PDA

Tüm Versiyonu Göster : Osmanli Su Medenİyetİ


Trkgl
08-10-05, 16:23
OSMANLI DEVRİNDEKİ SU TESİSLERİ

İstanbul fethedilmeden önce de surların haricinde Türkler tarafından bazı çeşmelerin yapıldığı ve bunlardan bir kısmının buqüne kadar kaldığı bilinmektedir. Anadolu ve Rumeli Hisarlarının (Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı) civarında bulunan ve surların üzerlerindeki çeşmeler bunların delilidir. Osmanlı devrinde İstanbul denince, Haliç'in güneyinde surlar içerisindeki kısım anlaşılmaktadır. İstanbul'un Roma İmparatorluğu zamanında çok muntazam bir su şebekesine sahip olduğu bilinmektedir. Çeşitli akınlar ve kuşatmalar sonunda şehir dışındaki isale kanalları tahrip edilmiş, bir kısmı da zelzelelerle yıkılmış. Bizans'ın çökmeye başlaması ile iç şebeke de bakımsızlıktan kullanılamaz hale gelmiştir. Eski isalenin Vize-Pınarhisar tarafından bugün kemer kalıntıları bulunan mıntıkadan geldiği söylenmektedir.

Bizans devrinde 10.yüzyıldan sonra şehre su veren şebeke harabolmaya başlamış, 1204' deki Latin istilâsından sonra ise tamamen harabolmuştur.. Bizanslılar,Roma devrinden kalan su isalelerine fazla bir şey ilâve etmemişler, şehre su getiren yolların çeşitli akımlar ve zamanın da etkisi ile harab-olmasından sonra şehrin su ihtiyacını surların haricinden bağımsız hale getirmek için değişik- hacıilerdaki çok sayıda açık ve kapalı sarnıçlar yapmışlardır. Forchheimer 1893 tarihinde yazdığı kitapta,bu sarnıçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir. Gecen yaklaşık 90 sene zarfında, Forchheimer'in kitabında verilenden çok daha fazla sarnıcın mevcut olduğu görülmüştür ve bunlara zamanla yenileri eklenmeltedir. 1893'de bilinen sarnıçların su hacımları 156 800 lt metre küpdü

Bu değer geçen yüzyılın sonunda birçok Avrupa başkentlerinde mevcut su depolarının çok üzerindedir.

Fetihten sonra (1453) Fatih Sultan Mehmet sarnıçlara fazla rağbet etmemiş, şehre su getiren suyollarının acele tamirini emretmiştir. Tursun Bey tarihinde anlatıldığına göre : "İhtiyaç olan yiyecek sayısız gemilerle denizden ve arabalarla karadan geldi. Ama su sıkıntısının giderilmesinde inceden inceye araştırmalar yapılmasını buyurdu. Meğer ki İstanbul'a eski mamurluk devrinde altı yedi günlük yoldan su getirilmiş. Eski su yolları bulundu ki, dağların ciğerlerini delip geçirmişler, zemine muvazi derelerden taklar ve kemerler vasıtasıyla nehirler akıtmışlar. Fakat bütün bu eserler bakımsızlık ve tabiatın tesiri ile harabolmuş, Sultan bunların imarı için, bilgin, mühendis ve ustalar getirip göçmüş takların, kaybolmuş yollarını tamir ve yeniletti. Bu arada yollar üzerinde nice sular bulunup yola döküldükçe, coşkun bir nehir halinde bütün yayla suları şehre getirildi. Getirilen su, saraylara, hamamlara ve mahallelere taksim edildi. Ayrıca müsait yerde bir kemerde kırk çeşme yaptırdı."

Fatih'in ayrıca yeni sular çıkarttığı, bir kısmını tamir ettirdiği ve bazı ilâveler yaptırdığı anlaşılmaktadır. Fetihten sonra hizmete giren su isalelerini kısaca söyle özetleyebiliriz : Fatih Suyu, Tunçlu Suyu, Mahmut Paşa Suyu, Şadırvan Suyu (Fatih'in bir kolu), Murat Pasa Suyu, Davut Paşa Suyu, Gedik Ahmet Pasa Suyu, İshak Pasa Suyu. İlk üç tanesi bu devrin en büyük tesisleridir. Bu sular ekseri Vakfı yapan kişinin yaptırdığı cami, imaret, hamam vesaire gibi tesislere, saray ve konaklara bölünmektedir.

Vakıf, İthaf-ul Ahlâf Fi-Ahkâmi-l -Evkaf adlı kitapta şu şekilde tarif edilmektedir: "Vakıf, menfaati ibadullaha ait olur veçhile bir aynı (şeyi), Cenabı Hak'kın mülkü hükmünde olmak üzere temlik ve temellükten mahbus (hapsolmuş, bir yere kapatılmış) ve memnu kılmaktır. Vakf eden kimseye Vâkıf, edilen ayna Mevkuf ve mahalle vakf denir. Çoğulu Evkaftır".

