Yalnız Mesajı Göster
Eski 18-04-07   #2
Original
Promis
 
Original kullanıcının avatarı
 
Giriş Tarihi: 07-01-07
Mesajlar: 6,275
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Karizma Gücü : 139
Karizma Puanı : 12057
Grafik : Original başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridirOriginal başarıda deha biridir
Varsayılan



Menakib-namesinde Evhadüddin'in Tokat yöresine gittiğine dair bir haber yoktur. Ancak Kayseri'deki önde gelen mürid ve halifeleri arasında, Tokatlı Nuru'd-din adlı bir halifesi bulunmaktadır. Fakat Tokat, Amasya, Niksar ve Çorum yöresi (Danişmend İli), Selçuklular zamanında Türkmen derviş ve fikir adamlarının çok faal ve etkili oldukları bir yöre idi. Türkmencilik ve gazilik ülküsü yörenin mümeyyiz kültürel karakteri idi. Evhadüddin'in siyasî ve fikrî bakımdan, bu yöre ile uyum içinde olduğu görülmektedir. Bu itibarla o, bu yöre ile sıkı bir irtibat içinde bulunmuş ve bu yöreye de uğramış olmalıdır. Nitekim Niksar'da Ahi Pehlivan-i Evhadî adlı bir zatın türbesi bulunuyor. 692 (l293)'de ölen bu zatın Evhadüddin-i Kirmânî'ye yetişmiş olmasa bile, nisbet adından onun kurduğu tarikata (Evhadiyye) mensup olduğu görülüyor. Tokat ve çevresinde Ahilik kuvvetli idi. Ahilerin Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensubiyetleri göz önünde bulundurulursa, onun bu yörede geniş bir nüfuza sahip olduğu düşünülebilir. Turhal'da Kirmânî Baba adlı bir makam bulunmaktadır. Bu makamın da Kirmânî'ye izafeten bu ad ile anıldığı muhtemeldir. Yukarıda ifade edildiği gibı, Evhadüddin Anadolu'da Fütüvvet Teşkilatı 'na mensup şeyhlerin lideri (Şeyhu'ş-şuyûhi'r-Rum) olarak Anadolu'da bulunuyordu. Bu bakımdan Anadolu'dan Bağdad'a giderken Zeynüddin Sadaka'yı yerine vekil bıraktığını, menakıb-nâmesinden öğreniyoruz. Bu Zeynüddin Sadaka, Evhadüddin-i Kirmânî'nin meşrebini Anadolu 'da devam ettiren en ünlü halifelerindendir. Bu zat önceleri Kayseri'de idi daha sonra Konya 'ya yerleşmiştir. Konya'daki Sadırlar mahallesindeki Sadr-ı Hakim zaviyesinde ikamet ederdi. Bu zatın Şems-i Tebrizî'nin Makâlât'ında sık sık adı geçmiştir. Zaviyesine hanım dervişler de (Fakiregân) devam eder ve sema meclisine katılırlardı. Eflâkî'den öğrendiğimize göre, Mevlânâ'nın kızı Melike bir zaman bu mürideler arasına katılmıştır. Şems-i Tebrizî Konya'ya gelince, Melike Hatun'un onlara katılmasını engellemiştir. Şems-i Tebrizî ile Evhadüddin arasındaki zıddiyet, Zeynüddin Sadaka ile Şems ve Mevlânâ arasında devam etmiştir.

Moğolların Anadolu'yu işgal etmelerinden sonra, Evhadî dervişler Moğol yönetimine ve Moğol yanlısı yöneticilere muhalif olmuşlar ve bu yüzden de muhtelif zamanlarda, iktidarlara karşı baş gösteren Anadolu'daki Türkmen isyanlarının içinde olmuşlardır. İktidarların onlar üzerindeki ağır baskılarına rağmen, Kayseri ve çevresinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Eratna oğulları zamanında devletten himaye gördükleri görülmektedir. Bu himayenin sonucu olarak, Kayseri'deki Köşk Medrese vakfının gelirleri Evhadi dervişlere tahsis edildiği ve XV. yüzyı1da Kayserı, Niğde, Aksaray çevresinde yaygın oldukları görülmektedir.

