laflar anlatmaya, dilimin döndüğü kadar. "Yani siz şimdi devleti mi devireceksiniz?" dedi. "Eh, böyle de denebilir" dedim.

"Ulan devlet masa mı bir kıç vurup devireceksin?" dedi. 70'li yılların
çocuklarına dilimin döndüğü kadar "Bunun sonu faşizmdir, bırakın, yapmayın, kendinizi de harcıyorsunuz." diye anlatmaya çalıştım bu ilk dersimi. "Sen solcusun ama korkaksın ağabey" dediler. Sonra gördük ne olduğunu. 1970'te, ODTÜ'lülerin bir kısmı, olaylardan epeyce sonra, saçlar kazınmış geldiler cezaevinden çıkmışlar, bana gelip "Siz bunu nasıl bildiniz" diye sordular.

"Siz attığınız bombalarla bunu getiriyorsunuz. Bu bombalar faşizmin ayak sesleri..." dedim.

Siyasi hareketlere neden girmediniz?

Ben 1952 -53'ten beri siyasi hareketlerin dışındayım. Bütün partilerden bana çeşitli zamanlarda çeşitli öneriler olmuştur. Ben Türk geçmişini savunduğum için zannediyorlar ki ben solculara sövüp onlardan yana oldum. Geliyorlar, hiç tahmin etmediğiniz sağcı partilerden açık açık öneriyorlar ama hepsini reddediyorum. Çok çok erken yaşta bunu anladım: Bir insan politika yapacaksa
olitikacı, sanat yapacaksa sanatçı olmalıdır.

Şiire nasıl başladınız?

Anadolu'da olduğumuz yıllarda ben okuldan kovulmuştum bu komünistlik bokuna... Ondan sonra okula gidemediğim için geceleri babam bana gaz lambasının ışığında "al getir bana şu antolojiyi" derdi. Ona muhtelif şiirler okurdum. İşin daha tuhafı, şiire soldan girdim ama hemen cezaevinden çıktıktan sonra oradaki babalar dediler ki "sen daha çok gençsin, edebiyat yapacaksın. Edebiyatla uğraşmaya devam et. Şu yolda şunları okuman lazım".

Solcu dergileri izliyordum. Benim ilk nesir yazım 42'lerde, Adana'da Yeni Adana gazetesinde imzalı olarak çıkmıştır. Ben nesir yazmayı sadece politik açıdan düşünüyordum. Yoksa düz yazı yazarı olduğumu filan düşünmüyordum.

Allah için söylemeli, bunu keşfeden Yaşar Nabi'dir. Ondan sonra "Abbas Yolcu" diye gezileri anlatan bir diziye başladım ve nesire böyle girmiş oldum. Ama roman da yazıyordum. Bunu çok az insan bilir. Ben romanı şiirle beraber yazıyordum. Romana sonradan başladım diye bir şey yok. 38'de ortaokul birinci sınıfında, "Merih'e Seyahat" diye bir kurgu bilim roman yazmıştım. İlk roman, yeşil kaplı bir deftere yazıldı.
Çok genç başladım. Şiire de ilkokul üçüncü sınıfta başladım. Türkiye'deki şimdiki bilinç o zaman olsaydı, bana harika çocuk muamelesi yaparlardı. Çünkü bütün yaptığım şeylere bakıyorum, çocukların, sıradan ögrencilerin yapacağı şeyler değil.

Yayınlanan ilk romanım, "Sokaktaki Adam" benim 11. romanımdır. Ondan evvel 10 tane roman yazıp beğenmedim. Neyse ki şahitlerim var. İlk yayınlamaya değer gördüğüm romanım, "Sokaktaki Adam".

Bir de hukuk fakültesi maceranız var...