"Her şeye su ile hayat verdik" âyet-i kerimesi dolayısıyle su tesisleri yapıp vakf etmek en büyük bir dinî ibadet olarak sayılmış, Osmanlı topluluğunda bu sebepten su tesisleri hızla gelişmiştir.

İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü'nde çeşitli su yolları haritaları ararken bulduğumuz vakıf defterinde Fatih Sultan Mehmet'e ait İstanbul'da (1453-1481) 9 vakıf çeşme ile cami, imaret ve diğer vakıf tesislere sular tahsis edildiği görülmektedir. Fatih'in Sadrazamı Mahmut Pasa için ise 4 vakıf çeşme ve kendi adıyla anılan diğer vakıflara sular verildiği tesbit edilmiştir.

Fatih'in oğlu II.Bayazıt (Bayazıt-i Veli) nin sultanlığı zamanında (1481-1512), Bayazıt Suyolları namı ile anılan suyollarının yapıldığını biliyoruz. Bu su tesislerinin Bayazıt Cami'si ile şadırvanını, 10 vakıf çeşmeyi ve diğer vakıf tesislerini beslemekte olduğu tesbit edilmiştir.

Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) yine bazı su tesisleri yapılmıştır. Fakat Osmanlı İmparatorluğu'nun başşehrinin hızla büyümesi sebebiyle,yapı 1 ani ar kifayet etmemiş, şehirde su sıkıntısı başgöstermiştir- İstanbul'un su probleminin esaslı bir şekilde çözülmesi Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrine rastlamaktadır.

Fetih esnasında,Istanbul ' un nüfusunun takriben 50.000 civarında olduğu kaydedilmektedir. Devlet arşivlerinde mevcut İstanbul Kadısı Mevlâna Muhiddin ve İstanbul Zaımi Mahmut tarafından muhasebe icmal defterinde ( 4 )(isl.Ansk, 5.II.s.1207 ) .1882 (1477) senesinde, yani fetihten 24 sene sonra verilen bilgiye göre surlar içerisindeki evlerin sayısı aşağıdaki gibidir

9218 Türk evi
31 Müslüman Çingene evi
3151 Hristiyan evi
372 Ermeni evi
384 Karamanlı Ermeni evi
1647 Yahudi evi
14803 Toplam Ev

Bu hesaba göre toplam 14803 ev vardır. Ev başına 5 ilâ 6 kişi düşünülecek olursa ,İstanbul 'un 70-80.000 kişilik bir şehir olduğu düşünülebilir. Kanunî devrinde bu nüfus miktarının çok daha hızlı arttığı ve 150.000'e ulaştığı düşünülebilir. Pek tabii, yapılan bu hesap ev başına alınacak nüfus sayısına göre değiştiğinden sonuç hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Trkgl
08-10-05, 16:31
OSMANLI SU TESİSLERİNİN ÖZELLİKLERİ

Fatih Sultan Mehmet ve II.Bayazıt devi rl erinde,s u teşkilâtının başlı başına bir memuriyet olduğuna dair bir bilgi yoksa da, 16.asrın ikinci yarısına :doğru (Kanunî devri) su nazırlarından bahsedilmekte olduğu görülmektedir. Bunlara dair bilgiler Saadi Nazım Nirven'in kitabında vardır.

Çeşitli kaynaklardan verilen bilgilere göre, Osmanlılar su tesislerine verdikleri önem dolayısiyile,ayrı bir Su Nezareti kurmuşlar ve uzun süre bu Nezareti devam ettirmişlerdir. İleri de bahsedeceğimiz gibi, Su Nezareti tarafından yapılmış çeşitli suyolu haritaları, müze ve diğer müesseselerimizde bu güne intikal etmiştir. Uzun zaman bu şekilde devam eden Su Nazırlığı, sonradan Şehremaneti yani Belediye içerisinde bir memuriyet haline gelmiştir.

Vakıf olan sular, Vakıflar Nezareti'nin idaresi altında Vakıf Sular Müdürlümü halinde devam ederken, sonradan bu müdürlük de Sular idaresi içerisinde Vakıf Sular Müdürlüğü şekline dönüşmüştür.

Vakfın esas kaidelerinden biri de,vakfedilen şeyin vakfı yapanın koyduğu amaçtan başka bir şekilde kullanılamayacağıdır. Vakfedilen su başka bir yere akıtılamaz ve satılamaz. Padişah tarafından yaptırılan isale hatlarına,vatandaşıların buldukları kaynakları katmaları ancak müsaade ile mümkün kılınmıştır. Bu şekildeki sulara,katma ismi verilmiştir. Katma, esas membadan ayrı olarak katılan sulara verilen genel bir isimdir. Suyun katılmasına müsaade edildiği takdirde debisi ölçülür. Ana mecra vasıtasıyla şehre gelen bu suyun bir kısmının esas isale hattına terkedilmesi zorunludur (Hakk-ı mecra). Vatandaş geri kalan bu su ile vakıf çeşme yaptırabileceği gibi, kendi evi ve bahçesi için de kullanabilir. Böyle bir kaide ana mecralara binlerce katmanın eklenmesine sebep olmuş, vatandaşları yeni sular bulmağa teşvik etmiştir. Vaki f, genel mütevelli tarafından idare edilirdi (Mütevelli şurûtı vakfiyye, umûr ve mesalihi vakfı idare ve ruiyet etmek için tayin olunmuş kimsedir).