Evhadüddin Hamid el-Kirmânî'nin, Konya Ereğli'sinde Şeyh Bedrüddin Yaman ve Şeyh Şihabüddin Çoban adlarında iki kardeş olan iki halifesi vardı. Ahlat1ı Hace Mevdud'un oğulları olan bu iki kardeş, Kayseri'de Evhaduddin'in hizmetinde bulunmuşlardır. Ahiliğe gönül veren bu iki kardeşin Ereğli'de bir camii ve bir imaret yaptıkları, ayende ve revendeye hizmet ettikleri bildirilmektedir. Kayseri kadısı olan Zahirüddin Yusuf, Ereğlili Bedrüddin Yaman'ın talebesidir. Niğdeli Kadı Ahmed Kadı Zahirüddin Yusuf'tan bahsederken onun büyük bir veli olduğunu, çocukken el ve ayağını öptüğünü, sofrasında yemek yediğini, yaşının küçük olmasından dolayı, zikir ve telkinlerine nail olamadığını yazmaktadır. Bu arada bu zatın Evhadüddini Kirmani'ye mensup olduğunu da bildirmektedir.

Kadı Ahmed eserinin bir başka yerinde, bu şeyh Zahirüddin Yusuf'un Merağa şehrinde Ankaralı Ahi Mecdüddin'den ders aldığını ve sohbetinde bulunduğunu yazmaktadır. Şüphesiz bu Ahi Mecdüddin, Evhadîler taifesinden olmalıdır. Niğdeli Kadı Ahmed'in anlatımından, bu Kadı Zahirüddin'in aslen Merağalı olup Kayseri'ye yerleştiği ve Kayseri kadılığında bulunduğu anlaşılmaktadır.

1261 yı1ında Anadolu'da meydana gelen iktidar değişikliği sırasında, kadı Zahirüddin Yusuf azledilmiştir. Mevlânâ'ya mektup yazarak görevine dönmek için kendisine şefaatte bulunmasını istemiştir. Mevlânâ da adı açıklanmayan bir devlet yetkilisine (Pervane Muînü'ddin Süleyman olmalı) mektup yazarak, alim ve fazıl bir kişi olan Zahirüddin'e şefaatte bulunmaktadır. Bu mektuptan sonra bu zatın görevine dönüp dönmediğini bilmiyoruz.

Anadolu'da Evhadüddin Hamid'in en ünlü halifelerinden biri de, Şeyh Bahaüddin Togan'dır. Bu zat da önceleri Kayseri de bulunuyordu. Sadruddin Konevî ile mektuplaşmışlardır. Türk şeyhlerin tasavvufi meşrebine dair olan bir risaleyi de, Sadruddin Konevî'nin isteğine binaen kaleme almıştır. Bu zatın ahfadından olan Şihabüddin Ahmet el-Evhadî, Mısır'da büyük bir üne sahip olmuş ''Kitabu'z-zahâir ve't-tuhaf' adlı eserin sahibidir.

Meşhur Şeyhü'l-İslam Ebu's-Suûd Efendi'ye nispet edilen bir risalede, Yunus Emre'nin şeyhi olarak tanınan Taptuk Emre'nin, Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup olduğu ve onun zamanına yetişip, kendisinden istifade ettiği bildirilmektedir. Niğdeli Kadı Ahmed Taptuk Emre'nin ve pek çok müridlerinin, Moğollar tarafından öldürüldüklerini yazmaktadır. Nitekim bir el yazması eserin sırtında bulduğum bir notta, ''el Veledü'şşefik'' de Taptuk Emre'nin, ''Velayet-name'' de Hacı Bektaş'ın halifesi olarak gösterilen İbrahim Hacı'nın, Kayseri'nin Develi ilçesinde medfun olduğu kayıtlıdır.