..Meslek olarak gazeteci olmak istedim. Hukuk fakültesine girdim ama hukukçu olmak niyetinde değildim. O sıralarda ben Attila ilhan'dım. Ben astronomiye gitmek istiyordum. Babam bana

"sen deli misin? Bir tane rasathane var. Orada da Fatin Hoca var. Ne zaman oraya gideceksin de rasat yapacaksın? Sen hukuğa git, orası öyle bir yer ki istersen astronom da olursun" dedi. İşte Türkiye böyle. Hukuğa onun için gittim. Zaten fakülteyi de bitirmedim. Ben fakülteyi ciddiye almadım ama birinci senede hukuk birincisi oldum. Bana burs bağladı fakülte, ikiyi üçü
geçtim. 4. sene gelince düşündüm:
"Ulan ben avukatlık yapmam. Zaten 16 yaşımdan beri mahkemeye gire çıka anam ağlamış. Mahkeme lafı duymak istemiyorum. Beni kaymakam yapmazlar, öyle bir sicil var ki bende...
Hakim hiç söz konusu değil. Boşver..." dedim bir ders bıraktım. Verseydim pekiyi dereceyle mezun olacaktım.

karaca
13-10-05, 20:34
devamı yok mu bunun...yarım kaldı böyle olmadı...

CoRai
14-10-05, 17:04
devamı yok mu bunun...yarım kaldı böyle olmadı...
Devamı gelecek... ;)

CoRai
14-10-05, 18:04
Astronomiyle uğraşıyor musunuz?
Anadolu'da bulunduğum yıllar süresince yıldızları keşfettim. Eskiden
şehirler bu kadar aydınlık değildi ve yıldızlar daha rahat görülüyordu.
Mesela ben İzmir'de Samanyolu'nu çok rahat gördüğümü hatırlarım. Ama bu alakayı bende uyandıran Flash Gordon'dur. Onu seyrettikten sonra benim antenlerim büsbütün uzaya açıldı. Anadolu'da gittiğimiz yerlerde yıldızları bilenlerden öğreniyorum. Liseye geldik buraya okuma izni aldıktan sonra, tesadüf o zamanın çok iyi matematik hocalarından biri bizim hocamız oldu.

Hocam bana çok kızan bir adamdır: "Sen çok yetenekli bir matematik
öğrencisisin, şiirler miirler böyle boktan şeylerle niye uğraşıyorsun?".
Kozmografya okuduk o zaman, derse de o hocam geliyordu. Üniversiteyle
konuşmuş, rasathanenin başında Doktor Gleisberg diye bir Alman var. Benim öğrencilerden meraklılar var deyince o da "getir" demiş. İlk rasatı orada yaptım, tabii feleğim döndü. Doktor da benimle ilgilendi çünkü derli toplu sorular sordum. Ondan sonra iş büsbütün ciddiye bindi. Hâlâ astronomiyle ilgili her yazıyı okurum, kitaplar alırım.

Gazetelerde çıkan 13. burcu, ilkönce ben söyledim. Astronominin bence önemi şurada: Keşifler yüzünden, insanlar 15.yy dünyanın altını üstüne getirmiş,bütün konseptleri değiştirmiştir. İnsanların mantaliteleri, algılama
biçimleri değişti. Şimdi de öyle bir şey yaşıyor dünya, evreni keşfediyor.
Bunun önemini ve kapsamını kavramaktan çok uzak Türk medyası. Düşünebiliyor musunuz, yılbaşı gecesi iki üç yabancı batılı televizyon kanalında bilim kurgu filmleri gösterildiğini saptadım. İnsanlarda o konsepsiyon yavaş yavaş oluşmaya başlasın, kavramaya başlasınlar diye yapıyorlar. Bizde bu konudaki mantık "bilim kurgu çocuklar içindir" şeklinde. Bilim kurgunun çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye'den bilim kurgu yazarı çıkmaması çok çok hazin bir şey. İki dalda Türkiye'de yazar yoktur: Bilim kurgu ve polisiye.
Kemal Tahir Mike Hammer yazmıştı...
Ciddiye alarak değil, para kazanmak için yazdı. Ciddi ciddi polisiye yazan
bizde yoktur. Bu bir muhayyile işidir, Türk yazarı muhayyilesizdir. Dikkat
edin bakın, bütün yeni romanları okuyun. Hepsi romanın yazarının
yaşadıklarıdır. Genellikle de İstanbul'un entel barlarında geçen birtakım
olaylardır. Bir kurgu yapıp yaşamadıkları bir şeyi sahiymiş gibi yazamazlar.
Bunu yazamayan yazar profesyonel değildir, amatördür. Profesyonel bir
romancı yaşamadığı bir olayı alır, inceler, insanlarıyla beraber ortaya
koyar. Okuyan da "amma yazmış haa" der. Bu benim başıma geldi, biraz
övüneyim. "Yaraya Tuz Basmak" romanında Kore savaşını anlattım ben. Kore'de savaşmış olan bir sürü subay geldi "siz ne zaman Kore'deydiniz" diye sordular. Halbuki ben Kore'ye adımımı atmadım. Bilim kurgu yazabilmek için de hayalgücün çok zengin olacak. Bir o kadar da astronomi ve astrofizik bileceksin. Bunları bilmezsen olmaz, saçmalarsın.