Kanunî devrinde yapılan büyük su tesisleri, tam bir mükemmellik göstermektedir. Su, genellikle derelerden veya menbalardan alınmıştır. Derelerden alınan suların bugün bağlama dediğimiz sekilde, küçük bir bent yaparak seviyeleri kabartılmış savak yükünü artırmak için ise savaklanan kısım daraltılmıştır. Bu kısım genellikle harçlı kârgır duvar olarak yapılmıştır. Yan tarafta, bugün yandan sualma sistemi dediğimiz bir şekilde, sualma ağzı yapılmış,dal vesaire gibi yüzen cisimlerin girmemesi için ızgara konulmuştur. Bu şekildeki sualmaya,ızgara denmektedir. Yine bugünkü anlayışa tamamen uygun bir şekilde, her ızgaradan sonra bir çökeltme.havuzu, yapılmıştır. Çökeltme havuzları genellkle dairesel olarak inşa edilmiştir. Bunun sebebi, derin olarak yapılma zorunluğunda olan çökeltme havuz!arında,toprak etkisini daha kolay karşılamak olsa gerektir. Nitekim yapılan tesislerin hiçbirinde, 400 seneden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen,en ufak bir arıza görülmemiş,duvarlar yıkılmamıştır. İsale kanalı üstü kapalı olarak inşa edilmiş, galerilerin içerisi örülmüş ve sıvanmış, vadiler kemerlerle geçilmiş, kemerlerin baş ve sonuna muayene bacaları konulmuştur, ayrıca kum tutucuları ve kum boşaltma tertibatı yapılmıştır. İki ayrı kolun birleştiği yerde tekrar bir çökeltme havuzu tertiplenmiştir. Çökeltme havuzlarında tabana yığılan kum, yıkama kanalları yardımı ile boşaltılmaktadır. Kaptaj sahası yakınlarında iskâna izin verilmemiş ve suyun kirlenmesi önlenmiştir. Şehre getirilen suların çeşitli bölgelere ayrılacakları yerlerde maksemler inşa edilmiştir. Makseml er,büyük su dağıtma tesisleridir. Sanduka ve lüleler yardımı ile suların debisi ölçülerek,şehir içi şebekelerine dağıtılmaktadır.

Bugün en büyük iki maksem, Taksim Maksemi ile Eğrikapı Maksem-leridir. Bu tesislerden sonra daha küçük dağıtma yerleri, kubbeler veya küçük ayırım yerleri, su terazileri vardır. Kub-belerdeki damıtma yerleri de aynen maksemlerinkine benzer. Su terazileri,i ki ayrı görev yaparlar- Bunlardan birincisi, su basıncım ayarlamak, ikincisi,şüyu ölçmek ve dağıtmaktır. Terazilerin üstünde bir sanduka vardır. Suyun basıncı,bu kısımda atmosfer basıncına eşit olacaktır. Bu yüzden suyun kullanılmadığı zamanlarda isalede basıncın artması önlenmiş olur. Aynı zamanda su terazileri civarlarına nazaran yüksekte olduklarından, her tarafa suyun damıtılması da kolaylaşmış olur. Sanduka kenarlarına konan lüleler ile de debi ölçülür ve vakıfta belirtildiği miktarda dağıtılır.

Dağıtım şebekesi genellikle künk veya kurşun boru olarak yapılmıştır. Son zamanlarda pik boru da kullanılmıştır. Osmanlılarda su ölçme sistemi lülelerle yapılırdı. Geniş ve uzun dikdörtgen şeklindeki taş bir havuzun üzerine bir dolu savak tertiplenir, su bu savaktan ancak bir saman çöoünü sürükleyecek kadar savaklanır (yaklaşık 1 mm yükseklik). Bu şekilde sandık içerisindeki su seviyesi sabit tutulur. Eksenleri su seviyesinden 96 mm aşağıda olan değişik çaplı kısa pirinç borular sandığın bir kenarına yerleştirilir, iç yüzeyleri sandığın iç yüzü ile aynıdır. Debi,boru çapına göre belirlenir. Meselâ 26 mm çanın-daki bir borunun akıttığı su, 1 lüle olarak tarif edilmiştir (36 lt/dakika). Borular iç çaplarına göre lüle, kamış, masura, çuvaldız ve hilâl gibi çeşitli adlar alırlar. Akıttıkları debiye göre de dörtlü lüle, sekizli lüle denir.