XI, asırda İbrahim Hacı'ya mensubiyeti bulunan dervişler, Develi ve köylerinde mevcut imişler, Niğdeli Kadı Ahmed, bu Taptuklu dervişlerin Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup olduklarını yazmaktadır. Bu tespite göre, ünlü şairimiz Yunus Emre de bir Evhadî derviştir,

Aksaray ve Kayseri yöresinde Evhadî dervişlerin yaygın olduklarını, Eratna oğulları zamanında himaye gördüklerini yukarıda belirtmiştik, Evhadüddin'in bağlılarından olduğu anlaşılan Burhan bin Ömer el-Hafız adlı bir zatın, 730 (1330) tarihinde Aksaray'da Evhadüddin'in rubaîlerini istinsah etmiş o1ması, gene Evhadüddin'in bağlılarından Zahirüddin Yusuf’un Kayseri'de kadılık gibi önemli bir makamda bulunması, bu iki beldede Evhadiye hareketinin, Kirmânî' den sonra da devam ettiğini gösterir. Aksaray ve Kayseri de yaşayan, Somuncu Baba diye tanınan Aksaraylı Şeyh Hamidüddin, oğul ve torunlarının da, Evhadüddin'in bağlıları olduğu görülmektedir. Özellikle Şeyh Hamidüddin'in oğlu şair Yusuf Hakiki'nin eserleri incelendiği zaman, onun ''Cemal-peresti'' meşrebinde bir sûfı olduğu fark edilmektedir, Şeyh Cemalüddin Muhammed el-Aksarâyî'nin, (790/1388) de Evhadüddin el-Kirmânî'nin bazı rubaîlerini şerh ettiği ''Nühzet'ül-ervah fı Şerhi Ebyati'ş Şeyh Evhadüddin el-Kirmânî'' adlı bir eser yazması, onun zamanında Aksaray ve çevresinde Evhadüddin'e bağlılığın ve onun eserlerine ilginin devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca Yusuf Hakikînin Ahi Evren'in ''Metali'u'1-iman'' adlı eserini Türkçe'ye çevirmesi de, onun Evhadu'd-din'e ve yakınlarına ilgi duyduğunu göstermektedir, ''İlmul-meşayih'' adlı eserinde Kirmânî'den sitayişle söz etmekte ve onun şiirlerini şahit olarak kullanmaktadır. Bu Yusuf Hakikî'nin oğluna Evhadüddin (881/1476), kız torununa Fatma Hatun (845/1441) adlarını koymuş o1ması bir tesadüf değil, Evhadüddin'e ve kızı Fatma Hatun'a duyduğu sevgi ve bağlılığının ifadesi olmalıdır.

Evhadüddin'in hicri 635 yılının Şaban ayında (20 Mart-20 Nisan 1238), Bağdad'da öldüğü bilinmektedir. Buna rağmen Evliya Çelebi'nin onun Kayseri'de medfun olduğunu söylemesi Kayseri'de şöhretinin yaygın ve bu yüzden ona makam veya makamlar izafe edilmiş o1masındandır. Konya Musalla Mezarlığı'nda Evhadüddin-i Kirmânî'ye nisbet edilen bir türbe bulunmaktadır. Bu türbenin de Kirmânî'ye ait olması mümkün değildir, Muhtemelen Kirmânî'nin bağlılarından birine aittir. Nitekim Konya'da şeker fabrikasının güneyindeki türbesinde medfun bulunan Fakih Ahmed, Evhadüddin'in önde gelen halifelerindendir,

TARİKAT SİLSİLESİ

Yukarıda da değinildiği gibi Evhadüddin-i Kirmânî, Rüknüddin es-Sücasî'nin (607/1210) müridi olup, onun elinden hırka giymiştir. Rüknüddin de Kutbu'ddin el-Ebherî'nin (577/1181) halifesidir. Evhadüddin'in Menakib-namesinde (17 Hikâye) Kutbud-din-i Ebherî'nin birçok ilim ve fenlerde derin bilgiye sahip o1duğu bildirilmektedir, Kutbu' d-din-i Ebherî de Zeynüddin Ebü'n-Necib es-Sühreverdî'nin (562/1166-67) önde gelen halifelerindendir, Bu Ebü'n-Necib-i Sühreverdî, Şihabüddin Ömer es-Sühreverdî'nin amcası olup, fakih, muhaddis ve devrinin ünlü mutasavvıflardandır. Abdülkâdir el-Giylânî ile muasır olup, kendi adıyla anılan ve Bağdad'ın doğu yakasında bulunan medresesinde ta'lim ve tedris ile uğraşıyordu. Pek çok tabakat ve meşayih kitaplarında ona yer verilmiştir, Muhtelif eserleri vardır.