Kurgu yapıyorum ve hiç yaşamadığım şeyler yazıyorum dediniz. Yine de
yazdıklarınız, yaşadıklarınızın bileşkesi mi, şiirinizde mesela?

..Yazarlar önce bir dünya idrakine varmak zorundadır. 20. yüzyılda iyi bir
sanatçı olabilmek için kesin bilmen gereken bilim dalları var: İktisat,
sosyoloji, tarih, psikiyatri bilmezsen hele roman gibi, kapsamlı televizyon
dizisi gibi eserler yazamazsın. "Bir insan ne zaman şizoiddir, ne zaman
şizofreniye gider, yahut paranoya hangi şartlar altında doğar" bunları
bilebilmelisin. Ondan sonra "kız delirdi kendini astı", böyle olmaz. Neden
dolayı oldu, kökeninde neler var, ne gibi bir arazla kendini gösteriyor,
bilmen ve anlatman lazım. Cinsellik çağımızda büyük bir rahatlığa kavuşuyor.
Psikiyatri, psiko-seksolojiyi bilmedin mi bunu anlatamaz, saçmalarsın.
Bunlar tabanda olacak. Ama bunları bilmek yetmez, sahip olmaya çalıştığın
sanatın bütün kurallarını bileceksin, yani roman nasıl yazılır, eskiden
nasıl yazılıyordu, şimdi nasıl yazılması lazım, romanı nasıl yazarsan
kalabalıklarla iletişim kurabilirsin, nasıl yazarsan kuramazsın? Bu şiir
için de geçerli. Bütün bu bilgilerden sonra özgün bir sentez yapacak kadar
bilgili de olmak lazım. Yazdığın şeyi insanlar okurken heyecan duymalılar,
sevmeliler, sonuna kadar gitmeliler.

karaca
15-10-05, 03:57
walla bak bekliyorum evet:: adamın kırkı çıkmadan okumuş olalım :D

CoRai
17-10-05, 19:56
Romanlarımdaki karakterlerin fiziğini bundan alırım, ruh yapısını şundan
hayat hikayesini diğerinden. Zaman içinde bin sentez olur o. Kendi başına
yaşamaya başlar ve beni dinlemez. Ben ona roman içinde bir biyografi
vermişimdir. Roman içinde öyle davranmaya başlar ki beni dinlemez. Kendi biyografisini kendi yapar. Ben "burada o oğlanla evleneceksin" demişimdir, o beni dinlemez, başkasıyla evlenir.

O zamanlar yazdığınız "Üçüncü Şahsın Şiiri" gibi duygu yüklü şiirlere
Simdilerde çok fazla rastlanmıyor.
Tabii özellikle kaldırıldı. Biz toplumcu şairleriz. Bizde aslolan
toplumculuktur. Toplumcu şair olmak demek içerik şairi olmaktır, yani doğayı toplumu insanı anlatmaktır. Bunu anlatırken aracın dildir. Biz bunu yapmaya çalışırız. Bu güzel şeyi önlemenin yolu nedir? Birisi çıkar der ki şiir sözcüklerle yazılır aslolan sözcüklerdir. Doğa toplum ve insanın diyalektik ilişkilerini şiirden çıkarırsın, geriye sadece kelimeler kalır.
Amaç araçların önüne geçer. Bunları şiir diye yutturmaya çalışırsın.
Ama kimse yutmaz, kitaplar rafta kalır. Kimse okumaz, kimse dinlemez. Hiçbir insan
"Çok dertliyim. Şunlardan bir tanesini okuyayım da kendime geleyim" demiyor, çünkü hiçbir bok anlamıyor.