Çeşitli kaynaklarda bir lülenin debisi hakkında verilen değerler birbirini tutmamaktadır. Galip Ata'nın yaptığı araştırmaya göre, Evkaf Nezaretinde ve Mehmet Rifat Efendi'nin lâyihasında su kayıtlar bulunmuştur : Mehmet Rifat Efendi :

Lüle = 2 yarım lüle = 8 Masura, 1 Kamış = 2 Masura diye tarif etmiş, ayrıca lülenin çapı için aşağıdaki bilgiyi vermiştir : "Bir lüle derunundan otuz dirhem şişhane kursunu, nısf-ılüle derunundan onbirbuçuk, ve kamış derunundan dörtbuçuk, masura derunundan birbuçuk dirhem, nısf-ı masura derunundan ikibuçuk denk ve çuvaldız dertlnundan bir denk kursun geçtiği surette vezn ve ayar tam olacağı H.1140 (1727) tarihinde İbrahim Usta'nın ifadesi üzerine kayd ve zabtolunmustur." Bu ifadeyi kontrol etmek amacıyla, yalnız lüle için bir hesap yapmak daha doğru olur. Zira cap küçüldükçe hesaptaki hata yüzdesi de artacak ve kurşun küre ile kontrol güçleşecektir.

Trkgl
08-10-05, 16:37
Osmanlı Türklerinde Su Mimarisi

HAYAT için su kadar hiçbir maddenin lüzum ve ihtiyacı büyük olmamıştır. Canlının yaşamasında olduğu kadar, onların topluluğunun gelişme ve tekâmülünde tesiri daima ilk plânda görülmüş, tarihin muhtelif devirlerinde şahsın ve dolayısiyle topluluğun menfaati bir su başını tutabilmeyi, bir su akıntısı kenarında barınmayı en büyük ihtiyaç olarak hissettirmişti. Bu umumî ihtiyaç, muayyen bir nokta etrafında, şahısların birbirine yakınlığını, millî birliklerin doğma ve inkişafını mucip olmuştur. Münbit toprakları, yeşil ve mahsuldar vadileri besleyen nehirlerin kıyılarında, daima ilk kurun medeniyetlerinin parlak yılları geçmiştir.

Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve değişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonlarm intişarını, birbiri ü-zerinde müessir olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynıyabileceği rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluğu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındığı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiğini görürüz. Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doğuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca islâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beyleri nden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtı-rasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine rağmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktığı görülür.

Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda ecnebi bilginlerinde müteaddit kıymetli e-serleri intişar etmiştir.

Yapının gördüğü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliğine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde mahdut bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin mebzuliyetine rağmen, diğer mevzuların nispe (...) işin güçlüğünden ziyade dokümanların azlığı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedi erinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliği bolki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır. Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktığı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlığına tefevvuk ederek Süleyma-niye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi değil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduğunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiği de görülür.

Türk sanatının zamanla değişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.

Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.

Bu seyir üzerinden Bursa'da daha Sultan Orhan zamanında başlayan dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne'de daha ilerlemiş bir şekil aldığı, İstanbul'da ise büyük bir gelişmeye uğrayarak âbıdeleştiği görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının ağır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.

Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri ü-zerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.

Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkişaf göstermiş bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, şadırvanları, çeşmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuş bütün bu tesislere bakan teşkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doğru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniş, bu kadar kendine has bir sanat inceliği ve bilgisiyle temayüz ve şahsiyet kesbetmiş bu bahisleri "Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün de-taylariyle bir araya toplayarak ayrı bir ilim, b'r sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çağdaş dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiş su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniş şapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.

Sultan Orhan Bursa'da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehire getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliği kadar bir yenilikle civar şehirlerin binalarından ayrıldığı gibi, su tesislerinde de değişiklikler görülüyordu.

Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliğin güzelliği içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu: II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i-lâtijim» dediği büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.

Suyu Osmanlı Türkleri mabedlerinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında başlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami'nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının sü-züntüsünde oymalı l'ı.-.k-yelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmed'in Yeşil Cami'sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi şeffaflaşıp esirleştiği görülür.

Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranm ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliğinde beyaz bir buhar bulutu içinde değişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduğu kubbeyi daha se-defleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.

Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeşmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su şehri olmuştu. Şükrullah Bursa'yı o senelerde şöyle över:

Şu Bursa'nın her şeyi; suyu, taşı, toprağı
Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.
İyilerin durağı, bilgi, altın, kaynağı,
Yalnızlar sığınağı, Tanrının baktığı yer..

Bu arada civarın göğnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri bağların, bahçelerin her tarafını küme küme, yığın yığın ağaçlarının zümrütlüğü, Türk sanatkârına kurduğu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.

Edirne'nin Türklerin başşehri olması, Bursa'yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad şehri olarak kaldı. Hattâ Sinan'ın büyük şaheserine kavuştuğu günlerde bile yine bir serhad şehirli-ğinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna'nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet başlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne'nin de güzel yılları oldu.