Bu Ebun-Necîb-i Sühreverdî'nin irşad silsilesi iki yolla Ebu'l-Kasım Cüneyd el-Bağdadî'ye (289/910) ulaşmaktadır, Birincisı, Vecihü'd-din Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî yoluyladır ve Vecihüddin, babasına, babası da Muhammed b. Abdullah es-Sühreverdî'ye o da Ahmed-i Esved'e (Dineverli) o da Şeyh Mimşad-ı Dineverî'ye, o da Cüneyd-i Bağdadî'ye mensuptur. İkinci yol ise, meşhur İmam Gazzalî'nin (505/1111) kardeşi Ahmed el-Gazalî (520/1126) tarikiyledir. Ahmed elGazzalî, Ebu Bekr b, Abdullah en-Nessacı Tusî'ye, o da Ebu'l-Kasım-i Gorganî'ye, o da Ebu Osman Saîd b, Sellam-i Mağribî'ye, o da Ebu Ali Hasan b. Ahmed-i Katib'e, o da Ebu Ali-yi Rudbarî'ye, Rudbarî'den de Cüneyd-i Bağdadî'ye ulaşmaktadır.

Evhadüddin-i Kirmânî tasavvufî meslek ve meşrep bakımından yukarıda belirtilen silsileye mensuptur. O bu silsilede adları geçen şeyhlerin tarikat mekteplerinden gelmekle beraber Menakîbnamesinde de belirtildiği üzere bir tarikat kurucusudur. Bu tarikat ''Evhadiyye'' adını taşımaktadır. Onun kurduğu bu tarikat daha çok Anadolu’ya yayılmış bulunuyordu. Fakat diğer beldelerde de müntesipleri vardı. Hanbeli müctehid İbn Teymiye'den (728/1328) Şam'da (Suriye) müritlerinin yaygın olduğunu öğreniyoruz. Meşhur İranlı şair Evhadüddin-i İsfihanî (738/1337) kendisini Evhadüddin-i Kirmânî'ye nisbet ederek ''Evhadî'' nisbesini kullanmıştır. Keza VIII, (XIV) asır şairlerinden Kasım-i Envar'ın tarikat silsilesi Evhadüddin-i Kirmânî'ye ulaşmaktadır, ''Tezkire-i arafatü'1-aşikın''in yazarı Takiyü'd-din Muhammed b, Sa’düddin Ahmed-i Evhadî de gene kendisini Evhadüddin'e nisbet etmiştir XIV. asrın sonlarında 770 (1368) de Şam'da Evhadüddin-i Kirmânî'nin müritlerine ait olan bin hanikâhın faaliyet halinde olduğunu da görüyoruz.

Selçuklular zamanında Evhadiyye Tarikatı, Anadolu'da gayet yaygındı, Menakib-nâme'sinde de kayıtlı o1duğu üzere Evhadüddin'in hemen her büyük yerleşim merkezinde halifeleri vardı. Niksar'da medfun olan Ahi Pehlevan-i Evhadî de onun bağlılarından biri olmalıdır. Eretna oğulları zamanında Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup müritlerin Kayseri ve çevresinde gayet yaygın oldukları ve himaye gördükleri anlaşılmaktadır. Zira bu beylik zamanında Kayseri'deki Köşk Medrese ve gelirlerinin Evhadüddin-i Kirmânî'nin müritlerine tahsis edildiği görülmektedir. Bu dönemde Evhadî dervişlerin himaye gördükleri de anlaşılmaktadır. Gene el Veledü'ş-şefık'in sahibi Niğdeli Kadı Ahmed de Evhadüddin'e mensup dervişlerin Aksaray, Niğde ve Kayseri çevresinde çok faal olduklarını anlatmaktadır.