Fiilen Türkiye'de şiir devre dışı kaldı. Kendi kendilerine basıyorlar, kendi
kendilerine okuyorlar, kendi kendilerine dahiler ilan ediyorlar... Bitti.
Ama Türk şiir geleneği hâlâ bizim çizgimizde sürüyor. Bu geçecektir, hep
geçmiştir. Hep birileri çıkar toplumcu şiir öldü diye fetvayı verirler. Ama
bir de bakarsın biz yine geliriz, onlar ölür. Üçüncü Şahsın Şiiri'ndeki
olayı ben yazmadan önce kimbilir ne kadar çok yaşadılar, ben yazdıktan sonra ne kadar çok yaşadılar, benden sonra da ne kadar yaşayacaklar. Ama onu ben yeniden yaratıp tabiata iade ettim.
Bir başka şiirimde, "Ne Kadınlar Sevdim Zaten Yoktular." dedim, ortalığı mahvetti. Herkesin başından öyle bir şey geçiyor:
Hepimiz, bir kadın fiziğini gördüğümüz zaman ona bir kişilik yakıştırıyoruz. Bir müddet sonra kadının kendi kişiliği çıkıyor, Allah belasını versin işte, hikaye bitmiş oluyor. Bunu diyalektik ilişki haline getirebilirsen ondan sonra herkes okuyor, defterine yazıyor, her bir bok oluyor.

Hayatınızın değiştirmek istediğiniz bir yönü var mı?

Ben çok bilinçli yaşadım. Yani tercihlerim, seçimlerim hep hesaplı kitaplı
oldu, tartışarak yaptım. İlk şiirim yayınlandı, üstünde dikildim şöyle bir
baktım, "Ben yazar olacağım" dedim. Bunu söylediğim zaman 16-17 yaşındaydım, yazar oldum da...
Gazeteciliğe karar verdim, gazeteci oldum. Film yazmaya karar verdim, iyi senarist oldum. Roman yazdım, armağanlar kazandım.
Yani neyi yapmak istediysem yaptım. Ama hiç tiyatro piyesi yazmadım. Yazmak da istemedim! Tiyatrodan nefret ederim çünkü. Tiyatro kadar yalancı, palavra bir şey yoktur. "İşte senin sarayın" derler, kapıyı çarparlar, dekor sallanır. Böyle palavra şey olmaz. Hele oyuncuları tanırsan daha rezalet oluyor. "Yahu bu bizim Ahmet, bundan kral olur mu?" diyorsun. Bildiğim şeyleri yaptım, istediğim şeyleri yaptım. Başardım demiyorum ama başarı kendi kendini kanıtladı. Ben, böyle bir hayat beklemiyordum. 50 yaşında hangi cezaevine olacağımı düşünen bir adamdım. Halbuki şimdi devlet sanatçısıyım. Bir de kuyruğumda o var.
Ama fikirlerimden en ufak bir taviz bile vermedim. Hâlâ da aynı fikirleri yazıyorum. Bir tutarlılık var bütün olarak baktığında. Sosyalizmle ilgili ilk tartışmaları açıp "Hangi Sol"u yayınladığım zaman, herkes koro halinde benim casus olduğumu söyledi.
20 sene sonra benim yazdığımı Gorbaçov söyledi. Ben sosyaldeydim, politikaya inmedim. Sosyalden baktığım zaman Rusya'da işler berbat, sosyalizm yürümüyor diye rahat rahat yazabiliyordum. Ama diğerleri oraya angaje oldukları için görse de söyleyemiyorlardı. Onun için ben hayatımda bir şey değiştirmezdim.