Fakat ne yazık ki o Yeni Saray'dan, o Kum Kasrı'ndan, o Adalet Kasrı'ndan, o Cihannüma'smdan şimdi artık bir yığın taştan başka bir hâtıra kalmadı.

Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul'un kapılarını açacağız: Bu açılan kapının arkasında Bizans'ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir şark şehrinin füsunlu, güneşli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeşmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doğuşunu seyredeceğiz. Fatih'in İstanbul'a getirdiği bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa'nın, Edirne'nin Türk sanat e-serlerini şehrin yedi tepesini mermer âbidelerle şahikalandırdığı görülür.

Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.

Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısiyle suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarmdaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nis-beten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yağışlı mevsimlerde havi olabileceği bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins ağaçların bir yığın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doğan incecik derecikler, bilhassa yağmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve ağaç parçalariyle toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları ü-zerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu. Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık şeklinde veyahutta birbirine geçmiş halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluğun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul'a büyük su hayratı bırakan III. Ahmed devrinde su inşaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklığını andıran ve kısmen içeriye doğru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuştur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir. III. Ahmed'in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduğu bend-lerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan Kırkçeşmeye katılan eski bend sularının katma halinde a-kışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.

Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduğu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde, Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göğüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diğer bir bend mevcut olduğu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihti yacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.

Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşağı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin münhat yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından nebean eden bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceği ve topraktan sürükliyebileceği mevadı bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluğun arkasında yatırılırdı. Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadığı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluğun içine süzüldüğü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yatağı su toplama yolunu teşkil ederdi. Muhtelif usullerle toplanan sula-nn şehre getirilmesi ve dağıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına rağmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifamı kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır. Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldığı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşağı inen diğer bir künkle, yoluna devam eder. Ayni zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceği yerlere göre bir takım taksimata uğrar. Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıta-siyle tevzi olunurdu. Taş galeriler ise değişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduğu gibi insanın içinde dolaşabileceği eb'adda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliğinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu. Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuğla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduğundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasağlam durmaktadır.

Kaynak sularının miktarca fazla olmadığı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduğu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduğu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir. Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına rağmen bir beton sağlamlığı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılı-şında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan-beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.

Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san'atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoş bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir şey kaybetmiş değillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hül-yalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurşun yuvarlak kubbeler şarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeşil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniş kenarlı çeşmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur. Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduğu Osmanlı İmparatorluğunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşının üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür. Kemerin indiği istinad yerlerinde su almağa gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteğine oturtulmuş kır çeşmelerinde daima su akışı olduğu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taştan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul'un ilk fetih yıllarında, çeşmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediği gibi banisinin de adı konulmamıştır.

Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediği gibi Lâle, Borak ve Ampjr tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp değişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır. Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur. Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliği kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldığı görülür. Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldığı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliğinde şadırvanlar yapılmıştır.

Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.

Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu meı-mer şadırvanlar, bazen revağm sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de değişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde ağaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.

Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldığı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalağına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu. Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.

Bursa camilerinin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul'un muhteşem camileri içinde göremiyoruz. Fakat Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış şadırvanlara karşılık bir iç şadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiğim iç şadırvanlar İstanbul'da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç şadırvanı bana dış avludaki şadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduğu kanaatini veriyor. Cami içinde abdest tazelemeğe ve su içmeğe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.

Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiği devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzlarmdaki değişiklikler yukarda işaret ettiğimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir isti-nad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşağı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür. Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur. Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldığından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doğru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.

Su tesislerinin arasına bir sağlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamlarını da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri başşehirlerini daha Bursa'-dan Edirne'ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlı Türklerinin ilk hamamı Bursa'da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne'de de camiler, kasırlar, köprüler, darüş-şifalar, çeşmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı. Esasen Osmanlı Türkleri bu işlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda değillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı Padişahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa başşehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermişlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli'nin büyük şehirlerinde günümüze kadar sağlam kalmış bir çok hamamlar görülür.

Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul'a girmiştir. İstanbul'da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya Çelebi der ki: «İstanbul'da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tah-tap hamamları vardı. İstanbul'da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih'in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve t'athirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile islâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuştur. (Çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diğer bir yerinde Evliya Çelebi şunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarzı Rûm'da bir cami inşasına suru' ettikte iptida Karaman çarşısı içinde İrgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle am-mâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret şihardır.»

«Fatih'in yaptırdığı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduğu gibi diğer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beş bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiştir.»

Evliya Çelebi şehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul'un en-deron ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, Habeş, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul'da on yedi hamam daha bina edilmiştir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediğim hamamların hepsini seyir ve temasa ettim. Bunların tarz-ı-bina ve suret-i-tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih'in yaptırdığı Çukurhamam gayet müsenna ve ruşen olduğu gibi diğer hamamlardan da büyüktür."

«Yukarda zikrolunan yüz elli bir lıamanıın Küçükpazar'daki (Mehmed Paşa hamamı) ndan başka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öğleye kadar kadına, öğleden sonra erkeğe açılır. Buna göre İstanbul'daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muaz-zamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eğer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beşyüz otuz alü\ hamam olur.»