EVHADİYYE TARİKATI'NIN ESASLARI VE FİKİR YAPISI

XIII. asırda, İslam dünyasında pek çok ilmî alanda genel olarak fikrî durgunluğun başladığı ve yerleştiği görülür. Fakat tasavvuf alanında bu asırda büyük bir canlılık ve hareketlilik göze çarpar. Bu asırdan itibaren medreseliler ve ilmiye sınıfına mensup olanlar kendilerinden öncekilerin fikirlerini anlamaya, şerh etmeye çalışmışlar, onların fikir çemberini genişletmeyi veya yenilikler ve yeni buluşlar peşinde olmayı hemen hiç düşünmemişlerdir. Buna karşılık bu asırda tasavvuf alanında gayet canlı bir fikir hareketi ve değişik yaşayış şekilleri, yeni akımlar bulunmaktadır. Her tarikat şeyhi, müritlerinin kabiliyetleri istikametinde gelişmelerine, yeni buluşlar (mevacid) elde etmelerine gayret ederdi. Müridin yeni bir takım duyuş ve düşünüş içinde bulunması ve bu duyuş ve düşünüşünü fi'liyata dökmesi makbul da sayılmaktaydı. Rüknüddin-i Sucasî'nin de müritlerini kabiliyetleri istikametinde yetiştirdiği, onların sıkı kurallara bağlı, belli kalıplarda sınırlı kalmalarını gözetmemiştir. Bunun sonucu olarak onun halifeleri arasında değişik meşrepte şeyhler, dervişler görülmektedir. Bunlardan biri de Şeyh Evhadüddin-i Kirmânî' dir.

Kirmânî'nin bağlı olduğu silsilede yer alan şeyhler Rüknüddin-i Sucasî de dahil Sünnî olup, hemen hepsi şeriat kaidelerine saygılı ve bağlı idiler. Sünnî Müslümanlar tarafından saygı duyulan, hürmetle yad edilen pirlerdir. Evhadüddin-i Kirmânî de (Menakıb-namesinde belirttiği üzere) amelde Şafiî, itikatta Eşarî mezhebi mensubu bir şeyh, bir fikir ve aksiyon adamıdır. Bununla beraber onun mensup olduğu mezhebin esaslarına tamamen bağlı olduğunu, şeriata mutabık kaldığını söylemek zordur. Nitekim Menakıb-namesinde (30. Hikaye) Şeyh Sa'dü'd-din-i Hammuî ile aralarında geçen münakaşaları nakledilmekte ve bu münakaşadan da anlaşıldığı üzere Kirmânî, fukahanın ortaya koyduğu prensiplere itibar etmemektedir. Bunu yaparken de selefe (Hz. Peygamber ve ashabına) uyduğunu iddia etmektedir. Hatta tasavvufi meşrebini tamamen şeyhinden ve tarikat silsilesindeki şeyhlerden aldığını ve onlara bağlı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu özelliğinden dolayı Menakıb-namesinde de belirttiği üzere o, müstakil bir tarikatın kurucusudur. Bu tarikatın yolu, yordamı, usul ve erkanı, zikri ve fikri Evhadüddin tarafından belirlenmiş ve uygulanmıştır. Bu yüzden de kurduğu tarikat, onun adına nisbetle ''Evhadiyye'' diye adlandırılmıştır.

AFAKİLİK VE ENFUSÎLİK

Bilindiği gibi tasavvuf yolunda ilerlemek için belli ma'nevi makamlardan (tevbe, rıza havf, reca gibi) geçmek şarttır. Mutasavvıf1ar bu yolda ilerlemek, bir ma'nevi makamdan diğerine geçmek suretiyle ruhî olgunluğa ermek, gerçek bilgiye ulaşmak için ''Seyr-i Sülûk'' (Ruhanî yolculuk) denilen, ma'nevi yükselişe götüren yolculuğa çıkmak gerektiğini tesbit etmiş ve bunun uygulamasını yapmışlardır.

Mutasavvıflar bu ''Seyr-i Sülûk''ün uygulanışında iki metot belirlemişlerdir. Bunlardan biri ''Seyr-i Sulûk-i Enfüsî'' diye adlandırılır ki, kişiyi (müridi) benliğine yöneltmek ve benliğindeki şeytanı duygulardan, düşüncelerden arındırmak hedef alınır. Bu metotla nefisteki kötü istekleri kontrol altına alınır ve bu suretle esas maksat olan üstün insan (İnsan-ı Kâmil) yaratmaya çalışılır. Bunun için müride belli virdler verilir ve zikirler yaptırılır. Yoğun ve şiddetli egzersizler ve riyâzetler uygulanır.