Siz senaryolar da yazdınız. Bugünkü Türk sinemasına ne diyorsunuz?

Türk sineması diye bir şey yok ki... O da Türk şiiri gibi. Kamerayı bir
yerde unutuyorlar, ne çekerse kamera sonra onu film diye gösteriyorlar. Adam bir pencerenin önüne oturuyor, kalkmıyor. Sen bunu film diye seyrediyorsun.
Herif kalkınıyor. Bu herif buraya niye oturdu? Anlamak mümkün değil.
Yeni sinema diye bunu çıkardılar şimdi, Türk halkından nasıl daha çok kopabiliriz diye ona bakıyorlar. Yeşilçam sineması Türk halkını eline geçirmiştir, hâlâ elinde tutuyor. Şimdi asıl mesele o halkı kaybetmeden
iyi film yapmaktır.

Peki yani şiiri böyle, romanı böyle, sineması böyle... Bu sahteliğe nasıl
girdik? İçtenlikten, doğallıktan nasıl koptuk?

Bu çok doğaldır. Sahtelik tehlikesizdir. Sorunun diyalektik izahı budur.
Türkiye 4O'lardan bu yana hep muhtevacı şiir, muhtevacı roman, sinema diye gelmiştir. Bunu yapan bütün sanatçıların da kitabı toplatılmıştır, kafasına vurulmuştur, hapse atılmıştır. İnceleyin görürsünüz. Bütün gayretleri böyle tehlikeli işler yapmayan sinemacılar, böyle yanlış şeylerle uğraşmayan şairler bulmak. Özal'dan beri buldular. Her şey pislik içinde o yüzden.
Ama ne oldu? Halk gene bizi okuyor, bizi seyrediyor. Onlara hiç ilgi
göstermiyor. Bu yüzden çıldırmak üzereler. O zaman da şöyle bir yere
geliyorlar ki o gelinebilecek en kötü yer: Halk eşek, anlamıyor!

Arada bir "kayıp kuşaktan" bahsettiniz. Bizden, bu yeni kuşaktan ne
beklerdiniz?

Onlardan önceki kuşağın yaşadıkları çocuklarda bir travma yaptı. O nesilden çocuklarda ben korkuyu gördüm: Kitap okumaktan, sosyalizm lafı konuşmaktan, politikadan konuşmaktan korkuyor... Ve daha yan şeylere kaymak istiyor. O zaman Amerika'nın çok güzel örgütleyip ortaya attığı şeyler ortaya çıkıyor:
Biri çevrecilik numarası, bir tanesi de cinsel devrim. Çünkü avangardlar
komünizme gitmesin diye Amerikalılar buldu bunu. "Aman ortalığı kirletmeyin yoksa batarız" diye bir numara. Buna ben hiç inanmıyorum. Birtakım karılar plajlardan plastik şişe topluyor ve devrimci oluyor.
Ortalıkta da millet birbirini beceriyor devrim diye. O da cinsel devrim.
Bu ikisine kapıldı çocuklar, onlar da kayıp gitti. Çocuk gelip bana diyor ki: "Abi ben esas olarak eşcinselim..." Zannediyor ki ben "Aferin... Aslanım ne güzel de eşcinsel olmuş" diyeceğim.

O kadar yanlış bir yerdeler ki... Bir kere Türk kültüründen kaymalar var.
Türkiye'nin milli değerlerinin aşınması, Özal döneminin bize yaptığı en
büyük kötülük. Bir kadın vardı, ismini vermeyeyim. Benim şiirlerime
hayranmış. Bana şiirlerimi Fransızcaya çevirmek istediğini söyledi, başımdan gitsin diye çevirin dedim çevirmiş geldi ama şiirler benim
şiirler değil, başka bir şey olmuş. "Bir arkadaşımızla bunu geçen gün okuduk başından sonuna kadar, karar verdik ki ,
Fransızcaları daha güzel" dedi. (Burada biz de çok şaşırdık)

DEVAM EDECEK...

tttttt
18-02-07, 00:42
ben sana mecbuurm bilemezsin?