Şöhretli seyyahımız Evliya Çelebi'nin yukarda ilk vermiş olduğu rakkamların izam edilmemiş olduğunu fetihten yetmiş iki sene sonra İstanbul'da oturmuş Gyllius'un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduğunu bildirmiş olmasından da anlıyoruz. Gyllius'un kitabında tarif etmiş olduğu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda başlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soğukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypo-causte).

İstanbul'da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar sağlam kaldığı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih'in diğer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.

Dini, sosyal ve sağlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin, muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teşekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiş, İmparatorluğun üçüncü başşehri olan İstanbul'da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir şekil ve kadroda, bir Su Nazırlığına sahip olmuştur. Sarayda her şeyden evvel padişahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı-atikin âb-ı-haya-tını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül jeth Mehmed Han Sahib-ül-tabı' bir padişâh-ı zişan olmakla (eya İstanbul'un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Şemunun hafif ve mutedil seri-ül-hazım bir âb-ı hayat buldular. Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beşer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuş âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beşer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneşte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Şemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduğundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuş eyler idi. İlâ hezal-el'an cümle padişahlar andan miş ederler ki Kilercibaşı ve dış Sa-kabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kişi üç şişhane yükü yirmişer kıyye gelir gümüş güğümlere ot âb-ü nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının mu-iemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»

Su Nazırlığı kurulunda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.

Suyolculuk (rah-ı âb) lık işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:

«On nefer hüddam rah-ı-ab tayin buyurmuşlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline şuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurşun islâhı umurunda san'atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sü-tuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.

Fatih'in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya bağlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiş. Evailde mirablığı mukataaya alan ki-mesne bağlara su varacak vakitte şehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuş. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablığı resmi alınur imiş, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiş ve hem bağların su varacak vaktinde tertipleri var imiş. Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiş. Su az olduğu yıllarda sonra hadis olan bağlara zarar olacak iken kadim bağlara ki hakkı şurb anlarundur, anlara zarar olur imiş. Öyle olsa yine evvelki gibi şehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed' ve ref olundu ve mir'âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiş. Bu sebeple bağların hakkı şurbü zayi olurmuş. Karamanoğlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiş, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâlettin hazretlerinin türbei mutahharası için eklenür imiş. Bakisi bağlara ve çeşmelere ve hamamlara sarf olunurmuş ve Cem Sultan kal'eden taşra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeğe bir mikdar su olup köşk havalisinde bağ dahi ederler imiş. Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimes-neler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiş. Müslümanların hamamlarına ve çeşmelerine hayli noksan ve zarar olur imiş. Öyle olsa mir'âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esley-manı kadıi şehir olan dergâhı muallama arz eyliye.»

Ta o tarihlerden itibaren suyolcu-luk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarmkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatmkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliğine göre miktarı değişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlığı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatile alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.

Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüğü gibi — hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluğunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.

Kaynak: İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed Devri Türk Su Medeniyeti / Dr. Nazım Sadi Nirvn / İstanbul / 1953