Bu eğitim metodu içe ve benliğe dönüklük (Subjektif) yoludur. Mürid bu yolda egzersizler yaparak ma'nevi makamları geçer, kemâle erer ve benliğini tanıma imkanı bulur ve gerçek bilgiyi elde eder. Neticede yaradanını içinde bulur ve ''Men arefe nefsehû fe kad Rabbeh'' (Nefsini bilen Rabb'ını da bilir) gerçeğine erişir.

Diğer yol ise, ''Seyr-i Sülûk-i Afakî'' diye adlandırılır. Bu eğitim metodunun esası da şudur: Kişinin, başka bir ifade ile müridin yaradanının eserleri olan eşya ile meşguliyet içinde bulunması sağlanır. Eşyanın esrarını ve güzelliklerini temaşa ederek yaradanın (sâni') celâl ve cemâline vasıl olmasına gayret edilir. Müride, eşyanın esrarını anlamaya ve idrake sevk edici virdler verilir, zikirler ve riyâzetler yaptırılır. Kişi kendisini de eşyadan bir parça olarak görür. Bu durumda mürid hem suje, hem obje olmaktadır. Eşyanın muhabbeti gönüle nakş edilmeye ve bu muhabbet vasıta kılınarak Allah'a bir yol bulmaya çalışılır.

Bu yol da dışa dönüklük (Objektif) yoludur. Bu yolda eserden, eserin sahibini, yani Sâni'i, Cenab-ı Allah'ı bulmaya çalışılır. Cenab-ı Allah'ın sıfat ve fiilleri eşyada tecelli ettiğinden, eşyanın tezekkür ve tefekkürü insanı Allah'a vuslata götürür.

Mevlânâ Celâlüddin-i Rumî ve hocaları birinci yolun, yani ''Enfusî'' yolun sâliklerindendir. O dönemde ''Âfâkî'' yolun sâlikleri de Anadolu'da yaygın idiler. Bu yolun da en tanınmış mürşidi ''Evhadiyye'' tarikatının kurucusu Şeyh Evhadüddin-i Kirmani idi. Bu iki yolun mensupları birbirleriyle mücadele ve rekabet halinde bulunuyorlardı.

Mevlânâ ve onun gibi Seyr-i Süluk-i Enfüsi metodu benimseyen mutasavvıf1arın, eserlerinde insan ruhunun derinliklerine nüfuz ermeye çalışmaları ve insan benliğindeki eğilim ve istekleri keşfetmeye yönelmeleri ve bu gayret içinde bulunmaları, meşreplerinin özelliğinden kaynaklanmaktadır.


Aynı şekilde Evhadüddin-i Kirmanî gibi Seyr-i Sulûk-i Âfakî metodu uygulayan mutasavvıf1arın da eserlerinde daha çok dış dünya ve eşya ile ilgi kurmaya çalışmaları ve müridi tabiattan ibret almaya yönlendirmeleri de meşreplerinin temel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Onlara göre:

“Her şeyde O'na ( Allah'a) bir işaret bulunmakta ve her işaret O'nun birliğine delâlet etmektedir. ” İşte bu yolla Allah'ı bulmaya çalışırlar.

Tabii olarak eğirimde farklı metodların uygulanması, farklı düşünen ve farklı yaşayan insanların ve müritlerin yetişmesine neden olmaktaydı. Evhadüddin-i Kirmanî ile Şems-i Tebrizî arasında geçen, Ahmed Eflâkî'nin naklettiği bir konuşma, bu iki ayrı meşrepteki şeyhler arasındaki ayrılığı ifade ermek bakımından önemlidir.