Trkgl
08-10-05, 16:52
İSTANBUL ÇEŞMELERİ'NİN KRONOLOJİK FİHRİSTİ

tarihlerin ilki hicri diğeri miladidir

1 — Davut Paşa Çeşmesi............................890 (1484)
2 — Ahi Durmuş Baba Çeşmesi.....................917 (1510)
3 — Defterdar Camii Çeşmesi.......................950 (1543)
4 — Ekmekçi Sinan Çeşmesi.........................950 (1543)
5 — Mehmet Bey Çeşmesi «Kazlı Çeşme»........953 (1546)
6 — Hacı Bayram Can Çeşmesi.....................955 (1548)
7 — Şahsultan Çeşmesi..............................958 (1550)
8 — Rüstem Paşa Çeşmesi..........................962 (1554)
9 — Yatağan Çeşmesi................................965 (1557)
10 — Semin Ali Paşa Çeşmesi......................966 (1558)
11 — Şah Rah Çeşmesi .............................967 (1559)
12 — Uşaki Tekke Çeşmesi.........................970 (1562)
13 — Aşık Paşa Çeşmesi ...........................972 (1564)
14 — Cibali Sivrikoz Çeşmesi......................972 (1564)
15 — Kalın Ali Paşa Çeşmesi.......................973 (1565)
16 — Kanuni Süleyman Çeşmesi..................974 (1566)
17 — Gazi Süleyman Han Çeşmesi...............974 (1566)
18 — Süleyman I. Çeşmesi........................974 (1566)
19 — İskender Bey Çeşmesi .....................975 (1567)
20 — Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi ...........975 (1567)
21 — Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi...........976 (1568)
22 — Haydar Paşa Çeşmesi ......................977 (1569)
23 — Mehmet Paşa Çeşmesi ....................977 (1569)
24 — Kaid (Komutan) Mustafa Ağa Çeşmesi 978 (1570)
25 — Mehmet Paşa Çeşmesi . . ................978 (1570)
26 — Fatma Sultan Çeşmesi.....................981 (1573)
27 — Fatma Sultan Çeşmesi.....................981 (1573)
28 — Ebüssuut Efendi Çeşmesi.................982 (1574)
29 — Takyeci Çeşmesi...........................986 (1578)
30 — Yakup Kethüda Çeşmesi..................993 (1584)
31 — Yakup Kethüda Çeşmesi..................993 (1584)
32 — Mesiiı Paşa Çeşmesi .......................994 (1585)
33 — Ayakapı Çeşmesi ...........................994 (1585)
34 — Dilsiz Süleyman Ağa Çeşmesi ...........995 (1586)
35 — Ağalar Çeşmesi ......... ...................996 (1587)
36 — Vezir Mehmet Paşa Çeşmesi.............997 (1588)
37 — Şehsuvar Bey Çeşmesi ...................997 (1588)
38 — Sinan Paşa Çeşmesi ......... ............998 (1589)
39 — Mirahur Ağa Çeşmesi ....................998 (1589)
40 _ Şeydi Bey Çeşmesi.........................999 (1590)
41 — Halil Çevkan Çeşmesi....................999 (1590)
42 — Cüce Mehmet Ağa Çeşmesi ...........999 (1590)
43 — Serhazin Mustafa Ağa Çeşmesi ......999 (1590)
44 — Dilsiz Süleyman Ağa Çeşmesi .........1001 (1592)
45 — Cerrah Mehmet Paşa Çeşmesi ......1002 (1593)
46 — Odabaşı Kasım Bey Çeşmesi...........1003 (1594)
47 — Silahtar Yusuf Ağa Çeşmesi .........1004 (1595)
48 — Ahırkapı Feneri Çeşmesi................1006 (1597)
49 — Siyavuş Paşa Çeşmesi..................1011 (1602)
50 — Ayşe Sultan Çeşmesi....................1012 (1603)

Trkgl
08-10-05, 17:05
51 — Mısırlı Osman Ağa Çeşmesi ............1012 (1603)
52 — Mimar Ağa Çeşmesi .....................1013 (1604)
53 — Mısırlı Osman Ağa Çeşmesi ............1014 (1605)
54 — Ahmet I. Çeşmesi .......................1015 (1606)
55 — Ebülmeyamin Çeşmesi ..................1015 (1606)
56 — Ahmet I. Çeşmesi .......................1017 (1608)
57 — Mustafa Paşa Çeşmesi .................1017 (1608)
58 — Kaptan Halil Paşa Çeşmesi.............1024 (1615)
59 — Darüssaade Hacı Mustafa Ağa Çeşmesi .1025 (1616)
60 — Sadrazam Mehmet Paşa Çeşmesi ....1027 (1618)
61 — Sefer Ağa Çeşmesi ......................1029 (1620)
62 — Dilsiz Ali Ağa Çeşmesi...................1029 (1620)
63 — Osman II. Çeşmesi.......................1031 (1621)
64 — Abbas Ağa Çeşmesi .....................1032 (1622)
65 —Mehmet Kethüda Çeşmesi ..............1034 (1624)
66 — Gürcü Mehmet Paşa Çeşmesi..........1035 (1625)
67 — Gürcü Mehmet Paşa Çeşmesi..........1035 (1625)
68 — Gürcü Mehmet Paşa Çeşmesi..........1035 (1625)
69 — Kapıağası Çeşmesi .......................1041 (1631)
70 — Murat IV. Çeşmesi .......................1044 (1634)
71 — Paşa Kethüdası Ali Ağa Çeşmesi......1045 (1635)
72 — Mahpeyker Kösem Valide Çeşmesi....1045 (1635)
73 — Kemankeş Kara Mustafa Paşa Çeşmesi1047 (1637)
74 — Sultan ibrahim Sünnet Odası Çeşmesi..1051 (1641)
75 — Haseki Sultan Meydan Çeşmesi .........1054 (1644)
76 — Beyzade Mehmet Efendi Çeşmesi .......1057 (1646)
77 — Ahmet Paşa Çeşmesi .......................1059 (1649)
78 — Karagöz Mehmet Paşa Çeşmesi..........1065 (1655)
79 — Mimar Mustafa Çeşmesi....................1071 (1660)
80 — Köprülü Mehmet Paşa Çeşmesi...........1072 (1661)
81 — Küçük Çeşme ................................1074 (1663)
82 — Hatice Turhan Valide Sultan Çeşmesi .1074 (1663)
83 — Vezir Süleyman Çeşmesi ....... ..........1075 (1664)
84 — Ağa Çeşmesi .................................1077 (1666)
85 _ Bey Çeşmesi ..................................1078 (1667)
86 — Mustafa Ağa Çeşmesi .....................1079 (1668)
87 — Zembilci Seyyit Ali Çeşmesi..............1082 (1671)
88 — Mehmet IV. Çeşmesi.......................1087 (1676)
89 — Kara Mustafa Paşa Çeşmesi ............1088 (1677)
90 — Mustafa Ağa Çeşmesi.....................1092 (1681)
91 — Otakçılar Mezarlığı Çeşmesi..............1097 (1685)
92 — Mehmet Ağa ve Hacı İbrahim Çeşmesi.1103 (1691)
93 — Şatır Hasan Ağa Çeşmesi.................1104 (1692)
94 — Beşikçizade Çeşmesi ......................1104 (1692)
95 — Abdullah Ağa Çeşmesi.....................1105 (1693)
96 — Çavuşzade Ahmet Efendi Çeşmesi.....1106 (1694)
97 — Devoğlu Ali Ağa Çeşmesi.................1108 (1696)
98 — Seyyit Hasan Paşa Çeşmesi.............1109 (1697)
99 — Mehmet Kethüda Çeşmesi...............1109 (1697) .
100 — Sadrazam Hüseyin Paşa Çeşmesi....1110 (1698)

Trkgl
08-10-05, 17:33
101 — islam Bey Çeşmesi.........................1112 (1700)
102 — Feyzullah Efendi Çeşmesi................1112 (1700)
103 — Doğramacı Mehmet Ağa Çeşmesi......1113 (1701)
104 — Hacı Mahmut Çeşmesi....................1115 (1703)
105 — Ali Şah Efendi Çeşmesi...................1115 (1703)
106 — Çukur Çeşme................................1115 (1703)
107 — Mehmet Efendi Çeşmesi..................1118 (1706)
108 — Ali Bey Çeşmesi.............................1118 (1706)
109 — Çorlulu Ali Paşa Meydan Çeşmesi.......1122 (1710)
110 — Sipahi Kethüdası Hacı Mustafa Çeşmesi.1122 (1710)
111 — Ahmet III. Çeşmesi.........................1123 (1711)
112 — Hacr Hasan Çeşmesi.......................1125 (1713)
113 — Hacı Yusuf Ağa Çeşmesi..................1125 (1713)
114 — Ser Etibba Ömer1 Efendi Çeşmesi......1127 (1715)
115 — Emine Sultan Meydan Çeşmesi..........1127 (1715)
115 — Yahya Zade Çeşmesi ......................1128 (1715)
117 __. Lûtfullah Efendi Çeşmesi................1129 (1716)
118 — Veziriazam Ali Paşa Çeşmesi............1131 (1718)
119 __ Ahmet III. Kütüphanesi Çeşmesi .....1132 (1719)
120 — Sadrazam Ali Paşa Çeşmesi.............1132 (1719)
121 — Osman Bey Çeşmesi......................1132 (1719)
122 — Katip Muslihüddin Çeşmesi..............1133 (1720)
123 — Çavuşbaşı Çeşmesi.......................1133 (1720)
124 — Matbah Emini Halil Ağa Çeşmesi......1133 (1720)
125 — Mirahur Hasan Ağa Çeşmesi...... ....1133 (1710)
126 — Mehmet Ağa Çeşmesi...................1133 (1720)
127 — Kethüda Aşup Kadın Çeşmesi ........1135 (1722)
128 — İbrahim Paşa Çeşmesi..................1135 (1722)
129 — İbrahim Paşa Çeşmesi .................1135 (1722)
130 — Ahmet III. Çeşmesi.....................1136 (1723)
131 — Ebubekir Ağa Çeşmesi..................1137 (1724)
132 — Ebezade Abdullah Efendi Çeşmesi...1138 (1725)
133 _ Valide Saliha Sultan Çeşmesi..........1138 (1725)
134 — Beşir Ağa Çeşmesi......................1140 (1727)
135 — Ahmet III. Çeşmesi ...................1141 (1728)
136 — Elhac Süleyman Efendi Çeşmesi....1141 (1728)
137 — Kethüda Mahmut Paşa Çeşmesi....1141 (1728)
138 — Cağale Zade ibrahim Bey Çeşmesi..1142 (1729)
139 — Nevşehirli İbrahim Paşa Çeşmesi ...1143 (1730)
140 — Feyziye Sokağı Çeşmesi...............1144 (1731)
141 — Mehmet Kethüda Çeşmesi............1145 (1732)
142 — Abide Hanım Çeşmesi .................1145 (1732)
143 — Kürkçübagı Sokağı Çeşmesi..........1145 (1732)
144 — Şehzade Mezarlığı Çeşmesi...........1146 (1733)
145 — Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi ..... ...1146 (1733)
146 — Hekimoğlu Ali Paşa Validesi Çeşmesi .1147 (1734)
147 — Kirimi Çeşmesi ..........................1147 (1734)
148 — Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi ........1147 (1734)
149 — La'li Hacı Mustafa Efendi Çeşmesi 1148 (1735)
150 — Valide Salilıa Sultan Çeşmesi ......1148 (1735)

devam edecek