Evhadüddin-i Kirmanî bir gün tekkesinde murakabe halindeyken Şems-i Tebrizî içeriye girer ve Evhadüddin'e: ''Ne işle meşgulsün?'' diye sorar. Evhadüddin de, Cenab-ı Allah'ı eşyadaki tecellisinde, yani san'atında temaşa ermeye çalıştığını kastederek. “Ayı leğendeki suda seyrediyorum” der. Şems-i Tebrizi de O'na: ''Ensende çıban yoksa başını göğe kaldırıp, onu gökyüzünde niye seyretmiyorsun?'' diyerek Cenab-ı Allah'ı kendi içinde ve benliğinde bulması gerektiğini O'na hatırlatmaya çalışır. Molla Abdurrahman Cami de Evhadüddin'in tasavvufî meşrebini 'Nafaharü'l-Üns'' adlı eserinde şöyle ifade ermektedir: ''Evhadüddin, şuhud-i hakiate, mezahiri-i surî ile revessül ederdi ve cemâl-i murlakı, suver-i mukayyedâtta müşahede eyler idi''. Mevlânâ da hocalarının yolunda giden bir mutasavvıf olarak ''Mesnevî''sindeki birçok hikayede bu temayı işlemiştir. Evhadüddin-i Kirmanî ve onun yolunda gidenlerin meşrebine tenkidler yöneltmiştir.

MELÂMET VE EVHADÜDDİN-İ KİRMANÎ

Evhadüddin-i Kirmanî'ni en önemli yönlerinden biri de müfrit (aşırı) derecede bir melâmî oluşudur: Rubailerinde bu meşrebi sık sık terennüm ettiği gibi Menakıb-nâmesinde onun bu meşrebine dair birçok anekdot nakledilmiştir. Melâmet bir inanış tarzı ve bu inanış tarzına dayalı olan ahlak kuralları ve yaşayış stilidir. Melâmet felsefesinde iyi ve güzel davranışları Allah'ın eseri, körü ve çirkin davranışlar da nefislerinin eseri olduğuna inanılır. Çünkü Allah kötülük dilemez. İyilikse Allah'ın dileğidir. Bu bakımdan melâmiler yaptıkları iyilikleri, hayırlı ve güzel işleri gizlerler. Güzel davranışları açığa vurmak onlara sahip çıkmak ve kendini beğendirme, sevdirmek, menfaat edinmek gibi duygulardan kaynaklanır. Oysa insan, güzel davranışların sahibi değildir. Onların gerçek sahibi Allah'dır. Onlara sahip çıkmak Allah'ın olan şeye sahip çıkmak demektir. Buna karşılık körü davranışları gizlemeye gerek görmezler. Çünkü kötülüklerin sahibi insanın kendisidir. Kendisinin olan şeye sahip çıkmakta sakınca görmezler.

İyi davranışlara sahip çıkmak sahtekarlık olacağı gibi, körü davranışların gizlenmesi de riyakarlık olacağına inanılır. Bu bakımdan melâmet felsefesi kısaca ''iyilikleri gizlemek kötülükleri açığa vurmaktır'' diye tarif edilir. Kısaca nefsin yerilmesi, kınanması, hakir tutulması esasına dayanır. Melâmet, kelime olarak da yermek anlamına gelir. Böylece nefsi (benlik) kınamaya, yermeye çalışılır.

Evhadüddin işte bu felsefeye gönül vermiş bir fikir adamıdır. Ancak onun bu yolda aşırılığa saptığı anlaşılmaktadır. Nefsini hakir tutmak ve kendisine eziyet ermek için özel bir gayret sarf ermektedir. Anadolu'da Ahi teşkilâtı mensuplarının melâmî meşrepli olmaları Evhadüddin'den gelmektedir. Çünkü Selçuklular zamanında Ahiler ona mensuptular. Keza Ahilik ülküsündeki kendisini topluma adama ve topluma hizmet aşkı, karşılık beklemeksizin, yolcuya düşküne, muhtaca, yardım elini uzatma, yedirme, içirme, barındırma, vs. Melâmet felsefesine dayandığını gösterir.

Prof. Dr. Mikail Bayram, Ç.Ü. Tarih Bl.


Pc Teknik Destek Forumu
__________________
๒เг кöгüภ קคг๓คк ยçlคгı кค๔คг ђครรครıภค, คz гครtlคภıг кคl๒เภ...

Şeytan Aldı, götürdü...
Original Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Sponsored Links
Reklam